Hayatın birçok alanında olduğu gibi politikada da çoğu zaman irademizin dışında yazılı olan ve yazılı olmayan kuralların varlığı geleceğimiz üzerinde belirleyici oluyor. İnsanlık tarihi, bilinmezlik ve tehlikelerle başlayan bir yolculuğun günümüze kadar geldiğini ve egemen olan kapitalist ideolojinin bu yolculuğu daha da bilinmez ve tehlikeli bir hâle getirerek sürdürdüğünü yaşayarak görüyoruz. Sömürüye dayanan bu düzenin beraberinde yabancılaşmayı da getirmesi, kendine ve emeğine yabancılaşan bireyin gerçeklikten kopup bir anlamda sahteciliğe dönüşmesinin tarihini anlatıyor. “Tarih öncesi” diye tanımlanan bu süreç, sömürü ortadan kalktıktan sonra gerçek bir tarihe ve yazımına dönüşecektir. İnsan artık özgür iradesiyle kendi tarihinin öznesi olacaktır. Ancak o güne kadar sahteciliğin hüküm sürdüğü bir tarihin içinde yaşayacak ve bu tarihi değiştirmek için mücadele eden insanların ya yanında ya da karşısında yer alacaktır.
İdeolojik olarak iki ayrı kampta bulunan proletarya ve burjuvazi arasındaki savaş gerçek bir savaştır. Çıkarları, toplumsal konumları ve geleceğe dönük beklentileri tamamen çelişki içeren bu iki sınıf arasındaki gerçek savaşı uzlaşma yoluyla yumuşatıp, sömürüyü kaldırmayıp yaşam koşullarını iyileştiriyormuş gibi yapıp her iki sınıfın birbirini ortadan kaldırmadan var olmasını sağlayan niyet sahte bir barıştan fazlası değildir. Dolayısıyla böyle bir barışın hizmet edeceği tek yer vardır: sömürünün devamını savunarak burjuvazinin sadık bir askeri olmak. Sosyal demokrasi denilen ara yol böyle doğmuştur. Savunur gibi görünerek karşı tarafta yer alan bir anlayıştır. Bu nedenle toplumsal sınıflar kesin çizgilerle ikiye ayrılmıştır; bu nedenle uzlaşmaları mümkün değildir. Düşüncesinin doğruluğunu kanıtlamak isteyen uzlaşmacılar, herhangi bir burjuvanın kapısını çalıp servetini yoksullarla paylaşmasını istesin.
ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş bir ayı çoktan doldurdu. Tıpkı Rusya-Ukrayna savaşı gibi yavaş yavaş gündemden düşecektir. Geçici olarak ilan edilen ateşkesin ömrü fazla uzun sürmedi. Savaş Lübnan üzerinden yürütülmeye devam ediyor. Ateşkesin nedeni insan ölümünün yarattığı tahribat değil; Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte petrol yüklü gemilerin geçişinin durması ve buna bağlı olarak artan maliyet kaybını biraz olsun engellemektir. Bunun yanında İran’a karşı cepheyi genişletmektir. Yani gerçek bir savaşın sahte bir ateşkese dönüşmesidir. Her sahtecilik gibi bu da gerçeklikle yüzleşmekte gecikmeyecektir. İran yönetimi devreden çıkarılmadan, tamamen tasfiye edilmeden bu savaş bitmeyecektir. Bunun iki nedeni bulunuyor: Birinci neden, asıl hedefte olan Çin ile karşılaşmaya giderken yol üzerinde bekleyen ve cephe gerisinde tehdit oluşturan yapıları tasfiye etmek veya güçsüz hâle getirmek; ikinci neden ise Orta Doğu’nun sosyal ve siyasal anlamda yeniden oluşturulmasının önündeki engelleri temizlemektir.
Gündeme gelmeyen bir diğer nokta ise bölgede İngiltere ve ABD arasında süren, bir anlamda gizli hegemonik savaştır. Birinci Paylaşım Savaşı’nda belirgin güç olan İngiltere’nin yerine geçmek isteyen ABD bu doğrultuda yürümekte, ancak İngiltere’nin gizli direnişiyle karşılaşmaktadır. Her iki gücün kimi noktalarda birleşen çıkarları, kapitalist çıkarlar gereği ayrıştıkları noktalarla öne çıkmaktadır. İngiltere başbakanı yaptığı açıklamada kendi ülkesinin çıkarı için hareket edeceğini söylemiş, bunun karşılığında da Trump’un temsil ettiği çizgiyle tam olarak uyuşmadığını dile getirmiştir. Sykes-Picot Anlaşması çoktan miadını doldurmuş olmasına rağmen yürürlükten kalkmamıştır. Bir belirsizlik varsa, sadece savaşın en kısa sürede tekrar ne zaman başlayacağına ilişkindir.
Türk devletinin adını (savaşa uygun biçimde) “terörsüz Türkiye” olarak koyduğu, Sayın A. Öcalan’ın ise “barış ve demokratik toplum çağrısı” olarak adlandırdığı siyasal durumda atılan adımların hepsi Kürdistan özgürlük hareketi tarafından atılmıştır. Devletin attığı tek bir adım yoktur. Dağıtılan “mavi boncuk” günümüze kadar getirdi, ama bundan sonrası meçhuldür. Sayın Öcalan yaptığı açıklamada silahlı mücadeleye geriye dönüşün asla mümkün olmadığını söylemiş olmasına rağmen devletin hiç adım atmaması karşısında ne yapılacağı konusunda net bir açıklama bulunmamaktadır. Görüldüğü kadarıyla devlet bazı ceza indirimleriyle süreci tamamlamayı düşünmekte, bunu da “kardeşlik, çözüm” diye sunmaya çalışmaktadır. Ortada bir “suç, terör ve suçlu” varsa sorumlusu devlettir, Kürtler değil.
Ayrıca bu sorun ceza indirimine indirgenecek bir sorun değildir. Devletin değişip dönüşmesini gerektiren bir sürecin sorunudur. Ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek var: Türk devleti bütün gücüyle Kürtlerin siyasal ve sosyal kazanımlarını, kazandığı ulusal kimlik bilincini ve günümüz politik dengelerinde güç kazanmasını engellemek için elinden geleni yapmaktadır. Bir anlamda “sahte bir ateşkes ve sahte bir barış süreci” yürütmektedir. Örneğin ana dilde eğitim hakkı neden kabul edilmemektedir? Kürtlere gelince ana dilde eğitim “terör” sıfatını mı kazanmaktadır? Kayyım konusu bile unutulup gitti. Zindanlardaki tutsaklar konu edilmiyor. Rojava’da her gün artan ama gündemden düşürülmeye çalışılan saldırılar da ayrı bir konu.
Zalimlerin gerçek bir zulümle kuşattığı bir hayatın içindeyiz. Uzattıkları sahte elin içindeki sahte ateşkes ve sahte barış masalını yıkıp geçecek bir gerçekliğe sahip olmadan kurtulamayacağız. Ama o gerçekliğin gün yüzüne çıkması ve sahteliği dağıtması yakındır. Çünkü gün ağarıyor…












