Diyalektiğin içeriği gereği sürekli bir değişimin içindeyiz. Farkında olup olmamak bu gerçeği değiştirmiyor. Değişmez, ebedi sanılan her şey değişime uğrayarak yerini yeniye bırakıyor. Yaşadığımız dönem sosyal ve siyasal açıdan tam da böyle bir dönemi gösteriyor bize. Eskinin izlerini taşıyan hayat, o izleri silmek üzere sancılı bir değişimin içine girdi. Yeni sosyal ilişkiler, yeni siyasal ilişkileri de beraberinde getirecek. Bir başka deyimle üretici güçler yeni üretim ilişkilerini yaratacak. Buna direnen hakim sınıf anlayışı tarih sahnesini geçmişte olduğu gibi savaşarak ama bu savaştan kaybederek terk edecek. Sadece egemen anlayış değil, elbette o anlayışın yanında olup da kaderini onunla birleştiren ne varsa, o da, kaybedenlerden olarak hayatımızdan lanetlenerek çıkıp gidecek.
Dünya geneline baktığımızda yıpranmış ilişkilerin sardığı bir çıkmazın icindeymişiz gibi bir duygu ve düşünceyle yaşıyoruz. İktidarda bulunan egemen anlayış hayatımızı iyi (!) yönde belirlemek için onlarca karar alıyor ve uyguluyor. Ancak bu kararlar sadece kendi cüzdanlarını kabarıklaştırıp, kasalarını doldurmaya yarıyor. Her geçen gün biraz yoksullaşıyoruz fakat bu yoksulluğun temel sebebini araştıramayan hakim kültürün yarattığı eğitimin sonucu sadece “şikayet” eden, sorgulamaya ve eyleme dayalı bir düşünce geliştiremeyen, bunun sonucunda da uysal kitlelerin içinden yükselen itirazları hem teorik, hem de pratik olarak taşıyan devrimci çıkışları da kendi elleriyle boğan sınıfsal ve ulusal körlüğün yarattığı bir tarihi sürecin kavşağında bulunuyoruz. Devrimci itiraz ne kadar güçlü ve kitlelerle iliski içinde olursa, o kadar belirleyici olarak ağırlığını koruyacak ve söz sahibi olacaktır.
Lider sıfatı taşıyarak iktidarı ellerinde tutanlar geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde otokrat, cahil, pervasız ve nobranlar. Bunların üstüne bir de paraya sahip olma ve paranın gücünü bir silah olarak kullanmanın verdiği hükümranlığı da eklersek karşımıza çıkan sonuç elbette bireylerin hakimiyeti altındaki bir dünya değil; kapitalizmin, kişiliklerini insanlık dışı bir şekilde yoğurup insanlığın üzerinde “Demokles’in Kılıcı” olarak sallandırdığı bu vicdansızlığın bayraktarlığını yapanların hakimiyeti altındaki bir dünya çıkıyor. Bir avuç kuklanın yönetimi altında yoksulluk ve yoksulluğun yarattığı her türlü rezillikle boğuşan kitlelere önderlik edecek bir ideoloji olmasına rağmen bu ideolojiyi bayrak yapacak güçlü bir örgütlülük yok. Olanlar da baskıların altında var olmaya çalışıyor. Kitlelerden neden koptuklarını gerçekçi bir şekilde sorgulamadan güce sahip olmayacaklarını da göz ardı ederek.
Kapitalizmin şımarık, hadsiz ve insani değerlerden yoksun çocuğu Trump, kendisinden daha aşağıda bulunan Erdoğan’ı kabul etti. Görüşmelerden sonra oluşan duruma bakacak olursak önümüzdeki dönem Kürt, Türk ve Orta Doğu halkları açısından zor ve daha da ağır koşullarda geçecektir. Gazze’nin yakılıp yıkılmasına sevinen bu güruh öldürülen insanlara değil inşaat gelirlerine bakıyorlar. Muhtemelen Türk firmaları da (Erdoğan’ın payını da unutmadan) yenilecek pasta için şimdiden avuçlarını ovuşturuyorlar.
Birinci senesini doldurmak üzere olan süreç Kürtlerin attığı devasa adımlara rağmen Türk tarafından “cek, cak” denilerek uzatılıp duruyor. Kerameti kendinden menkul bir komisyon, izin verilen bir kaç görüşme dışında elde avuçta tek bir şey bile bulunmuyor. Hiçbir şarta bağlı olmaması ve bir iki saatte çözülebilecek simgesel sorunlar varken bunlardan bile imtina eden bir devlet gerçeğini ısrarla görmezden geliyoruz. Örneğin tutsakların özgürlüğü, işgal bölgelerinden çıkış, ana dil eğitimi, kayyımların geri çekilmesi gibi konular meclisin bir kaç saatini alabilecek konulardır. Bunlarda bile gereken adımlar atılmadı.
Sürecin uzatılmasının açıklanmayan gerekçesi muhtemelen Erdoğan’ın ABD gezisinin sonuçlarının beklenmesiydi. Eli boş dönseydi demokratik adımlar atabilirdi ama ABD’den eli güçlü dönen Erdoğan’ın “meşruiyeti” sağlandı. Şimdi demokratik açılımlar bekleyenlerin bu beklentileri bir başka sürece ertelendi demek pek de yanlış olmaz. Daha da artan bir şiddetle iktidarına karşı olan her şeye yönelecektir. ABD veya AB’den demokratik ve insani değerlere saygı bekleyenler, umanlar Colani katiline gösterilen hürmetin ne anlama geldiğini düşünmeliler. Yüzlerce yıllık tecrübeye sahip olan bu devletler kimin mazlum, kimin zalim olduğunu bilmiyorlar mı? Türk devletinin tarihinden habersizler mi? Colani bir zamanlar “katil” diye listelerde aranmıyor muydu? Kabul etmemiz gerekir ki, dünya barış, insan hakları, demokrasi gibi değerlerden uzak, şiddetin gücüyle alan açılan bir dünya. Bu çağrılara ezilenler kulak vermezken, ezenlere seslenmek çözümün yolunu açmıyor. Tam tersi ezilenleri örgütsüzlüğün ve zalimin ellerine bırakıyor. Yaşadığımız coğrafyada göreceğiz ki daha ağır günler bizleri bekliyor.
Türk devleti yeni dönemde yükselen bir yıldız gibi görülebilir. Kendi sınırları içinde ve dışında hesap vermeyeceğini düşünerek daha büyük işgallere, katliama ve zulme imza atabilir, atacaktır da. Başından beri korkulu rüyası olan Rojava’ya saldırabilir. Kendisine bahşedilen “meşruiyet”e dayanarak yeni Osmanlıcılık hülyasına devam edebilir. Bunların hepsinin olmayacağının garantisi yok. “DAİŞ barbarlarını durdurduk, değerimizi biliyor ve destekliyorlar” diye başlayan cümlelerimiz duyulmayacaktır. Bütün bunlara rağmen ne Erdoğan, ne de ona yol açanlar başarılı olamayacaklar. Tarih; bütün baskılara rağmen direnen ve kazananların tarihi olacağını gösteriyor. İnsanlık bu “tarih öncesi” dönemden kurtulacaktır. Sınıfsal ve ulusal sorunlar isim değiştirse bile özünde aynı çözüm yöntemiyle çözülmek durumundadırlar.
Bunca bedel ödedi Kurdistanlılar. Direndiler, direnmeye devam ediyorlar. Böyle bir direniş mutlaka kendi gerekçesinin kurtuluşunu elde etmeden direniş saflarını terk etmeyecektir. Rojava’nin kurtuluşu göreceğiz ki bir süre sonra Kurdistan’in kurtuluşu olacaktır. Kurdistan özgürlük hareketi “meşruiyetini” halkından ve haklılığından alır. Pespaye yöneticilerin, ahlaksız kişiliklerin elini eteğini öperek aldığı bir “meşruiyete” tenezzül bile etmeyip yere çalacaktır.










