Amed Mardin: Terörsüz Türkiye Söylemi, Kürt Meselesi ve Kaçırılmak Üzere Olan Barış Fırsatı

Yazarlar

Türkiye, Kürt meselesi bağlamında bir kez daha “terörsüz Türkiye”, “barış” ve “çözüm” kavramlarının aynı anda dolaşıma sokulduğu bir eşiğe geldi. Meclis’te kurulan komisyon, siyasi partilerin sunduğu raporlar ve iktidar çevrelerinden gelen kontrollü mesajlar, yüzeyde yeni bir sürecin habercisi gibi sunuldu. Ancak bu tabloya biraz yakından bakıldığında, iyimserlikten çok temkinli bir alarm halinin gerekli olduğu görülüyor. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesiyle ilgili geçmiş tüm deneyimler bize şunu gösterdi: Barış söylemi ile güvenlikçi pratikler arasındaki çelişki giderilmediği sürece, ortaya çıkan her “süreç” ya sonuçsuz kalmış ya da çok daha yıkıcı çatışmaların önünü açmıştır.

Meclis Komisyonu ve Statükonun Yeniden Üretimi

Meclis’te kurulan komisyona AKP, MHP ve CHP tarafından sunulan raporlar, biçimsel farklılıklarına rağmen özünde statükocu devlet aklının devamını temsil etmektedir. Bu raporların hiçbirinde Kürt meselesi, devletin yapısal dönüşümünü gerektiren tarihsel ve siyasal bir sorun olarak ele alınmamaktadır. Aksine sorun, büyük ölçüde güvenlik, silahsızlanma ve “toplumsal uyum” başlıklarıyla daraltılmaktadır. AKP’nin raporu, çözümü neredeyse tamamen PKK ve bağlantılı yapıların silahsızlandırılmasına indirgerken; Kürtlerin anayasal tanınma, ana dil, yerel demokrasi ve siyasal statü taleplerini bilinçli biçimde dışarıda bırakmaktadır.

MHP’nin yaklaşımı ise zaten çözüm fikrinin kendisine kapalı, üniter devlet dogmasını mutlaklaştıran ve sert güvenlikçi refleksleri merkezine alan bir çizgiyi sürdürmektedir. CHP’nin raporu ise dili itibarıyla daha yumuşak görünse de, esasen devletin “kırmızı çizgilerini” aşmayan, yapısal değişimi dışlayan ve reformcu söylemle statükoyu tahkim eden bir pozisyonda durmaktadır. Bu üç raporda ortaklaşan temel nokta şudur: Kürt meselesi, Kürtlerin siyasal özne olarak tanınması gereken bir demokrasi sorunu değil, Kürtlerin “uyum sağlaması” beklenen bir güvenlik meselesi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, geçmişte defalarca denenmiş ve her seferinde daha derin çatışmalarla sonuçlanmıştır.

Şahin Kanadın Zemin Kazanması

Daha da kritik olan ise bu raporların, devlet içindeki şahin kanadın elini güçlendiren bir zemin yaratmasıdır. Meclis’te gerçek bir siyasal çözüm iradesi ortaya konulmadığında, oluşan boşluğu her zaman güvenlik bürokrasisi doldurur. Bugün de yaşanan tam olarak budur. Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Rojava’ya yönelik tehditkar açıklamaları, Afrin (2016) ve Sêrekaniye–Gire Sipî (2019) operasyonlarına açık atıflar yaparak SDG güçleri tasfiye edilene kadar askeri müdahalelerin süreceğini ifade etmesi, yürütüldüğü iddia edilen barış süreciyle açık bir çelişki içindedir.

Meclis’te çözüm adına ortaya konulan metinlerin, bu söylemleri dengeleyen ya da sınırlandıran hiçbir politik karşılık üretmemesi, şahin kanadın “askeri seçenekler hala masada” tezini güçlendirmektedir. Bu durum, 2013–2015 çözüm sürecinde yaşanan çelişkilerin neredeyse birebir tekrarına işaret etmektedir. O dönemde de müzakere dili ile güvenlikçi pratikler yan yana yürütülmüş; sonuçta bu gerilim süreci tamamen çökertmiş ve kentlerin yıkımıyla sonuçlanan bir şiddet dalgası ortaya çıkmıştır.

Rojava: Tehdit Algısının Sınırları

Rojava meselesi, bugün Türkiye’nin Kürt meselesinde karşı karşıya olduğu en kritik başlıklardan biridir. Türk devleti, Rojava’daki Kürt varlığını hala otomatik olarak bir “ulusal güvenlik tehdidi” olarak kodlamaktadır. Oysa bu yaklaşım, hem bölgesel gerçekliği hem de Türkiye’nin kendi uzun vadeli çıkarlarını göz ardı etmektedir. Rojava’daki fiili durum, Türkiye’nin iradesinden bağımsız olarak ortaya çıkmış ve artık kalıcı bir realite haline gelmiştir. Bu realiteyi askeri yöntemlerle tasfiye etmeye çalışmak, Türkiye’yi Ortadoğu’da giderek derinleşen çatışma sarmalının içine çekecek; ülkeyi yeni ve maliyeti çok daha ağır savaşların tarafı haline getirecektir.

Rojava’nın bir “Gazzeleşme” sürecine sürüklenmesi, yalnızca Kürtler için değil, Türkiye için de ağır ve geri dönüşü zor sonuçlar doğuracaktır. Buna karşılık, Kürtlerin varlığını tanıyan, Rojava’yı bir tehdit değil bölgesel istikrar açısından stratejik bir fırsat olarak değerlendiren bir Türkiye, hem kendi iç barışını güçlendirebilir hem de Ortadoğu’da ortaya çıkabilecek büyük savaşlardan bilinçli biçimde uzak durabilir.

Olası Bir Çöküşün Bedeli

Mevcut sürecin başarısızlığa uğraması halinde ortaya çıkabilecek tabloyu öngörmek zor değildir. Geçmiş deneyimler, yeni ve daha yıkıcı çatışmaların, kitlesel hak ihlallerinin ve büyük insani trajedilerin habercisi olmaktadır. Türkiye’nin batısında Kürtlere yönelik devlet destekli ya da devletin göz yumduğu saldırıların yeniden gündeme gelmesi, bölgesel savaş senaryolarıyla birleştiğinde ülke açısından son derece tehlikeli bir tablo ortaya çıkacaktır. Bu nedenle barış, romantik bir ideal ya da iyi niyet temennisi değil; en rasyonel, en az maliyetli ve en gerçekçi seçenek olarak ele alınmalıdır.

Kürt Siyasetine Düşen Tarihsel Sorumluluk

Bu süreçte Kürt siyasetinin ve kurumlarının da ciddi bir özeleştiri yapması kaçınılmazdır. Bugün Kürt siyaseti dağınık, koordinasyondan yoksun ve olası kriz senaryolarına yeterince hazırlıklı değildir. Diplomatik kapasite, uluslararası ilişkiler ve stratejik iletişim alanlarında önemli eksiklikler bulunmaktadır. Bu noktada diplomatik tecrübesi ve uluslararası kanalları olan Güney Kürdistan yönetimine önemli sorumluluklar düşmektedir. Kürtler arası eşgüdümün artırılması, olası askeri ve siyasi senaryolara karşı ortak reflekslerin geliştirilmesi hayati önemdedir. Kürtlerin temel stratejisi, çatışmalardan kaçınmak; özellikle Erdoğan üzerinde etkili olabilecek siyasi ve diplomatik kanalları açık tutmak olmalıdır. Mevcut konjonktürde sert bir Erdoğan karşıtlığının, devlet içindeki şahin ve ittihatçı refleksleri güçlendirme riski taşıdığı göz ardı edilmemelidir. Asıl hedef, bu şiddet yanlısı aklın yeniden belirleyici hale gelmesinin önüne geçmek olmalıdır.

Şiddet Değil, Evrensel Değerler

Kürtlerin tarihsel deneyimi, şiddetin kısa vadede sonuç üretse bile uzun vadede ağır bedeller doğurduğunu defalarca göstermiştir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, evrensel hukuk, insan hakları, demokratik temsil ve barışçıl siyaset zemininde ısrarcı bir çizgidir. Hiçbir provokasyona zemin vermeyen, meşruiyetini hem toplumdan hem de uluslararası normlardan alan bir siyasal tutum, Kürtlerin haklarına ulaşmasında en güçlü araç olmaya devam etmektedir.

Zihniyet Değişmeden Barış Olmaz

Türkiye, Kürt meselesinde bir yol ayrımındadır. Güvenlikçi reflekslerin yeniden hakim olduğu bir yol, daha fazla yıkım, daha fazla istikrarsızlık ve daha derin toplumsal yarılmalar üretecektir. Buna karşılık, Kürtlerin varlığını tanıyan, Rojava’daki realiteyi tehdit değil fırsat olarak gören ve barışı stratejik bir tercih hâline getiren bir yol, hem Türkiye’ye hem bölgeye nefes aldıracaktır. Gerçek barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; devlet aklının ve siyasal zihniyetin dönüşmesiyle mümkündür. Bugün asıl mesele, bu dönüşümün cesaretini gösterip gösterememektir.

İlginizi Çekebilir

AB, Rusya’ya ekonomik yaptırımların süresini uzattı
DEM Parti İmralı Heyeti ile CHP görüşmesi sona erdi: Ortak barış mesajı

Öne Çıkanlar