“Bir kez daha yinelemek isterim ki dostluk, bazı dostluklar sessizlik ve yalnızlıkta da içimizde yaşayan, aniden tekrar su yüzüne çıkıp yaşamımıza ve umut etmek için yeniden bir neden bulmamıza yardım eden karstik akıntılardır.” (Dostluk Üzerine, Eugenio Borgna)…
Panoptik hayat, sosyal medya ve anlamını yitiren ilişkiler arasında en büyük sarsıntıyı, bir zamanların Kaf Dağı’ndaki değer yargıları geçiriyor. İnsan hakları, evrensel hukuk, kamusal alan, cinsiyet, çevre, gelenek ve kültür gibi üst yapılar kadar, bunları senkronize eden bireysel iletişimlerde de bir ‘iklim krizi’ yaşanıyor.
Bu krizin özelliği ise; mekân ve insandan ziyade, bir duygu mekaniği olarak yol almasıdır.
Bugün her ne kadar yeni kavramlar eşliğinde zamanı tarif etsek de ruh sağlığımızı hala koruyan şey bu klasik duygu ve düşüncelerdir.
Yani evde, işte, düğünde, cenazede, sokakta, parkta, metroda ya da herhangi bir şey karşısında bizi biz yapan şey, eski öğrenmişliklerdir.
Bu aksın önemi kişiden kişiye değişse de, hayatın sıkça karşımıza çıkardığı sınavlardan biri de dostluktur. Herkesin üzerinde konuştuğu, birçoğumuzun teorisini yaptığı ve çok azının tadına vardığı bu kavram, en zor yıllarını yaşarken bizde de son muhasebesini yapıyor.
Zannımca; karmaşa ile ölçüsüzlüğün trend olduğu, eleştirinin, eylem ve erdemin egoya hapsolduğu bir zamanda, bu duygularımızı onarmaktan daha yararlı bir şey yok.
Hatta Nobel ödüllerinin bile giderek beden ve zihin üzerine yapılan araştırmalara odaklanması bir tesadüf mü bilmiyorum ama değişen şartlar bağlamında dostluğa dair bilgilerimiz de tazelenmek için sırasını bekliyor.
Yani çağımızın getirileri karşısında dostluğu, mistik ve mükemmellik tecridinden çıkarıp onu psikiyatri ve psikolojinin yeni bileşeni olarak; sağaltıcı ya da saplantılı halleriyle irdelemek artık kaçınılmaz. İtalyan Eugenio Borgna, çeşitli hastanelerde sürdürdüğü Psikiyatri Başhekimliği görevi esnasında kaleme aldığı Dostluk Üzerine adlı kitabında, dostluğun insanın bünyesine ve hayatına sirayet eden kimi boyutlarını incelemiş.
Eugenio Borgna’yı okurken, dilimize pelesenk olan, politik seçimlerimize göre süslenen ve tüketim konularına göre ünlenen bu konunun göründüğü kadar kolay olmadığını bir kez daha anlıyoruz.

Dostluğu bir inşa süreci olarak tanımlayan Borgna’ya göre; rastgele dost olunmadığı gibi, “yaşandı ve bitti” olgusunun da gerçek dostluklar için geçerli olmadığıdır.
Kitapta Simone Weil, Emily Dickinson, Nietzsche, Rilke ve Musil’den yapılan dostluk tanımları konuyu ciddi kılarken, Borgna’nın öneri ve gözlemleri de güncel bir düzenleme olmuş.
Ayrıca, dostluğa terapötik bir işlev yükleyen Borgna, bu hissin kullandığımız kelimelere ve tepkilerimize göre şekillendiğini sıklıkla ifade ediyor. Kadınlarla erkeklerin dostluğa yaklaşımından tutun da kadın ve erkek dünyasının kendine özgü ayrıntılarına; hayatın evrelerine, belleğin şekillenişinden bellek ve yürek birliğine; savaş koşullarındaki dostluklardan ölen dostluklara, bunaltıcı dostlardan tarihe mal olanlara kadar dostluğun çeşitli türlerini karşılaştırılmış kitap boyunca.
İnsanların fenomenlik, abonelik ve reklamla tatmin ve tahribatı yaşadığı günümüz iletişimlerinin aksine, dostluğun bir bellek ile çalıştığını Borgna’nın tanımlamalarından da çıkarıyoruz. Borgna’nın psikiyatrist, filozof ve edebiyatçılıkla sentezlediği gözlemler, bir doktordan ziyade sanatçı hassasiyeti ile ifade edilmiş.
Hatta diyalog, yalnızlık, güven, kırılganlık, sevinç, mucize gibi kavramları birer ruh hâli olarak işlerken, okura bu ruh hâllerini kendisiyle tartışmasını cesaretlendiriyor.
Borgna’dan anladığım kadarıyla; görüş ayrılıkları, zamanlama, depresif hâller ve iletişim kazaları yaşamak için illa karşı tarafın varlığına gerek yok. Yani bazen ağır etken veya günümüzün amiyane tabiriyle “toksik” diye vasıflandırdığımız şeylerin kaynağı kendimiz de olabiliyoruz. Tabii Borgna’nın uyarıları kadar önerileri de var. Dostluğu “bir ipek kozasına” benzeten yazar( doktor), örülen her bağın, verilen her çabanın, yaşanan her güzelliğin bir bütünlüğü olduğunu ve bazen bu kadim bağının bizimle esere dönüştüğü için mutluluk duymamız gerektiğidir.
Sanal ağların çoğaldığı, iletişimlerin emojilerle sağlandığı, siyasal algoritmalara göre dostluğun konum değiştirdiği bu çok katmanlı zamanda dostlukları korumak elbette bir mucize.
Neyse ki mucizeye inanan ve mucizevi olan, emeğin ve sevginin güzelliğini bilip, vefasızlığın bileğini büken dostlar da var.
Galiba en önemlisi bu. Kimsenin talim ve terbiye alanına girmeden, kendi Kaf Dağımızda dost kalıp ve kendimizce dostlara sahip olduğumuzu bilmektir.
Gerisi mi?
Gerisi hiçbir bahaneye prim vermeyen vicdanımızın güzelliğidir..!









