HTŞ’nin hâkimiyetindeki bölgelerde Suriye’nin çok kültürlü yapısı hızla yok oluyor. Kürtler, Aleviler, Dürziler ve Hristiyanlar; katliamlar, zorla göç, kutsal mekânlara saldırılar ve sistematik baskılar altında yaşam mücadelesi veriyor.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz, federasyonun topladığı raporların açıkça bunu gösterdiğini söylüyor:
Aydın Deniz’e göre HTŞ’nin hâkim olduğu bölgeler, farklı kimliklere yaşam hakkının tanınmadığı, zorla biat ettirmenin günlük bir uygulamaya dönüşmüş durumda. Bu tablo, sadece güvenlik tehdidi değil, kültürel bir yıkım anlamına da geliyor.
Federasyonun BM ve AB dâhil birçok kurumla paylaştığı belgeler, kitlesel katliamlar, kutsal mekânlara saldırılar, kaçırılan kadınlar ve zorla göç gibi ağır suçları içeriyor. Ancak tüm diplomatik girişimlere rağmen “uluslararası mekanizmaların sessizliği”, halklarda büyük bir kırgınlık yaratmış durumda.
“Demografik mühendislik en büyük tehlike”
Alevilerin yoğun yaşadığı sahil bölgelerindeki zorunlu göç politikaları, Deniz’e göre “yeni Suriye’nin nasıl dizayn edilmek istendiğinin” en açık göstergesi. Türbelerin, kiliselerin hedef alınması ise çok kültürlü Suriye’nin bilinçli şekilde silinmesi anlamına geliyor.
Deniz, örgütün uygulamalarının emperyalist ve bölgesel aktörlerin çıkarlarıyla kesiştiğini vurguluyor. Dürzilere yönelik saldırı sonrasında İsrail’in HTŞ’yi hedef almasına rağmen örgütün hiçbir karşılık vermemesi, bu ilişkilerin görünür örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
“Azınlıklar için gerçek koruma, özerk yönetimden geçiyor.”
Çoğulcu ve laik bir yapı kurulmadıkça, azınlıkların güvenliğinin sağlanamayacağını söyleyen Deniz, özerklik taleplerinin “yaşam hakkını koruma refleksi” olduğunu belirtiyor.yor.”
Türkiye’de ve dünyada yapılan eylemler, diplomasi girişimleri ve kampanyalar büyük ses getirse de, merkez medyanın sessizliği ve uluslararası aktörlerin isteksizliği nedeniyle sonuç alınamıyor.
Gazeteci Filiz Deniz Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz ile Suriye’deki gelişmeleri, Alevilere, Dürzilere vd. azınlıklara yönelik katliamları konuştu.
Suriye’deki genel siyasi tablo sık sık yaşanan saldırı, katliam ve insan hakları ekseninde değişiyor. HTŞ’nin hâkim olduğu bölgelerde yaşananları nasıl okuyorsunuz? Bu süreç azınlıklar için ne anlama geliyor?
Suriye farklı toplumların ve inançların ortak yaşadığı bir ülke. HTŞ yapılanmasının selefi anlayışa dayalı bir inanç perspektifiyle hareket etmesi, yaşananların en büyük nedenlerinden biridir. Kendi inanç ve yaşam biçimine aykırı tüm unsurları yok sayan ve düşman gören bir anlayışın hâkimiyeti, tek tipleştirme ve zorla biat ettirme pratiklerini beraberinde getiriyor. Orada yaşayan tüm farklı kesimlere yönelik baskıcı politikalarından vazgeçecekleri de pek görünmüyor. Ancak farklı kesimlerin ortak talepler ve ortak mücadele geliştirmesi hâlinde bu katliam politikalarına karşı durulabilir.
HTŞ’nin Alevilere, Dürzilere ve diğer azınlıklara karşı işlediği katliamlar ve sistematik baskılar hakkında Federasyon olarak elinizde hangi somut veriler var? Bu vakalar uluslararası hukuk açısından nasıl nitelendirilebilir?
HTŞ’nin 8 Aralık 2024’ten itibaren Alevilere yönelik gerçekleştirdiği katliamlar, cinayetler, inanç mekânlarına saldırılar, kaçırılan kadınlar ve soykırım niteliğindeki uygulamalarla ilgili birçok rapor hazırlanmış durumda. Dürziler ve Hristiyanlara yönelik saldırılar da bazı raporlarda yer alıyor. Katliamların çoğunun ithal cihatçılar (Özbek, Çeçen, Uygur vb.) eliyle yapılması nedeniyle somut bilgilere ulaşmak zorlaşıyor.
Son bir yılda farklı ülkelerin bakanlıkları, BM ve AB ile yapılan görüşmelerde bu raporlar sunuldu. Birçok ülkede suç duyurusunda bulunuldu. Türkiye’de suç duyurusu yapan bir cemevi başkanımızın gözaltına alınması ve 3 gün tutuklu kalması ise durumun vahametini ortaya koyuyor. Uluslararası hukuk, harekete geçmeyerek HTŞ’nin suçlarına adeta ortak olmuştur.
Yani suç duyurular karşılık bulmadığı gibi suçlu durumuna düşürüldük. Fransa da Colani adına yapılan suç duyurusu kısmi olarak değerlendirildi ama diğer başvurular maalesef karşılık bulmadı. Uluslararası hukuk da harekete geçmeyerek HTŞ’nin suçlarına ortak olmuştur.
Bölgede yaşayan azınlıkların, özellikle Alevilerin, zorla yerinden edilme, inanç özgürlüğü ihlali ve kültürel yok sayılma gibi temel insan hakları ihlalleriyle karşı karşıya olmaları yeni Suriye’nin inşasında nelere işaret ediyor bunu nasıl okumak gerek.
Alevilerin zorla göçe zorlanması ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmeye çalışılması, stratejik çıkarların bir aracı hâline getirilmiş durumda. Sahil bölgesi Alevilerin yoğun yaşadığı, aynı zamanda ülke açısından kritik bir alan. Bu bölgenin kontrolü hem siyasi hem ekonomik açıdan büyük önem taşıyor.
Kutsal mekânlara yönelik saldırılar ise Suriye’nin çok kültürlü yapısının bilinçli şekilde hedef alındığını gösteriyor. Türbelerin ve kiliselerin yıkılması, tarihsel hafızayı yok etmeye yönelik bir politikanın parçasıdır.
HTŞ’nin kontrol ettiği bölgelerdeki uygulamaların, bölgesel güçlerin stratejileriyle nasıl kesiştiğini düşünüyorsunuz? Bu güç dengelerini siz kurumsal olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suriye’deki savaşın ülke halklarının yaşadığı yönetimsel sorunlar nedeniyle değil emparyalist ve Siyonistlerin çıkarlarına hizmet için yapıldığı gerçekliği ortadır. Özellikle İslami terör örgütlerinin kurulması yönetilmesi yeri geldiğinde isim değiştirerek kendilerini güncellemesi ve bu örgütlerin hangi hedeflerden beslendiği 13 yıllık savaş pratiğinde görülmüştür. Yani HTŞ ve diğer unsurların aslında emperyalist ve Siyonist güçlerin taşeronluğunu yaptığını söyleyebiliriz. Dürzilere yaptıkları en son saldırı sonrası İsrail’in HTŞ’ye yönelik saldırısına ve Şam’ın sınırlarına girilmesine karşı bırakın askeri bir girişimi konuyla ilgili bir açıklama veya karşı duruş sergilememesi örneği bile HTŞ’nin kimlere nasıl hizmet ettiğinin göstergesidir. Büyük Ortadoğu Projesinin diğer ülkeleri de dizayn ederken bu unsurları daha çok kullanacağı gerçeği karşımızda durmakla birlikte küresel güçlere karşı küresel örgütlenme ve mücadeleyi arttırmakla bir sonuç alabileceğimizi düşünüyoruz.
Suriye’de Kürtlerin, Dürzilerin, Alevilerin özerklik veya otonomi taleplerini, özellikle azınlıkların güvenliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu talepler gerçek bir koruma mekanizmasına dönüşebilir mi?
Ülke yönetiminin anlayış olarak çoğulcu demokrasi, eşitlik ve laiklikten yana bir yapılanmaya yönelik olarak şekillenmesi sorunların daha hızlı çözülmesine yarar sağlayacaktır. Bu hassasiyetleri yok sayan dayatmacı ve dikta bir yönetim anlayışı değişmedikçe diğer toplumların yaşam hakkı sorunu devam edecektir. Yaşam hakkını koruyabilmek kendi kendilerini yönetebilmek özerklik veya federal bir yapıyla mümkündür. Mevcut durum farklı inançları ve toplumları yok sayan yaklaşımı özerklik seçeneğini arttıran bu talebe yönlendiren bir durum ama bunun belirleyicisi sadece tek bir toplum talebiyle değil öteki durumunda olan tüm toplumların bir bütün halinde isteğiyle ve kararlılığıyla şekillenecek durumdur.
Uluslararası toplumun, özellikle Birleşmiş Milletler ve insan hakları kuruluşlarının, HTŞ’nin azınlıklara yönelik uygulamalarına dair tepkisini yeterli buluyor musunuz? Hangi adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Federasyon olarak siz, dünya kamuoyuna ve Alevi topluluklarına ne tür çağrılarda bulunuyorsunuz? Bu çağrıların sahada bir karşılığı oluyor mu?
Alevi Bektaşi Federasyonu olarak son bir yıldır konuya dair birçok girişim ve eylemlikler içinde olduk. Başta Türkiye içindeki eylemlikleri diğer ortak hareket ettiğimiz kurumlarla birlikte örgütleyip hayata geçirdik. 3 defa merkezi olarak çoğu eşzamanlı onlarca ilde sokaklara çıkarak yaşananları ve taleplerimizi kamuoyu ile paylaştık. Ülkenin çeşitli bölgelerinde 18 şehirde yoğun katılımlı paneller yaparak duyarlılık sağlamaya çalıştık. Çeşitli diplomasi görüşmelerinin yanında demokrasi güçlerinin de konuya dair söz kurması konusunda taleplerimiz karşılık buldu. Uluslararası olarak da diğer çatı örgütlerimizle BM ve AB’yi dilekçelerle harekete geçirmeye çalıştık. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Aleviler ve Alevi kurumlarıyla Suriye için kurulan inisiyatifte ortak çalışmalara imza attık. Yapılan çağrılar ve eylemlikler tabii ki çok ses getirdi ama sürecin durdurulması konusunda yeterli olmadı. Çünkü egemenlere hizmet eden merkezi basın yayın ve medya kuruluşlarında eylemliklerimize yer verilmedi. Emperyalist devletlerin planlarını bozmak sadece Alevilerin eylemlikleri ile değil katliamlara, insanlık suçlarına karşı olan tüm dünya haklarının mücadelesiyle gerçekleşeceğini biliyoruz.
HTŞ’nin hâkim olduğu bölgelerde yaşayan azınlıkların, nasıl bir uluslararası dayanışma gerekiyor?
Uluslararası güçleri harekete geçirmek kolay bir durum değildir. Heleki o bölgedeki çıkar siyasi ve rantsal ise daha da zordur. Farklı ülkelerde oluşturduğumuz diplomasi komisyonlarını bölgede yaşayan etnik ve inançsal kimliklerden kimler var ise onların temsiliyeti üzerinden belirledik. Böylece herkes kendi açısından yaşananları ifade edebilecek hazırlanan raporlar ile genel durum ve taleplerimizi iletebilecektik.
Maalesef görüşmelerin hemen hemen hepsinde HTŞ’ye şans verilmesi bir rejim değişikliği olduğu ve bizlerin sabır etmesi konusunda telkinler aldık. Bu konuda adım atmama gibi bir durumu sanki önceden karar almış gibiydiler.
Gerek savaşın getirdikleri gerekse HTŞ’nin zulmü bölgedeki azınlıkların yaşamsal olarak ciddi sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Örneğin HTŞ’nin ilk icraatlarından biri belediye veya devlette memur olan Alevileri işten çıkartarak hem Alevileri cezalandırma hem de açlığa mahkum ederek kendilerine biat etme yöntemini benimsemesidir. Bölge sarılması gereken acil durumların yanında uzun vadeli sorunlara da müdahale etmek gerekiyor.
Başta açlık ve sağlıklı gıdaya ulaşma sorunu var yetim çocuklar sorunu ve birçok sorun önümüzde duruyor. Güvenli yardım koridorunun açılarak yiyecek, giyecek, tıbbi malzeme ve diğer ihtiyaçların biran önce bölgeye ulaştırılması baştan beri taleplerimizden biridir. Dünyanın çeşitli bölgelerinden Suriye’de yaşanan zulme ses çıkartılması kadar değerli olan bir başka şeyde oradakilerin açlık sorunlara müdahale günlük yaşadıkları sıkıntılara çare olmaktır.
Bu sorunu da ancak uluslararası dayanışma çözer.
Suriye’deki Alevilerin ve diğer azınlıkların yaşadıklarının, Türkiye’deki Alevi kamuoyunda nasıl bir karşılık bulduğunu gözlemliyorsunuz? Dayanışma ve farkındalık düzeyi yeterli mi?
Türkiye de yaşayan Alevilerin çoğu bu konunun farkında ama özellikle Colani ile iş tutan hükümet ve ittifak güçleri nedeniyle farklı kesimlerin ve inançta olanların zulme karşı sessiz kalmaları da anlaşılır değil. Merkezi medya hem algı operasyonları yapıyor hem de orada yaşananları çarpıtarak tepkilerin önünü kesmeye çalışıyor. Bundan etkilenmeyen kesimlerin ise gerek demokrasi güçleri gerek farklı inançların dayanışması maalesef ki yeterli değil.
Son olarak, yaşanan insan hakları ihlallerini durdurmak ve azınlıkları korumak için en acil ve uygulanabilir çözüm sizce nedir? Federasyon olarak bu çözümlere nasıl katkı sunmayı planlıyorsunuz
Suriye’de yaşanılan ve açılan yaralar kısa zamanda telafi edilecek gibi değil. Önümüzdeki ki 20-30 yıl sürecek bir yapılanmaya ihtiyaç var. Sadece federasyonumuzun değil tüm dünyadaki Alevi örgütlerinin çabası ve özellikle de Suriye içinde farklı dinamiklerin yan yana gelerek hem ortak bir irade oluşturmaktan hem de politik bir yol haritasından geçer.
Suriye’nin yeniden inşası herkesin yaşam hakkının korunması ve geleceğin insanca yaşam şartlarının sağlanması uluslararası dayanışmadan geçer. Federasyon olarak yaşananlara dikkat çekmek oradaki sorunlara yönelik dokunuşlar yapmak üzere çalışmalarımız devam edecek. Kampanyalarla başta temel ihtiyaçların karşılanması ve yetim çocuklara gereken desteğin sağlanması adına 2026 da şartlarımızı daha zorlayacağımız bir dönem olacaktır.










