Devlet aklının yoksunluğu mu, yoksa doğal bir özellik mi bilmiyorum ama Kürt liderlik tarihinde, Şeyh Ubeydullah’tan 4 Kasım 2016’daki Demirtaş operasyonuna kadar geçen dönemde ciddi bir tekerrür var. Bu tekerrür, dört parçada yer alan liderlerin davranışlarının ironik bir biçimde benzerlik taşıdığını gösteriyor.
Bir asrı fazlasıyla geçen, başkası tarafından yönetilme ve bölünme duygusunun toplumumuzda yarattığı sosyal, fikri ve ufuk darlığı, bizi tarihin gerisinden olayları izlemeye alıştırmışa benziyor.
Geçen sene Faik Bucak, Necmettin Büyükkaya, Sait Elçi ve Dr. Sait Kırmızıtoprak üzerine birer makale yazarken, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki liderlerin sadece Kuzey Kürdistan’la sınırlı olmadığının farkındaydım. Hayatına dair bir şeyler öğrenmek istediğim kişilerden biri de Dr. Sadiq Şerefkendi’ydi.
Çağdaşları arasında sakin ama başarılı bir öğrenim hayatı, siyasi kimliği ve Avrupa’da suikasta kurban giden birkaç simadan biridir şerefkendi. Entelektüel ve siyasal dünyamızın talihsizliği şudur ki; mazimizde yaşananlar zaman aşımına uğruyor, bu yüzden çok az şeyin gerçeğine ulaşabiliyoruz. Şerefkendi’nin hikâyesi de hem bu zaman aşımının hem de buna bir şekilde direnerek onu yaşatanların ürünüdür.
Jina Emin’in katlinden bu yana İran sürekli gündemde olsa da, aralıksız idam kararları, rutine dönüşen tutuklamalar, işkenceler ve yurt dışı suikastları bu ülkenin diplomatik karnesidir.
Ancak Şerefkendi ve arkadaşları gibi başka Kürt liderlerini katleden rejimlerin rahatlığı kadar tahammül edilmez olan bir diğer şey ise, Kürdistan’da öncülüğe talip olanların düşmanları karşısında kuşku, tedbir, korunma ve müzakere mekanlarını hafife almalarıdır. Hatta düşmanlarıyla en alt düzeydeki bir görüşmeyi bile canlarını hiçe sayarak önemsemeleridir.
Geçtiğimiz ekim ayında Perwer Armed imzasıyla yayımlanan ve Dr. Sadiq Şerefkendi’nin hayatını anlatan Mykonos Tuzağı, bu konuyu anlatan bir tarih araştırmasıdır; yani ölüme davetiye çıkaran bir sürecin perde arkası.
Siyasilerin hayatları, aynı zamanda tarihten haberler, detaylar, hatıralar, yanlışlar ve doğruların ilk elden not edildiği belgelerdir. Geçmiş, sadece bu kişilerin fiziki olaylardaki rolleriyle değil; fikirleri, çocuklukları, yetişme şartları, genel kültürleri, karar anları, duyguları ve tutkularıyla da şekillenir.
Bu nedenle Mykonos Tuzağı, şimdiye kadar öldürülmesi dışında hakkında pek bir şey bilinmeyen Dr. Sadiq Şerefkendi’yi tanımamız için farklı bilgilerin bulunduğu bir kitaptır. Dr. Sadiq’ın, Şerefkendi ile Terexe köyleri, Mahabad, Tahran, Paris, Kandil ve Berlin’de geçen ömrü maalesef tipik bir Kürt trajedisi olarak son buluyor.
Yoksulluk içinde doğup büyüyen ama hep birincilikle sınıfını geçen, kimya alanında doktora yaparak Tahran’ın önemli öğretim görevlileri arasına giren bir bilim insanının portresidir kitap. Pierre ve Marie Curie Üniversitesindeki doktora çalışmasından dolayı Fransız Atom Enerjisi’nden teklif alacak kadar parlak ve Dr. Qasımlo’nun deyimiyle “Mamoste Hejar’ın küçük kardeşi, Mahabad’ın zeki çocuğu, Tahran’ın başarılı Kürt öğrencisi” olan Şerefkendi; meziyetli bir eğitim hayatı, fedakâr bir mücadele ve ne yazık ki dikkatsiz kararlar sonucunda, belki de hepimizin umudunu yarıda bırakarak yaşama veda etti. Kitaba adını veren Mykonos Tuzağı, Şerefkendi’nin suikast sonucu öldürüldüğü restorandan alınmıştır.

Mykonos Tuzağı’nda, komplolarıyla bilinen ve mevcut rejim döneminde de bunu sürdüren İran’ın, Şerefkendi ve Qasımlo’yu öldürmek için yaptığı şeytani planlar, yeni detaylarla tarih severlere aktarılıyor. Kitapta Rojhilat’taki mücadele yine günümüzü anımsatırken, iyimserlik ve barışçıl girişimlerinin aynı şekilde bitmemesi için de kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz.
Dr. Sadiq Şerefkendi’nin portresi; bir öğretmen, gazeteci, diplomat, asker, yazar ve en sonunda dikkatsiz bir siyasetçi olarak bitiyor. Kitap, gazeteciliğin hızlı, seri ve birbirini iyi tamamlayan mahkeme tutanakları, tanık beyanları, aileler, istihbarat hileleri, fotoğraflar ve uluslararası basında suikastı hazırlayan sebepleri derli toplu bir çalışmaya dönüştürerek ortaya çıkmış.
Çarçıra Meydanı’ndan başlayıp biten ve tarihimizin “böylelikle sadece 330 gün süren Kürdistan Cumhuriyeti” günlerinden Avrupa’ya uzanan iki Kürt liderin iç içe geçmiş hikâyeleri de Mykonos Tuzağı’nda birleşiyor. Şu açık ki, Kürt liderler ne zaman Kürdistan dışında çözüm aramışsa, düşmanlarına hedef olmaktan kurtulamamıştır. Qasımlo, Şerefkendi ve Sakine bunun yakın tarihteki birkaç örneğidir.
Kitabı okuduktan sonra aklımda tek bir soru kaldı:
Sadece Şerefkendi mi Mykonos Tuzağı’na düşen?









