Amed Mardin: Türkiye’deki Barış Süreçlerinin Yapısal Krizleri…

Yazarlar

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal’in Kürtlerin taleplerine gösterdiği görece ilgi, Lozan Antlaşması ile uluslararası meşruiyet kazanıldıktan sonra yerini Kürt bölgelerine yönelik merkeziyetçi ve asimilasyonist politikalara bırakmıştır. Günümüzde Devlet Bahçeli’nin süreçteki rolü, bu tarihsel kalıbın devamı niteliğindedir.

Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren “Türklük” kimliği devletin merkez normu olarak belirlenmiş; Kürtler, Aleviler ve gayrimüslim azınlıklar kamusal alanın çevresine itilmiştir. 2017 sonrası başkanlık sisteminin yürürlüğe girmesi, yürütmenin yasama, yargı ve medya dahil tüm alt sistemler üzerindeki hakimiyetini artırmış ve bu hiyerarşik yapıyı yeniden üretmiştir. 2025’te ilan edilen ‘Terörsüz Türkiye’ süreci, görünürde güvenlik paradigmasının aşılmasını hedeflese de, fiilen mevcut siyasal düzenin konsolidasyonuna hizmet etmektedir. 

Asıl sorun, Türk devletinin derin yapısal sorunları ve totaliter bir sistemle yürütülmesidir. Kürt tarafı edilgen bir durumda bırakılarak sürecin yalnızca güvenlik eksenli ilerlemesi söz konusudur. Türk devletinin anti-Kürt refleksleri, bu sürecin başarıya ulaşmasının önünde en temel engeldir. 

Kalıcı barışın sağlanabilmesi için yalnızca şiddetin sona ermesi değil, tarihsel hiyerarşilerin sorgulanması, Kürt halkının kültürel ve ulusal haklarının tanınması, geçmişle hesaplaşma mekanizmalarının kurulması ve dört parçadaki Kürt bölgelerinin siyasi entegrasyonunun önündeki engellerin kaldırılması dahil olmak üzere kapsamlı bir yapısal dönüşüm zorunludur…

Türkiye’deki Barış Süreçlerinin Yapısal Krizleri: Güney Afrika ve Uluslararası Örnekler Işığında Karşılaştırmalı Bir Analiz

 Bu makale, Güney Afrika’da apartheid rejiminin sona erme süreci ile Türkiye’deki Kürt meselesine dair iki kritik dönemi—2013-2015 Çözüm Süreci ve 2025 Terörsüz Türkiye süreci—karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Kuzey İrlanda ve İspanya’daki Katalonya ile Bask örnekleri incelenerek Türkiye sürecinin uluslararası çatışma çözümü bağlamındaki konumu tartışılmaktadır. Makale , Türkiye’deki güncel sürecin tarihsel, kurumsal ve yapısal eksiklikler nedeniyle sürdürülebilir barış potansiyelinin ciddi ölçüde sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. 

Yapısal Dönüşüm Olarak Barış

Güney Afrika Modeli Toplumsal barış süreçleri yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesiyle değil, çatışmayı doğuran yapısal eşitsizliklerin köklü bir biçimde dönüştürülmesiyle mümkün olmaktadır. Güney Afrika’da apartheid rejiminin çözülüşü, hukuki ırkçılığın kaldırılmasının ötesine geçerek devletin kurumsal yapısında yeni bir vatandaşlık modelini tesis etmiştir. Bu süreç, ANC ve hükümetin birbirini doğrudan meşru müzakere tarafı olarak tanımasıyla başlamış; siyasi tutuklular serbest bırakılmış, yasaklı örgütler meşrulaştırılmış ve geçici anayasa hazırlanmıştır. Sivil toplum kuruluşları ile sendikaların müzakerelere dahil edilmesi, güven artırıcı önlemlerin sistematik olarak uygulanması ve şeffaf izleme mekanizmalarının kurulması sürecin meşruiyetini güçlendirmiştir. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu aracılığıyla geçmişle yüzleşme kurumsallaştırılmış, böylece yalnızca şiddet değil, eşitsizliği üreten sistemin kendisi dönüştürülerek kalıcı barışın temeli atılmıştır.

Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren “Türklük” kimliği devletin merkez normu olarak belirlenmiş; Kürtler, Aleviler ve gayrimüslim azınlıklar kamusal alanın çevresine itilmiştir. 2017 sonrası başkanlık sisteminin yürürlüğe girmesi, yürütmenin yasama, yargı ve medya dahil tüm alt sistemler üzerindeki hakimiyetini artırmış ve bu hiyerarşik yapıyı yeniden üretmiştir. 2025’te ilan edilen ‘Terörsüz Türkiye’ süreci, görünürde güvenlik paradigmasının aşılmasını hedeflese de, fiilen mevcut siyasal düzenin konsolidasyonuna hizmet etmektedir. 

2013-2015 Çözüm Süreci

Yapısal Eksikliklerin Yarattığı Çöküş Türkiye’de 2013-2015 Çözüm Süreci, Kürt sorununun barışçıl çözümüne yönelik en ciddi girişim olarak değerlendirilebilir. Ancak doğrudan ve eşit statüde müzakere mekanizmasının olmaması, sürecin hukuki statü ve kurumsal çerçeve eksikliği, güven artırıcı adımların sınırlılığı ve medyanın süreç üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle sürdürülebilir bir barışa dönüşememiştir. Sürecin çökmesi hem silahlı çatışmanın yeniden yoğunlaşmasına hem de müzakere kültürünün toplumsal meşruiyetinin ciddi biçimde zayıflamasına yol açmıştır. Bu başarısızlık, yalnızca teknik eksikliklerden değil, Türk devletinin yapısal anti-Kürt reflekslerinden ve totaliter eğilimlerinden kaynaklanmaktadır.

 Terörsüz Türkiye Süreci: Hakikat ve Hesaplaşmanın Yokluğu

‘Terörsüz Türkiye’ süreci yalnızca güvenlik ve siyasi kontrol odaklı bir strateji olarak değil, aynı zamanda hakikat ve geçmişle hesaplaşmanın sistematik bir biçimde dışlanması bağlamında da değerlendirilmelidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal’in Kürtlerin taleplerine gösterdiği görece ilgi, Lozan Antlaşması ile uluslararası meşruiyet kazanıldıktan sonra yerini Kürt bölgelerine yönelik merkeziyetçi ve asimilasyonist politikalara bırakmıştır. Günümüzde Devlet Bahçeli’nin süreçteki rolü, bu tarihsel kalıbın devamı niteliğindedir.

Eğer Türk devleti Kürtlerin gelecekteki siyasi ve kültürel statüsünün önüne geçmeye devam ederse, Kürt halkının doğal insani ve kültürel haklarını tanımadan egemenliğini sürdürecektir. Türk devleti ve toplumun önemli bir kesimi, Kürtlerle ilgili tarihi hakikatleri öğrenme ve geçmişle hesaplaşma mekanizmalarını işletmemektedir. Tarihi mağduriyetler, zorla yerinden edilmeler, sistematik kültürel asimilasyon ve onlarca yıllık çatışmalardan doğan acılar göz ardı edilmektedir. Bunun yerine suçlu olarak yalnızca PKK ve “bölücü terör” öne sürülmekte, Kürt halkının kolektif hakları ve tarihi talepleri gündeme alınmamaktadır. Bu durum, binlerce yıllık Kürt-Türk kardeşliği söylemleriyle örtülerek toplumun bir kısmını yanıltan ve yapısal eşitsizlikleri meşrulaştıran bir zemin yaratmaktadır.

Liderlik Motivasyonları ve Sürecin Siyasi Ekonomisi

Türkiye’deki süreç büyük ölçüde iki liderin siyasi motivasyonları tarafından şekillenmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncelikli hedefi, kişisel siyasi geleceğini güvence altına almak ve iktidar kaybetme riskini minimize etmektir. 2015’te Çözüm Süreci’nin çökmesinin temel nedenlerinden biri bu iktidar kaygısıdır. Erdoğan, sürecin geniş kapsamlı ve kalıcı bir çözüm üretmesinden ziyade, kendi siyasi pozisyonunu güçlendirecek sınırlı ve kontrollü adımların atılmasını öncelikli görmektedir.

Devlet Bahçeli ise süreçte tek ulus-tek millet-tek devlet sisteminin devamlılığı esasına göre hareket etmektedir. Bu çerçevede, Ortadoğu’da gelişebilecek sağlam bir Kürt statüsünün önüne geçmek, dört parça Kürdistan üzerindeki olası bir siyasi birliğin oluşmasını engellemek ve uluslararası alanda örgütlü PKK yapısının tasfiyesini sağlamak temel hedeflerdir. Bahçeli’nin stratejisi, küçük çaplı af düzenlemeleri gibi bazı kesimleri ilgilendiren sınırlı adımlarla süreci kontrol altında tutmaya dayanmaktadır. Mecliste oluşturulan komisyon yalnızca PKK’nın faaliyet sahalarında tasfiye edilmesi koşuluyla sınırlı öneriler sunarak dar kapsamlı yasal düzenlemeye ulaşacak çalışmalar yapmaktadır. Mevcut yasalar çerçevesinde Türkiye vatandaşları, etnik ve kültürel kimliklerini görünmez kılarak yaratılan “Türk halkı” mensubu olarak sisteme entegre olabilmektedir. Bu düzenleme, Bahçeli’nin uzun vadeli hedeflerini desteklemekte ve devletin etno-dini yapısını tek merkezde tutma stratejisiyle tam bir uyum içinde işlemektedir. 

Bölgesel Jeopolitik ve Kürt Meselesi

Ortadoğu’daki jeopolitik dönüşüm henüz tamamlanmamış olup bölgesel ve küresel güçler nihai bir sonuca ulaşamamıştır. Türkiye devleti, bu belirsizlik ortamından kendi lehine azami yararlanmak için yoğun diplomatik ve askeri faaliyet yürütmektedir. Suriye’de istikrarlı ve disiplinli bir askeri yapıya sahip olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Rojava Kürt yönetimi, Türkiye’nin dayatmalarını kabul etmemektedir. Güney ve Doğu Kürdistan’ı kapsayan Irak ve İran devletlerinin geleceği belirsizliğini korumakta olup mevcut durumun değişmesi olasılığı yüksektir. Türkiye, bölgesel Kürt siyasi hareketlerini sınırlamak ve kendi güvenlik ile jeopolitik çıkarlarını garanti altına almak amacıyla çok yönlü bir strateji izlemektedir. Bu süreç yalnızca Türkiye’yi değil, Suriye, Irak ve İran’daki Kürt bölgelerini de doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin askeri müdahaleleri PKK üzerindeki baskıyı artırmış, Rojava’daki özerk yapının korunmasına rağmen sürekli bir gerilim kaynağı olmuş ve dört parçadaki Kürt bölgelerinin siyasi koordinasyonunu kırılgan hale getirmiştir. Büyük Kürdistan projesinin gerçekleşme olasılığı sistematik olarak sınırlanmış ve Türkiye’nin bölgesel jeopolitik hedefleri güçlendirilmiştir.

Uluslararası Karşılaştırmalar: Kuzey İrlanda ve İspanya Deneyimleri

Kuzey İrlanda deneyimi, barışın ancak tarafların eşit statüde tanındığı, güven artırıcı önlemlerin sistematik olarak uygulandığı ve kapsamlı kurumsal reformların hayata geçirildiği koşullarda sürdürülebileceğini göstermektedir. İspanya’daki Bask ve Katalonya örnekleri, özerklik ve yerel yönetim reformları yoluyla çatışmanın kısmen yönetilebileceğini ortaya koymaktadır. Ancak merkezi hükümetin kontrolü ve muhatap tanımadaki eksiklikler bu süreçleri de sınırlamaktadır. Türkiye bağlamında, hem 2013-2015 Çözüm Süreci hem de 2025 Terörsüz Türkiye süreci, barışın temel koşullarını büyük ölçüde yerine getirememektedir. Doğrudan ve eşit müzakere mekanizmasının olmaması, silahsızlanma sonrası entegrasyon programlarının yokluğu ve siyasi tutukluların durumu gibi güven artırıcı önlemlerin eksikliği sürecin meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini ciddi biçimde sınırlamaktadır.

Başkanlık sistemi ile yürütmenin tüm alt sistemler üzerindeki mutlak hakimiyeti, barışın toplumsal eşitlik ve kurumsal dönüşüm boyutlarını gölgede bırakmaktadır. Uluslararası örneklerle kıyaslandığında, Türkiye’deki süreçler Kuzey İrlanda’daki eşit müzakere ve kapsamlı kurumsal reform modelinden uzaktır. İspanya örnekleriyle benzerlikler sınırlıdır; özerklik ve yerel yönetim mekanizmaları kısmen çatışmayı yönetirken, Türkiye’de alt sistemlerin merkezileştirilmesi yapısal eşitsizlikleri korumakta ve yeniden üretmektedir.

Türk Devletinin Yapısal Sorunları ve Kürt Tarafının Edilgen Konumu

Asıl sorun, Türk devletinin derin yapısal sorunları ve totaliter bir sistemle yürütülmesidir. Kürt tarafı edilgen bir durumda bırakılarak sürecin yalnızca güvenlik eksenli ilerlemesi söz konusudur. Türk devletinin anti-Kürt refleksleri, bu sürecin başarıya ulaşmasının önünde en temel engeldir. Devlet, Kürt tarafını eşit bir müzakere partneri olarak görmemekte, onun siyasi taleplerini meşru kabul etmemekte ve süreci tek taraflı olarak kontrol etme ısrarını sürdürmektedir. Bu yapısal yaklaşım, kalıcı barışın önündeki en kritik sorundur.

Kalıcı Barış İçin Gerekli Önlemler

Kalıcı barışın sağlanabilmesi için yalnızca şiddetin sona ermesi yeterli değildir. Toplumsal eşitsizliklerin, etno-dini hiyerarşinin ve kurumsal tek merkezli yapının köklü bir biçimde dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu bağlamda şu önlemler öne çıkmaktadır: Doğrudan ve eşit statüde müzakere zemininin kurulması, siyasi tutuklular ve eski savaşçıların durumu için somut güven artırıcı adımların atılması, silahsızlanma sonrası entegrasyon programlarının sistematik olarak uygulanması, genel af ve adalet mekanizmalarının şeffaf bir biçimde kurulması, toplumsal katılım ve gündem belirleme süreçlerinin demokratikleştirilmesi ve kurumsal reformlarla yargı, medya ve eğitimde eşitlikçi dönüşümün sağlanması kalıcı barış için vazgeçilmez unsurlardır.

Türkiye’deki süreçler, görünürde ‘Terörsüz Türkiye’ hedefini öne sürse de, tarihsel, kurumsal ve yapısal eksiklikler nedeniyle son derece sınırlı bir ilerleme göstermektedir. Süreç, barıştan çok liderlerin kısa vadeli siyasi hedefleriyle yönlendirilen ve siyasi kontrolün yeniden tanımlandığı bir aşama olarak değerlendirilmelidir. Türk devletinin yapısal anti-Kürt refleksleri ve totaliter sistem anlayışı, bu sürecin başarıya ulaşmasını neredeyse imkansız kılmaktadır. Kalıcı barışın sağlanabilmesi için yalnızca şiddetin sona ermesi değil, tarihsel hiyerarşilerin sorgulanması, Kürt halkının kültürel ve ulusal haklarının tanınması, geçmişle hesaplaşma mekanizmalarının kurulması ve dört parçadaki Kürt bölgelerinin siyasi entegrasyonunun önündeki engellerin kaldırılması dahil olmak üzere kapsamlı bir yapısal dönüşüm zorunludur.

İlginizi Çekebilir

DİMDER Amedspor’a sponsor oldu
Çandar: Süreç tamamen Erdoğan’ın ‘oyun planına’ bağlıdır

Öne Çıkanlar