Suriye’de yaşanan son gelişmeler, Kürt halkının tarihinde belki de en acı ihanetlerden birinin yaşandığına tanıklık etmemizi sağlıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Trump yönetiminin desteğiyle yürüttüğü politika, yıllarca DAİŞ’e karşı en ön safta savaşan, binlerce evladını kaybeden Kürt halkını kaderiyle baş başa bırakıyor. Daha da acı olan ise bu süreçte Batı dünyasının, ABD Kongresi’nin ve tüm sözde demokratik değerleri savunan aktörlerin sergiledikleri derin sessizliktir.
Kanla Yazılan Ortaklık, Hesapla Silinen Yeminler
Demokratik Suriye Güçleri 2014 sonrasında DAİŞ terörüne karşı ABD liderliğindeki koalisyonun en güvenilir müttefiki oldu. On binlerce Kürt savaşçısı canını verdi, aileler evlat acısıyla yandı. Yaklaşık 10.000 DAİŞ militanı Kürt güçlerinin hapishanelerinde tutuldu ve böylece Batı’nın güvenliği sağlandı. Kuzey Suriye’de demokratik değerlere dayanan özerk bir yönetim kuruldu. Amerika ve koalisyon güçleri, tek bir askerini bile riske atmadan stratejik hedeflerine ulaştı. Tüm bunlar Kürt kanıyla, Kürt fedakarlığıyla gerçekleşti. Ancak Tom Barrack’ın Trump yönetiminin tam desteğiyle atanmasıyla birlikte Washington’un söylemi ve politikası dramatik biçimde değişti. Bu değişim tesadüf değil, Trump’ın Ortadoğu’ya dair gerçek vizyonunun açığa çıkmasıdır: demokratik değerleri savunan seküler Kürtler yerine İslamcı güçlerle ittifak. Kürt kanının değeri, stratejik hesapların önünde hiçbir anlam ifade etmiyor.
Ankara’nın Emri, Washington’un Politikası
Reuters’ın dokuz bağımsız kaynağa dayandırdığı haberlere göre, Barrack Kürt liderliğine açık bir mesaj verdi: “Amerika’nın çıkarları artık Şam’da, sizde değil.” Demokratik Suriye Güçleri’nin DAİŞ’e karşı misyonunun “büyük ölçüde sona erdiğini” ilan etti ve Kürtlerin merkezi Suriye yönetimine koşulsuz entegre olması gerektiğini söyledi. Bu söylem, Ankara’nın yıllardır tekrarladığı tezlerin birebir kopyasıdır. Daha kritik olan, bu politikanın Trump’ın doğrudan onayı ve desteğiyle uygulanıyor olmasıdır. Barrack’ın çerçevesi net: Kürt özerkliği meşru bir siyasi düzenleme olarak tanınmıyor, tek kabul edilen model üniter devlet yapısı. Bu tutum sadece Kürtlere değil, Ortadoğu’daki tüm azınlıklara şu mesajı veriyor: Amerika artık demokratik değerleri ve azınlık haklarını savunmuyor, bunun yerine otoriter ve İslamcı rejimleri meşru muhatap olarak kabul ediyor. Trump’ın politikası, bölgedeki seküler ve demokratik güçlerin sistematik olarak tasfiye edilmesi anlamına geliyor.
Sahada Yaşanan Gerçek: İhanet Tamamlanıyor
Bu politika değişiminin pratikteki sonuçları acı verici bir şekilde yaşanıyor. Türkiye destekli güçler Kürt kontrol bölgelerine operasyon düzenliyor, Amerika sessiz kalıyor. ABD’nin “sivil koruma” vaatleri sembolik uyarı fişeklerinin ötesine geçmiyor. Kürt liderliği Şam yönetimiyle müzakere süreçlerinde Washington’dan hiçbir destek görmüyor. DAİŞ tutukluları Kürt güçlerinin elinden alınarak Irak’a transfer ediliyor, çünkü artık Kürtlere güven duyulmadığı mesajı veriliyor. Trump yönetimi Barrack’a açık çek vermiş durumda ve Kürt siyasi varlığının tasfiyesine yeşil ışık yakmıştır. Barrack’ın Türkiye ile kurduğu olağanüstü yakın koordinasyon, Trump’ın Ankara ile geliştirdiği sorunlu ilişkinin uzantısıdır. Barrack’ın Ortadoğu’daki geçmiş iş bağlantıları ve bölgesel aktörlerle yakın ilişkileri, politika oluşturma sürecinde açık çıkar çatışması yaratıyor. Ankara’nın Kürt sorunununa yaklaşımının doğrudan Washington politikası haline getirilmesi, Amerika’nın geleneksel dengeli Ortadoğu politikasından radikal bir sapmayı temsil ediyor. Reuters’ın raporlarına göre, bu politika değişimi Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’ndaki geleneksel süreçlerin dışında, doğrudan Barrack ve Trump’ın inisiyatifiyle gerçekleştirildi. Demokratik denetim mekanizmaları devre dışı bırakıldı, Trump’ın şahsi tercihleri Amerika’nın stratejik çıkarlarının önüne geçti.
Şam Yönetimi ile Anlaşma: Cihatçılara Teslim Edilen Kürtler
Trump yönetiminin ve Barrack’ın Şam’daki yeni yönetimle kurduğu yakın ilişki, belki de sürecin en trajik boyutunu oluşturuyor. Wall Street Journal’ın vurguladığı gibi, Ahmed eş-Şara liderliğindeki Şam yönetimi istikrarsız bir milis koalisyonudur ve üst kademelerde cihatçı unsurlar barındırmaktadır. Bu yapılanma, daha bir yıl önce cihatçı bir örgütün liderliğinden geliyordu. Ancak Trump yönetimi bu gerçekleri görmezden gelerek, Şam’daki bu yapılanmayı “meşru muhatap” olarak kabul etti ve Kürtlerin tasfiyesi konusunda onlarla anlaştı. Bu anlaşma, yalnızca Kürtlerin değil, tüm Ortadoğu halklarının geleceğini tehdit eden cihatçı tehlikenin yeniden büyümesine zemin hazırlıyor. On binlerce DAİŞ tutuklusunun gözetimindeki aksamalar, radikal ağların yeniden örgütlenmesi için fırsat penceresi açıyor.
Trump yönetimi bu riskler karşısında kayıtsız kalarak, cihatçı unsurlarla dolu bir yönetimi ödüllendiriyor ve Kürtleri onların insafına bırakıyor. Tarihi sorumluluk açısından bakıldığında, Trump Ortadoğu’da İslami gericiliğin gelişmesinde ve desteklenmesinde, ileride ortaya çıkabilecek cihatist tehlikelerin baş sorumlusu olarak tarihe geçecektir. Türkiye destekli, ideolojik olarak sorunlu bir Şam yönetiminin güçlenmesi, bölgede yeni bir güç dengesi oluşturuyor. İran’a alternatif olarak sunulsa da, bu yapılanmanın uzun vadede bölgede yeni istikrarsızlıklar yaratması kaçınılmaz. Trump ve Barrack, Kürtlerin yıllarca inşa ettiği demokratik deneyimi, cihatçı geçmişi olan bir yapılanmaya teslim ediyor.
ABD Kongresi’nin Utanç Verici Sessizliği
ABD Kongresi bu kritik noktada tarihsel bir sorumluluk taşıyor, ancak harekete geçmiyor. Kongre’nin bu siyaseti frenlememesi durumunda, sonuçlar felaket boyutunda olacak. DAİŞ’in yeniden güçlenmesi, cihatçı ağların bölgede yeniden kök salması ve Ortadoğu’daki azınlıkların sistematik olarak tasfiye edilmesi bu politikanın kaçınılmaz sonuçları arasında. Demokrat ve Cumhuriyetçi senatörlerin, temsilcilerin nerede olduğunu sormak gerekiyor. Kürtlerle omuz omuza fotoğraf çektiren, onların fedakarlığını öven politikacılar şimdi nerede? Kongre partiler üstü bir sorumlulukla Trump ve Barrack’ın bu tehlikeli politikasına dur demeli, Kürtlere verilen destek taahhütlerini yenilemeli. Ancak Kongre sessiz kalıyor, Kürt kanının hesabını kimse sormuyor.
Batı’nın İkiyüzlülüğü: Demokrasi Söylemi, Kürtlere İhanet
Batı dünyası yıllarca demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları hakkında konuştu. Kürtler bu değerlere inandı, bu değerler uğruna savaştı. Kuzey Suriye’de kadın-erkek eşitliğini, çok kültürlülüğü, demokratik yönetimi hayata geçirdi. Batı’nın övdüğü tüm değerleri pratikte uyguladı. Ancak şimdi aynı Batı dünyası, Kürtlerin tasfiyesine sessiz kalıyor. Avrupa Birliği, insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden Batılı ülkeler, Kürtlerin yaşadığı dramı görmezden geliyor. Trump ve Barrack’ın Kürt politikası, Ortadoğu’daki azınlıkların kaderine bırakıldığı tehlikeli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Kürtler, Yezidiler, Hristiyanlar ve diğer azınlık topluluklar, Amerika’nın artık kendilerini korumayacağını ve İslamcı rejimlerin insafına bırakıldıklarını görüyor. Trump yönetimi demokratik değerlerden ve insan haklarından vazgeçerek otoriter ve İslamcı güçlerle ittifak kurma yolunu seçti. Bu tercih Amerika’nın Ortadoğu’daki moral otoritesini tamamen yok ediyor.
Ancak Batı dünyası buna tepki göstermiyor, ABD Kongresi harekete geçmiyor. Avrupa ülkeleri, yıllarca Kürt kanıyla korunduğu DAİŞ tehdidini unutmuş görünüyor. Kürtler yalnız bırakıldı. Uluslararası Toplumun Sessizliği Birleşmiş Milletler sessiz, Avrupa Konseyi sessiz, insan hakları örgütleri çaresiz. Kürtlere yapılan haksızlık, azınlıkların sistematik olarak tasfiye edilmesi, cihatçı unsurlara teslim edilmeleri karşısında uluslararası toplum etkisiz kalmayı seçiyor. 2017’de Kerkük’ün işgali sırasında olduğu gibi, son Rojava’ya yönelik saldırılarda da uluslararası toplum aynı kayıtsızlığı sergiliyor. Bu durum, uluslararası hukukun, insan haklarının ve azınlık haklarının ne kadar kırılgan olduğunu acı bir şekilde gösteriyor. Güçlü devletlerin stratejik çıkarları söz konusu olduğunda, tüm ilkeler bir kenara atılabiliyor.
Kürt Halkının Uyanışı: Krizden Doğan Birlik Ruhu
Ancak bu karanlık tablonun ortasında, umut verici bir gelişme yaşanıyor. Kürt halkı, dört parçada ve diasporada, bu ihanete karşı muazzam bir seferberlik ruhuyla ayağa kalktı. Dünyanın dört bir yanında, Paris’ten Berlin’e, Stockholm’den Londra’ya, Amerika’dan Avustralya’ya kadar Kürtler sokaklara döküldü. Yıllarca sessiz kalan diaspora, derin uykusundan uyandı ve eylemliğe geçti. Meydanlarda, parlamentolar önünde, uluslararası kuruluşlar önünde yapılan gösteriler, Kürt halkının artık kendi kaderine sahip çıkmaya kararlı olduğunun işaretidir. Bu seferberlik, sadece anlık bir tepki değil, daha derin bir uyanışın başlangıcıdır. Gençler, kadınlar, aydınlar, işçiler, sanatçılar, her kesimden Kürt bu mücadelede bir araya geldi. Sosyal medyada başlatılan kampanyalar, düzenlenen kültürel etkinlikler, yapılan basın açıklamaları, uluslararası kamuoyunu etkilemeye yönelik çabalar, Kürt halkının artık pasif bir nesne olmaktan çıkıp aktif bir özne haline geldiğini gösteriyor. Bu enerji, bu birlik ruhu, bu kararlılık muazzam bir gelişmedir ve Kürt mücadelesinin yeni bir aşamaya geçtiğinin göstergesidir.
Gelecek İçin Yol Haritası: Profesyonel Örgütlenmeden Küresel Etkinliğe
Ancak bu spontan seferberliğin, kalıcı kazanımlara dönüşmesi için daha profesyonel bir örgütlenmeye, uzun vadeli stratejilere ve kurumsal yapılara ihtiyaç vardır. Şu anda sokaklarda görünen enerji, ileride çok daha etkili araçlara dönüştürülmelidir. Kürt diasporasının ve halkının önündeki asıl hedef, bu birlik ruhunu sürdürülebilir bir güce dönüştürmektir. Her şeyden önce, profesyonel lobi çalışmaları organize edilmelidir. Amerika’da, Avrupa’da, dünya çapında etkili lobi grupları kurulmalı, Kongre üyelerine, parlamenterlere, politika yapıcılara sistematik olarak ulaşılmalıdır. Ermeni diasporasının, Yahudi diasporasının yıllarca inşa ettiği profesyonel lobi mekanizmaları Kürtler için de bir model olmalıdır. Bu sadece protestolarla değil, uzun vadeli ilişkiler kurarak, politika yapım süreçlerine dahil olarak, karar alıcıları etkileyerek mümkün olacaktır. Düşünce kuruluşları, araştırma merkezleri kurulmalıdır. Washington’da, Brüksel’de, Londra’da, Berlin’de Kürt meselesini analiz eden, politika önerileri geliştiren, akademik çalışmalar yapan kurumlar oluşturulmalıdır. Uluslararası basını etkilemek, dünya kamuoyunu bilgilendirmek, Kürt anlatısını doğru bir şekilde aktarmak için profesyonel medya stratejileri geliştirilmelidir
. New York Times’a, Washington Post’a, Guardian’a, Le Monde’a düzenli olarak yazılar yazan, Kürt perspektifini anlatan, uluslararası medyada görünür olan Kürt aydınlar, akademisyenler, uzmanlar yetiştirilmelidir. Kültürel ve dil çalışmaları öncelik haline getirilmelidir. Kürtçenin tüm lehçeleriyle geliştirilmesi, standartlaştırılması, eğitim dili haline getirilmesi için sistematik çaba gösterilmelidir. Kürt tarihi, kültürü, edebiyatı üzerine akademik çalışmalar desteklenmelidir. Kürt milli değerlerini geliştirmek, genç nesillere aktarmak, diasporada Kürt kimliğini canlı tutmak için kültür merkezleri, dil okulları, kültürel festivaller organize edilmelidir. Profesyonel diplomatlar yetiştirilmelidir. Uluslararası ilişkiler, diplomasi, hukuk alanında eğitim almış, dünya dillerini konuşan, uluslararası sistemin işleyişini bilen, Kürt davasını uluslararası platformlarda savunabilecek kadrolar oluşturulmalıdır. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, uluslararası hukuk mahkemelerinde, insan hakları kurumlarında etkin olabilecek Kürt hukukçular, diplomatlar, uzmanlar yetiştirilmelidir. Ekonomik güç de ihmal edilmemelidir. Diasporadaki Kürt iş insanları, profesyoneller, akademisyenler organize edilmeli, Kürt davasını destekleyen ekonomik yapılar oluşturulmalıdır. Bu ekonomik güç, hem lobi faaliyetlerini finanse etmek hem de bölgedeki Kürt toplumlarını desteklemek için kullanılmalıdır.
Sonuç: İhanetten Güce, Krizden Fırsata
Barrack’ın federasyon karşıtı tutumu, Kürt siyasi varlığının zayıflatılmasına yönelik girişimleri ve Ankara ile kurduğu yakın koordinasyon, kendisini ve hamisi Trump’ı tarihsel bir sorumluluk noktasına yerleştiriyor. Trump, Ortadoğu’da İslami gericiliğin gelişmesinde ve desteklenmesinde, ileride ortaya çıkabilecek cihatist tehlikelerin baş sorumlusu olarak tarihe geçecek. Kürtlerin terk edilişi, azınlıkların kaderleriyle baş başa bırakılması ve İslamcı gericiliğin desteklenmesi, bölge halklarının aleyhine evrilecek tehlikeli bir kumar olarak tarihe geçecek. Wall Street Journal’ın sorduğu soru hâlâ havada duruyor: “Şimdi onları mı satacağız?” Cevap maalesef evet, ve Barrack’ın eylemleri bunu açıkça gösteriyor. Bu sadece Kürtlere ihanet değil, Amerika’nın Ortadoğu’da savunduğunu iddia ettiği her ilkenin terk edilmesi anlamına geliyor.
Ancak bu ihanet, Kürt halkı için aynı zamanda bir uyanış anıdır. 2017’de Kerkük’te yaşanan ihanet, şimdi Rojava’da tekrarlanıyor. Trump’ın ihaneti, Barrack’ın oyunları, Batı’nın sessizliği, Kongre’nin kayıtsızlığı ve uluslararası toplumun çaresizliği acı derslerdir. Ama Kürt halkı artık bu dersleri aldı. Diasporanın uyanışı, dört parçada görülen birlik ruhu, sokaklarda, meydanlarda, sosyal medyada görülen seferberlik, Kürt mücadelesinin yeni bir aşamaya geçtiğinin işaretidir. Şimdi bu enerjiyi kalıcı kurumlara, profesyonel yapılara, uzun vadeli stratejilere dönüştürme zamanıdır.
Kürt halkı artık kendi geleceğini başkalarının vaatlerine bırakamayacağını öğrendi. Özgürlük ve adalet mücadelesi, profesyonel örgütlenmeyle, etkili lobiyle, güçlü kurumlarla, uluslararası kamuoyunu etkileme kapasitesiyle kazanılacak. Gelecek nesiller, bugünün bu karanlık günlerini hatırlayacak, ama aynı zamanda bu krizden doğan uyanışı, bu ihanetten çıkan gücü de hatırlayacak. Kürt halkının seferberliği devam ediyor. Artık geri dönüş yok.











