Ahmet Kardam’ın uzun zamandır beklediğim Kürt Tarihinin Unutturulmuş Bir Sayfası – Abdurrezzak Bedirhan adlı kitabı nihayet elime geçti. Kuşkusuz, Bedirhaniler gibi Kürdistan’da on yılları deviren bir hanedanlığa dair her şey tarihe mal olmuş ve olmaya da devam ediyor. Ancak, ailenin kendisi için çanlar iki kez çalarken, bu çemberin içindeki bireylerin akıbetleri ise çok az biliniyor. Bu nedenle, Abdurrezzak Bedirhan gibi, ailenin sürgündeki tarihine yön veren ve düşünceleriyle dönemin Kürt dünyasına damgasını vuran bir Bedirhani’nin yaşamı bilinmeye değerdir.
Ahmet Kardam, kitabının giriş bölümünde bilinen “İstanbul Kuşatması”nı Bedirhaniler ve Kürtler bağlamında kullanırken, söz konusu portreyi buna göre yazmıştır. Kürtlerin, gerek kendi coğrafyalarında gerekse başka bölgelerde karşılaştıkları her şey bir kuşatmayı yarma halidir ve bu durum bugün de devam etmektedir. Bu yüzden, son Kürt Mir’liğinden kalan bakiye, aynı zamanda Kürdistan sorununun bir buçuk asırlık serüvenidir.
“16 yaşında Paris’te eğitim almak isteyen ve 26 yaşında Kürdistan’ın Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir ülke olması gerektiği sonucuna varan” Abdurrezzak Bedirhan, bu nedenle geç fark edilen bir Kürt siyaset adamı olarak karşımızda duruyor. Abdurrezzak Bedirhan’ın portresi: Kürt karşıtı saray klikleri, Osmanlı’nın son dönemi, İttihat ve Terakki kadrolarının Kürtlere yaklaşımı, bağımsız Kürdistan, milliyetçilik fikriyatı, entelektüellik ve Bedirhaniliğin birleşmesi sonucunda oluşan çatışmaların toplamıdır. Zira bu dönemde Osmanlı, memuriyet, din, mecburi iskan, şantaj, gözetim ve ekonomik imkanlarla Kürdistan’ı unutturmak adına yaptığı hamleleri boşa çıkaran önemli kişilerden biri de Abdurrezzak Bedirhan’dır. Kendi deyimiyle, “küçüklüğünden itibaren Rusya’nın desteğine inanmış” olan Abdurrezzak Bey, Petersburg sefaretinde üçüncü katipliğine atanmasını fikri bir kopuşa çevirirken, Bedirhanilerin tarihini de bir kez daha bilerek veya bilmeyerek değiştirmiştir.
1894’te Tiflis’e kaçışı ile kendi devrini başlatırken, her idealist gibi gerçekleri aşacağına inanarak yola çıkmıştır. Ne var ki, siyasal olayların gidişatında inançlar kadar imkanlar da önemlidir ve Abdurrezzak Bedirhan, bu imkanların çok azına sahip olmuştur.
Tiflis’e gidişi, onu cesaretlendirse de Abdülhamid yönetiminin rüşvetçi yöntemleri, bu gidişi erken geri dönüşe çevirmiş ve Abdurrezzak Bedirhan’ı, İstanbul’a “saraya, sarayın özel kaleminde protokol işlerine” kadar getirmiştir. Fakat, bu karşılıklı oyun kurma hali her iki taraf için de uzun sürmemiştir.
Kitabın “Özgür Kürdistan” için yol haritası adıyla başlayan bölümünde, Abdurrezzak Bedirhan ile başlayan gelişmeler oldukça önemlidir. Burada, Batılı devletlere mesafeli duran ve Batılı devletlerin yardımını pratik olarak mümkün görmeyen Bedirhan’ın, hem bireysel fikri hem de coğrafi yakınlık açısından Rusya’yı öne çıkaran ve Kürt aydınlanmasının “kuzeyden” geleceğine inanan çabaları detaylıca yer almaktadır. Kardam’a göre, burada bahsedilen “özgür Kürdistan” iması, Rusya’ya bağlı otonom bir beyliktir.
Kardam’ın tespitlerinden hareketle, bu proje yalnızca siyasi ve askeri boyutla sınırlı kalmayıp, kültürel ve siyasi milliyetçiliği de önceleyen çabalara sahiptir. “Kiril alfabesi, Rus ve Kürt dilini esas alan bir eğitimin, kafedranın (Kürdoloji) altyapısının hazırlanması ve Ermenilerle kırgınlıkların kaldırılması başlıca planlardır.”
Özellikle “Gihandın (yetiştirme) cemiyetini kurarak gazete, okul, alfabenin düzenlenmesi” gibi sosyo-kültürel kalkınmayı öncelerken tabandan bir Kürt aydınlanmasının hayalini kurmaktadır.
Abdurrezzak Bedirhan’ın çalışmaları bununla sınırlı değildir. “Kürtçenin Arap harflerinden kurtarılmasını savunuyor, Petersburg Üniversitesi’nde Kürt dili ve edebiyatının inceleneceği bir Kürt merkezinin açılmasını istiyor ve Kürt okulları için dilbilgisi ve sözlük hazırlama çalışmalarını başlatmayı öneriyordu.”
Ancak ne yazık ki, Rusya’nın klasik Kürt karşıtı tavrı, bu dönemde de kendini göstermiş ve Ruslar, bağımsız bir Kürt devleti kurmaya yönelik herhangi bir adımı desteklememiştir. Hatta sonrasındaki engelleyici tavırları Abdurrezzak Bedirhan’ı daha da savunmasız bırakmıştır.
Kitabın dördüncü bölümünde, Abdurrezzak Bedirhan’ın başka bir yönüyle tanışıyoruz. Bu yön, onun fikren sahayı nasıl okuduğunun özüdür. “Osmanlı egemenliğinden kurtulup esaret boyunduruğunu atmadıkça, Kürtlerin komşularının ihanetinden de kurtulmaları imkansızdır. Bu Osmanlı-Türk boyunduruğundan kurtulmamız gerekir.” Sözleriyle İstanbul’da üs kuran Kürt aydın çevreleriyle arasına kalın bir çizgi çeker ve Kürdistan’ı mücadelenin merkezi ilan eder.
Bu maksatla önce Mayıs 1912’de Kürdistan merkezli Irşad örgütü ile çalışmalarını başlatır, ancak bu örgütün Osmanlıcı eğilimler nedeniyle Abdurrezzak Bedirhan’ı devre dışı bırakmasına, “Qomita Kurdan”ı kurarak cevap verir.
Ancak, Abdurrezzak Bedirhan’ı asıl zorlayan ve ölüme, yenilgiye götüren etkenlerin başında, siyasi milliyetçilik ile kültürel milliyetçilik tartışmalarda, Kürt entelektüellerinin ikili taraftarlıkları, kafa karışıklıkları ve Osmanlı’yı kurtarma çabalarıdır.
Ne var ki tarih, çok geçmeden Abdurrezzak Bedirhan’ı haklı çıkarır. Osmanlı yönetimi ve Talat Paşa’nın kumpasları Kürt çevrelerini ve Abdurrezzak Bedirhan’ı öldürücü bir kuşatmaya alır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın sayısız planı devreye konulur. Ve Kürtlerin tüm toparlanma çabaları bir daha sekteye uğrar.
Abdurrezzak Bedirhan, “ 1 Mart 1918 Cuma günü, boğulmasına yol açan bir zehirle katledilir. İnfaz emri ise Talat Paşa tarafından verilmiştir.” Bunu izleyen günlerde ise Kürtlerin felaketine giden yolların taşları, ittihatçı kadroların hedefleri doğrultusunda tek tek döşenecek ve Kürdistan için zorlu bir dönem başlayacaktır.
Ahmet Kardam’ın k Dipnot Yayınları’ndan çıkan Kitabı, gerek Bedirhan ailesi gerekse de aile üzerine yapılmış çalışmalarda tarihsel rolü, bireysel kariyeri, entelektüel faaliyetleri ve Kürt milliyetçiliğine yaptığı katkıları görmezden gelinen Abdurrezzak Bedirhan’ı tanımak için önemli bir kaynaktır.
İyi pazarlar!