Trump döneminde politik bir aktör olmak ya da onun dünyayı içten içe dizayn eden hesaplarına yem olmamak büyük bir ustalık gerektiriyor. Sanayi Devrimi’nin başlangıcında çocukların ve kadınların acımasızca fabrikalara sürülüşünü anımsatan bu süreçte, yeni bir “çağ yangınına” hazırlanan bu deli adamın saatler içinde ülkelerin kaderini değiştiren kararlarına tanıklık ediyoruz.
Her ne kadar Hamas, Hizbullah ve Venezuela’ya yönelik baskınlar bizi bu şokun askeriyesi ile tanıştırmış olsa da artık işin ekonomik ve hukuki boyutları da ortaya çıkıyor. Bu nedenle Trump Amerikası’nda hangi devletin ya da milletin nasıl bir garantisinin olacağı, hatta mevcudiyetini ne ölçüde koruyabileceği belirsizdir. Ortadoğu ve Ukrayna’ya Latin Amerika’yı da ekleyerek üçüncü bir savaş cephesi açan Trump’ın İran’a yönelik tehditlerini okuduğumuzda, Halep’te sivil Kürtlere karşı Türk devletinin gerçekleştirdiği katliamı ve sonrasını anlamak kolaylaşıyor.
Rojava gibi de facto bir statüyle varlığını sürdüren, etrafı legal ve illegal barbarlarla çevrili bir medeniyet adacığının güvenliği elbette büyük güçlerle çözülebilecek bir meseledir. Zira Rojava’nın kısa sürede Kürtlerin hem dış dünyayla hem de kendi içlerinde yeniden sosyal bir dönüşüm yaşayabildiği önemli bir adres haline gelişi de uluslararası bir dayanışma ile mümkün olmuştu. Halep’teki soykırım sonrasında Kürtlerin görsel ve yazılı medyada yürütülen tartışmalara gösterdiği ilgi ve yaptığı yorumlar, halkın bu dönüşümü benimsediğini açıkça ortaya koyuyor. Rojava’nın Kürt kimliğinin uluslararası alanda kendini ifade edebilmesinde yarattığı büyük sıçramayı yaşayarak gördük, görüyoruz.
Bu nedenle Halep’te Türkiye’nin tehditleri, Kürt toplumunda yaşanan bu ruhsal sıçramayı durdurmayı ve Kürtlerin moral değerlerini özellikle hedef alması kimseyi şaşırtmıyor. Ancak bu katliam karşısında Hewlêr, Zaxo, Amed ve Rojhilat’tan yükselen sesler, bu saldırıya ve onun işbirlikçilerine yönelik tahammülün de tükendiğini gösteriyor. Açıkçası Kürdistan toplumu, statüsüzlüğün asıl tehlike olduğunun farkında ve Rojava’yla birlikte yeniden tarihin gerisine düşmek istemiyor. Bu nedenle sessiz ama büyük bir bekleyiş söz konusudur.
Ancak her birey, bu durumun daha iyi anlaşılması için üç Kürt partisine çağrısını sürdürmelidir. Yöneticileri gerekli tedbirleri almaya, diplomatik garantiler elde etmeye, iç birliği sağlayacak esnekliği göstermeye ve yeni bir basın kültürünün yerleşmesi için teşvikte bulunmaya zorlamalıdır. Fedakârlığın yalnızca halktan beklenemeyeceğini, yöneticilerin yeni neslin taleplerini dinlemesinin ve genç kadrolara alan açmasının vazgeçilmez olduğunu kamuoyuna anlatabilmeliyiz. Mazlum Ebdi’yi ve Rojava yönetimini sahiplenmenin de bu vazgeçilmezler arasında olduğunu bilmek durumundayız.
İran rejiminin son dönemine girdiği, Türkiye’nin cihatçı çetelerle işbirliği yaparak Arap şovenizmini beslediği bir ortamda Rojava’yı ve Rojhilat’ı desteklemek artık hepimizin kaçınılmazıdır. Üzerimizdeki katliam riski hâlâ devam ediyor ve Kürtlerin güvenliği bugün dünden daha fazla Rojava’nın varlığına bağlıdır. Bu nedenle partilerin ve siyasi kurumların geçiştirici ve oyalayıcı hamlelerine rağmen Kürdistan toplumunda dipten gelen güçlü bir dalga vardır. Bu dalganın ulusal dayanışmaya dönüştürülmesi, politik yapılara da nefes aldıracaktır.
DAİŞ’in komşu devlet olduğu, İran’da şahın yeniden tahta çıkabileceği bir düzlemde saf demokrasiyle yaşama şansımız dünde kaldı. Yenilikler için haftalarca düşünmeye gerek yok. Bunun için siyaset ve medyanın dil, söylem ve içerik değişikliğine gitmesi en basit adımdır. Örneğin coğrafi ve politik bir kimliği ifade eden Rojava adı, kamusal bir kimlik olarak resmileştirilmelidir. Sözcüklerin, haritanın ve tarihsel hafızanın asli özüne dönüşü bile psikolojik dayanışmayı kolaylaştıracaktır.
Rojava ve Rojhilat arasındaki bağ koparılmadan, bu iki alanın kimler tarafından hedef alındığını deşifre ettiğimizde toplumsal desteğin yükselmesi daha da kolaylaşacaktır. Suriye’nin kuzeyi, bir hafta önce Halep katliamıyla hafızamızdan kendiliğinden silindi. Artık orası sadece Rojava’dır. Kürtler ve Rojava birbirine çok daha mecbur ve muhtaçtır. Belki de öz savunma denilen şey, bilinçaltına yerleşmiş bir öz-milli dayanışma mesajıdır; kim bilir?










