Azad Barış: Gerçeklerin boğazlandığı çağ; Medyanın ve yargının suç ortaklığı

Yazarlar

100 yılı aşkın modern Türkiye siyasal tarihi, otoriter pratiklerin yalnızca kaba kuvvetle değil, hukuk, medya ve bürokrasi gibi araçlarla incelikli, operasyonel ve koordine biçimde sürdürüldüğü bir laboratuvar olmuştur. Gerçeklerin boğazlandığı, adaletin cellada dönüştüğü bu günlerde, tüm ipler ve idam sehpaları, havuz medyası ile siyasal iktidarın güdümündeki yargının suç ortaklığıyla hızla kurulmaktadır.

Alman Nazizminden mülhem medyanın dezenformasyon aygıtına, yargının ise bir tasfiye mekanizmasına dönüştüğü bu karanlık düzende, itibar suikastından hayali suçlar üretmeye kadar her türlü kumpas, karalama ve komplo meşru kabul edilmiş, hukuk yalnızca muktedirlerin elinde bir silaha dönüşmüş ve iktidarların tahkim edici bir aparatına evrilmiştir. Darbeler, muhtıralar, olağanüstü hâl rejimleri ve yargının siyasallaştırılması, bu topraklarda iktidarın sürekliliğini sağlamak için kullanılan temel yöntemler arasında yer almıştır.

Bunların yanında otoriterliğin tarihsel evriminde en sofistike olanı, hukuk kisvesi altında yürütülen sistematik tasfiye operasyonlarıdır. Yargı eliyle gerçekleştirilen bu tasfiyeler, modern otoriterizmin en etkili aygıtlarından biri haline gelmiş, iktidarın muhalifleri üzerinde kurduğu hegemonya yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmamış, toplumsal ve bireysel varoluşa da sirayet etmiştir. Bireysel ve kolektif alana saldırının, kişi hak ve hürriyetlerinin mutlak surette ortadan kaldırılmasının dayanağı haline getirilen yargı, koruyucu ve ulvi bir mefhum olmaktan çıkarılarak bir terbiye ve hegemonya sopasına dönüştürülmüştür.

19 Mart ile birlikte Türkiye’de yaşanan süreç, yalnızca bireysel ya da kurumsal mağduriyetlerin ötesinde, devlet-toplum ilişkisini yeniden dizayn eden, demokratik alanı daraltan ve otoriterliği kurumsallaştırma niyeti ihtiva eden bir süreç olarak Türkiye siyasi tarihinde yerini almıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonlar, bu yeni sürecin en belirgin örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak burada mesele yalnızca İmamoğlu değildir; mesele, halkın demokratik iradesinin nasıl gasp edildiği, siyasal alanın nasıl sterilize edilerek iktidarın mutlaklaştırıldığı, muhalefetin nasıl kriminalize edildiği ve en nihayetinde toplumsal direncin nasıl bastırılmak istendiğidir. 19 Mart’taki operasyon bu bağlamda kişilere, siyasi karakterlere ve tekil örneklere indirgenemeyecek kadar organize, kötücül ve sistematiktir. Bu süreç İmamoğlu ve İstanbul’u da aşan, ileriki süreçlerde bütün muhalif unsurları da kapsayacak daha geniş çaplı bir otoriterlik ve faşizm mimarisinin konusudur.

Modern otoriter rejimler, klasik diktatörlüklerden farklı olarak, çıplak zor kullanımını minimalize ederek, hukuk, medya, akademi ve bürokrasi gibi alanları araçsallaştırarak tahakküm kurar. Modern dünya tarihi bu fiksiyonu içeren onlarca örnek hatta bir külliyat ihtiva etmektedir. Günümüz Türkiye’sinde de tam olarak böyle bir süreç işlemektedir. Yargı eliyle siyaset dizayn edilmekte, medya aracılığıyla algı operasyonları yürütülmekte, özgür düşünce ve akademi susturulmakta, bürokrasi iktidarın bir aparatına dönüştürülmektedir. Ancak en dikkat çekici olanı, bu sürecin bir tür “sivil darbe” mekanizması olarak işletilmesidir.

Bilindiği üzere darbeler yalnızca askerî yöntemlerle yapılmaz; bir devletin kurumsal yapıları içerden dönüştürülerek, hukukun üstünlüğü askıya alınarak, muhalif unsurlar sistematik biçimde tasfiye edilerek de darbe yapılabilir. Bugün tanık olduğumuz şey tam olarak budur. İmamoğlu’na yönelik saldırılar, belirli bir politik figürü hedef almanın çok ötesine geçerek, muhalif olmanın suç haline getirildiği, demokratik rekabetin imkânsızlaştırıldığı, siyasal alanın iktidarın mutlak kontrolüne sokulmak istendiği bir sistem inşasının parçasıdır. Bu sistem, yalnızca hukuk eliyle yürütülen bir tasfiye süreci değil, aynı zamanda toplumsal bilinçaltının da yeniden yapılandırıldığı bir hegemonik projedir.

Toplum, sistematik korku ve belirsizlik içinde tutulmakta, bireyler politik kimliklerinden arındırılarak atomize edilmekte, kolektif hareket edebilme kabiliyetleri yok edilmektedir. Bu, yalnızca bir otoriterleşme süreci değil, aynı zamanda bir toplumsal mühendislik projesidir. Bu bağlamda, kayyum pratiği yalnızca bir yönetim değişikliği değil, demokratik iradenin sistematik biçimde tasfiye edilmesinin bir aracıdır. Bu tasfiyenin hukuki ve toplumsal meşruiyetinin ayakları ise yargı ve medyadır.

Kısa bir hatırlatma yapacak olursak bugün hayata geçirilen ve yeni rejimin yönetsel aparatı olarak işlev gören kayyum uygulaması, 2016’daki darbe girişiminin bir çıktısı olarak HDP ve DBP belediyeleri üzerinden ilk olarak test edildi. Yeni otoriterliğin bir staj ve uygulama alanı olarak Kürt illerinde tatbik edilerek “terör”sosuyla toplumsal ve hukuki meşruiyeti inşa edilmeye çalışıldı. Daha önce Kürt şehirlerinde test edilen kayyum politikası, İstanbul gibi bir mega kentte uygulanmaya çalışılarak, otoriter yönetimin yeni bir aşamaya geçtiği açıkça ilan edilmiştir. Ancak burada kritik nokta, halkın iradesinin nasıl yok sayıldığıdır. Egemenlik kavramı, yalnızca anayasal bir terim değil, aynı zamanda toplumsal bir meşruiyet meselesidir. Egemenliğin sahibi olan halkın iradesi hiçe sayılarak bir yönetici atanması, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ontolojik bir müdahaledir.

Halkın özne olma statüsü, bu tür antidemokratik uygulamalarla elinden alınmakta, bireyler pasif birer nesneye dönüştürülmektedir. Ancak 2019 yerel seçimleri ve sonrasında gelişen muhalefet stratejileri, bu tür otoriter müdahalelere karşı yeni direnç mekanizmalarının inşa edilebileceğini göstermiştir. İktidar blokunun otoriterlik, gasp ve müsadere emelleri, muhalefetin yerel seçim stratejisi karşısında hükümsüz kalmıştır.

Son operasyonların merkezinde yer alan Kent Uzlaşısı ve İstanbul İttifakı, bu noktada kritik iki kavramdır. Kent Uzlaşısı, DEM Parti tarafından geliştirilen ve özellikle Türkiye’nin batısında uygulamaya konulan bir seçim stratejisidir. Bu stratejinin temel mantığı, Kürt seçmenin, doğrudan aday çıkararak seçimi bölmek yerine, iktidara karşı en güçlü muhalefet adayını desteklemesi üzerine kuruludur. Bu strateji üstelik iktidara müzahir medya ve yargı tarafından iddia edildiği gibi kapalı kapılar ardında değil kamuya açık bir şekilde, DEM Parti’nin kurumsal işleyişi ve karar alma mekanizmalarıyla ve partinin yerel yönetim ve yerel demokrasi perspektifinin bir sonucu olarak hayata geçirilmiştir. Bu konudaki bütün işleyiş basit bir medya taraması ile bile anlaşılabilecek kadar açıktır.

İstanbul İttifakı ise benzer bir prensiple, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinde CHP üzerinden yürütülen ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir politik stratejiye dönüşmüştür. CHP’nin kendi kurumsal işleyişi gereği çerçevelendirip hayata geçirdiği bu strateji de kapalı kapılar ardında değil kamuya açık bir şekilde yürütülmüştür.

Bu iki strateji, klasik muhalefet bloklarının ötesine geçen, tabanda geniş bir toplumsal mutabakata dayanan, iktidarın böl-parçala-yönet siyasetini boşa düşüren bir anlayışın ürünüydü. Nihayetinde, 2019 yerel seçimlerinde, DEM Parti’nin özellikle İstanbul’da sergilediği stratejik duruş, Ekrem İmamoğlu’nun kazanmasında belirleyici oldu. Aynı şekilde, İstanbul İttifakı, sadece Kürt seçmenle değil, seküler kesimler, laikler, sosyal demokratlar, milliyetçi muhalifler ve hatta muhafazakâr demokratlar arasında da bir ortak payda oluşturdu. Bu stratejiler yalnızca seçim kazanma mekanizmaları değil, Türkiye’de demokratik siyasetin yeniden inşası için bir model önerisiydi. Kazan-Kazan (win-win) ilkesi üzerine kurulu bu model, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde de başarılı olmuş, CHP 60 yıl sonra Türkiye’nin birinci partisi haline gelmiştir.

Tam da bu yüzden, iktidarın bu süreci baltalamak için harekete geçmesi kaçınılmaz olmuştur. İktidar, bu stratejilerin yarattığı demokratik dinamizmi baltalamak için yargıyı bir silah olarak kullanmaktadır. Bu süreçte, yalnızca siyasetçiler değil, akademisyenler, gazeteciler, sivil toplum temsilcileri de hedef alınmış, demokratik alan tamamen susturulmak istenmiştir. Özellikle bizim bağımsız düşünce kuruluşları, araştırma ve akademik çalışmalar, “terör organizasyonu” gibi kurgularla kriminalize edilerek, bilgi üretimi ve entelektüel faaliyetler iktidarın kontrolüne sokulmaya çalışılmıştır. Fikir alışverişinde bulunan insanlar, herhangi bir örgütsel bağ olmaksızın bir suç şeması içine yerleştirilmiş, “Kent Uzlaşısı” gibi demokratik süreçler bile terörize edilmiştir. Bu çerçevede, şahsım ve başında bulunduğum düşünce kuruluşu, akıl ve mantık sınırlarını zorlayan bir komployla hedef alınmış; akademik çalışmalarım ve siyasi analizlerim kriminalize edilerek, şahsım bir “ideolojik alan sorumlusu” gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Bu çaba iktidarın içine düştüğü aciz ve sefil durumu gözler önüne sermiştir.

Kamuoyuna, hiçbir maddi dayanağı olmayan suçlamalar servis edilerek, şahsım devletin istihbarat birimleri ve güdümlü medya tarafından olmayan bir “örgütün” başı olarak hedef gösterilmiştir. Bu tür asılsız ve mesnetsiz suçlamalar, bağımsız ve muhalif sesleri susturmak, siyasi rakipleri etkisiz hale getirmek ve demokratik alanı daraltmak için yargının bir baskı aracına dönüştürülmesiyle sistematik bir tasfiye mekanizmasına evrilmiştir. Bu, tam anlamıyla bir McCarthyist paranoya stratejisidi. Yani, delilsiz suçlamalar, kumpas, komplo ve spekülatif ithamlarla hedef gösterme, muhalifleri kriminalize etme ve toplumu korku yoluyla sindirme üzerine kurulu bir cadı avı düzenidir. Hukukun temel ilkeleri birer birer rafa kaldırılırken, yargı süreçleri keyfileştirilmiş, delilden yoksun iddialar üzerinden muhalif figürler bertaraf edilerek kurumsallaşmış bir korku rejimi inşa edilmiştir. Böylece adalet, hakikatin peşinde koşan bir mekanizma olmaktan çıkıp, iktidarın elinde bir infaz aracına dönüşmüştür.

Oysa hukuk, yalnızca yazılı metinlerden ibaret değildir; hukuk, bir toplumun vicdanıdır, ortak aklıdır, kolektif meşruiyetinin teminatıdır. Herkesi koruyan bir kalkandır. Bu nedenle, hukukun araçsallaştırılması yalnızca siyasal bir kriz yaratmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal sözleşmeyi de çökertir. Bugün Türkiye’de yaşanan en büyük tehlike budur. Hukuksuzluk, yalnızca siyasetçileri cezalandırma aracı olarak değil, aynı zamanda muhalefetin bütün bileşenlerini korkutma ve sindirme mekanizması olarak işletilmektedir. Ancak tarih göstermiştir ki, hiçbir baskı rejimi ebedi değildir. Toplumlar, belirli bir eşikten sonra bu tür baskılara karşı kolektif bir bilinç geliştirir ve direnç mekanizmalarını üretirler.

Bugün İstanbul’da yaşananlar, yalnızca bir belediye başkanının hedef alınması değil, toplumun demokratik iradesine yönelik topyekûn bir saldırıdır. Ancak unutulmamalıdır ki, baskının en yoğun olduğu anlar, mukavemetin en güçlü olduğu anlardır. Demokrasi, yalnızca sandıkla değil, toplumsal mücadelelerle inşa edilir. Ve her otoriterleşme süreci, bir karşı hareketi doğurur. Türkiye, bugün tam da bu mücadelenin eşiğindedir. Baskının ne kadar süreceği belirsiz olabilir, ancak tarih, demokratik karşı koğuşun kaçınılmaz olduğunu gösterir. Ve bugün, bunu ilk adımının atıldığı bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu yüzden, karanlığa boyun eğmeyenler için şimdi bir araya gelme, dayanışmayı büyütme ve demokrasiye sahip çıkma zamanıdır. Çünkü bu mücadele, yalnızca bir kesimin değil, adalet ve özgürlük talep eden herkesin ortak davasıdır.

İlginizi Çekebilir

Fransa: İran ile nükleer müzakereler çökerse savaş kaçınılmaz olur
Hasbey Köksal: Talan

Öne Çıkanlar