Hangi devlet dört kıtanın her evine ve her bireyine kendine ait bir eşyayı satın aldırtabilir? Belki biraz inanılmaz gelebilir ama bu sorunun cevabı için Amerika hâlâ ilk akla gelen kültürel ve ticari güçtür
Öyle bir ülke ki uzaydan deniz dibine, kutuplardan Amazon ormanlarına, kalp pilinden botoks ameliyatına kadar her şeyde izi ve gözü olan bir akılla ideal alım satımı yapabiliyor. Belki de bu yüzden New Deal’ciliği iyi biliyor. Bu nedenle Trump doktrinini okurken, New Deal’ciliğin psikolojik yanını daha iyi anlıyor insan.
Doktrin, akademik ve diplomatik bir analizden ziyade ilahi bir metin ya da bir cemaatin bir takım mistik ve metafizik olgular üzerine izahlar yaptığı bir tartışma ortamını andırıyor. Batı Avrupa’nın felsefi ilhamından ziyade Amerikan ekopolitiğine yakın bir hitapla yazılmış. Doktrin dört ana ve buna bağlı çeşitli alt başlıklardan oluşuyor.
Gelecekteki en az beş yılımızı ilgilendiren bu diplomatik taslağın, dikkat çekmemesi beklenemez. Çünkü metnin ilanı, dünyanın iç ve dış sağlığını, doğasını, zengin yeraltı kaynaklarını, kültürel ve sosyal kimliklerini, politik rejimlerini ve olası demokrasi birimlerini kökten etkileyecek kararlar, ithamlar, tehditler ve şikayetlerle dolu.
Bu çok katmanlı metni okurken aklıma Henry Kissinger’ın şu sözleri bir kez daha geldi:“ Amerika’nın tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politikaya karşı iki birbirine zıt tavır yarattı. Birincisi, Amerika’nın kendine, değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi kusursuz hale getirip, böylece insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşüdür. İkincisi ise Amerika’nın, değerlerinin, ülkeye bunları bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür.” Sanırım Trump Doktrini böylesi bir Amerikan medcezirinin eseridir.
Amerikan “stratejisinin” sapması sorusu ile başlayan doktrin, ülkenin gelecekteki çoklu stratejisini ekonomik zenginlik ve bunun hizmet araçları ile birbirine bağlanmış. Bu bağlantı, “Dış politikanın amacı, temel ulusal çıkarların korunmasıdır; bu stratejinin tek odak noktası budur.” şeklinde formüle edilmiş.
Geçmiş dönemlere ulusal çıkarlar temelinde dönüşler yapılmışsa da, 35 yıllık Amerikan dış politikası eleştirilmiş ve “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Amerikan stratejileri yetersiz kalmıştır.” savı öne çıkarılmış. Hatta 35 yıl boyunca dünyayı fikri ve ekonomik olarak saran küreselleşmenin Amerikan çıkarlarını deforme ettiği, “Elitlerimiz, Amerikan halkının ulusal çıkarla bir bağlantı görmediği küresel yükleri sonsuza kadar üstlenme imkanımızı yanlış hesapladı.” denilerek, yakın dönem hükümetlerin eylemlerinden muaf tutulma gayesi güdülmüş. Özellikle, “Küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ üzerine son derece hatalı ve yıkıcı bahisler yapıldı. Bu da Amerika’nın ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını zayıflattı.” çıkışı, Trump’ın dünyayı vergiye bağlayan ve her açıdan Amerika’nın kapılarını kapatan politikasına dayanak yapılmış.
“Amerika Birleşik Devletleri Ne İstemeli?” sorusu ile başlayan bölüm, Amerika kıtasının dışında kalan ülke ve milletlere tarihi bağ ve sıradan nedenselliği üzerinden bakılmış. Önce Amerika hem slogan, hem de strateji olarak açıkça vurgulanmıştır. Bu istek askeri tehdit, istihbarat, siber tehlikeler, insan kaçakçılığı, uyuşturucu kartelleri gibi anti-hedeflerle ilgili kılınsa da, “kültürel saptırma” başlığında bir etnik torpil havası göze çarpmıyor değil.
Özellikle göç ve göçmenlerin açık tehdit kategorisine konulması, bunun hem Amerika hem de Avrupa’da kabulü için dost rejimlerin aranması ve sağ parti halkasının oluşumu için blok stratejisinin izleneceğinin işaretidir. Bu strateji ile uyumlu ekonomik altyapının sağlanması ve takibi ulusal hedefler arasına alınmış. İçteki refahın artması, dış kaynaklar, ticaret yolları, zengin rezervlere ulaşım ve iç pazara katkı için güçlü ordu ve onun her açıdan caydırıcılığı öncelikler arasına konulmuş. Bu durum, “Ekonomimiz ayrıca küresel konumumuzun temeli ve ordumuzun gerekli altyapısıdır” tezi ile resmiyete dökülmüş. Bir zincir şeklinde yazılan doktrin, ulusal sınırlar içinde sanayileşmenin kapasite artırmasını ulusal ekonominin önceliği olarak taahhüt etmiş. Sadece sanayileşme değil, hem klasik sanayi ağları hem yeni teknolojinin getirdiği fabrikasyon hem de yapay zekalı yatırım alanları, gerekli enerji sektörleri ile beraber Amerikan ihracat pazarının etaplizmanları için düşünülmüş.

Amerika ile özdeşleşen “yumuşak gücün” artık ekonomik güçle birleşmesi ve eşgüdümlü çalışmalarının desteklenmesi Trump döneminin bir diğer farkı olacak gibi. “ Dünyadan Ne İstiyoruz?” bölümü belki de en can alıcı kısımdır. Önemli çünkü kitlesel göç ve onunla mücadele için bir global pakt arayışı göze çarpıyor. “Monroe Doktrini’ne bir ‘Trump Korolarisi’ uygulayacağız” çağırısı, bu paktın ekonomik ve politik hedeflerini işaret ediyor. Elbette bunun içinde Avrupa, hareket noktası olarak belirlenmiş. Kamuoyuna yansıyan kısmına, Polonya Başbakanı Donald Trusk, frenleme yapsa da, AB karşıtı çıkışlar burada adeta ete kemiğe bürünmüş. Öyle bürünmüş ki ABD hem kendini Avrupa’nın koruyucusu hem de Avrupa’yı kendi kendisinin düşmanı olarak ilan etmiş.
“Avrupa’nın Büyüklüğünü Teşvik Etmek” başlığı bana kalırsa gelecekteki pek çok krizin ayak sesleridir. Amerika’nın AB’yi her açıdan kendi eksenine alma talebi elbette yeni bir şey değil. Ancak bu eksen kardeşliği oluşmadığı anda, Ukrayna savaşı gibi ABD’nin AB’yi önce ekonomik olarak meşgul etme ardından da sosyal durağanlığa sürükleme niyeti taşıdığına inanıyorum. Trump’ın Ukrayna masasına baktığımızda durum daha iyi anlaşılıyor. Rusya’nın askeri ve ekonomik daralması, Rusya’’yı iddiasız kılsa da AB’nin herhangi bir yanlış adımı hem birliğin birikimini hem de tarihi asimetrik Avrupa paktını fazlasıyla darbeleyecektir. Bu da Avrupa’yı yeni sağcı yönetimlerle tamamen ABD’nin uydusu haline getirecektir.
Nihayetinde Trump doktrinindeki şu vurgu önemlidir: “ABD, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruhun canlanmasını teşvik etmeye yönlendirmektedir ve artan patriyotik Avrupa partilerinin etkisi umut vericidir. ABD, açıkçası Avrupa’yı ‘Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlük ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulus ötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve anlaşmazlık yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürü ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları, ulusal kimlik ve özgüven kaybı” ile suçlamaktadır. Yani ABD, Avrupa sokaklarına, seçmenlerine seslenerek sağcı iktidarları normal karşılayacağını beyan ediyor.
Hatta daha da ileri giderek, “Mevcut eğilimler devam ederse, kıta 20 yıl veya daha kısa sürede tanınmayacak hale gelecektir.” görüşünü öngörü kategorisine alarak bir tür kontr-espiyonaj yapıyor. Avrupa’yı “stratejik ve kültürel olarak vazgeçilmez müttefik” sayıyor ama aynı Avrupa’dan Amerikalılar için özel kapitülasyonlar isteyerek kıtaya koloni muamelesinde bulunuyor. Bunun için de NATO’nun işlevsizliğini AB’ye karşı karta çeviriyor.
Yani AB’ye sağcı seleksiyon ve koloni muamelesi ile NATO dışı bırakmayı ima ederken, Ortadoğu’daki Körfez emirliklerinden doğuya doğru bir güvenlik şeridi kurma fikrini de yedekte tutmanın harbine hazırlanıyor. Körfez monarşilerini açıkça tarihe davet eden kısım ise klasik demokratik rejimler talebinin geride bırakıldığının ifadesidir. “Körfez monarşilerini kendi geleneklerini ve tarihsel yönetim biçimlerini terk etmeye zorlayan yanlış deneyinden vazgeçmek gerekir” denilirken, 7 Ekim sonrası Ortadoğu’da işlerin değiştiği de resmen ilan ediliyor.
Raporda Kürdistan’a ismen bir atıf yok ancak, “Bölge giderek uluslararası yatırımın hem kaynağı hem de hedefi haline gelecek ve petrol ile gazın ötesinde nükleer enerji, yapay zeka ve savunma teknolojileri gibi alanlarda fırsatlar sunacaktır. Ayrıca, Orta Doğulu ortaklarla tedarik zincirlerini güvence altına almak, Afrika gibi dünyanın diğer bölgelerinde dostane ve açık pazar fırsatlarını artırmak gibi ekonomik çıkarları da ilerletebiliriz” paragrafında, Kürdistan’ın enerji potansiyelini düşündüğümüzde, Federal Kürdistan ve Rojava’yı olası yatırım alanları içinde görmek çok da hayalperestlik olmaz. Ortadoğu’da klasik ordu ve üs kurmanın yanında enerji kaynaklarının kontrolü için soğuk savaştan kalma tüm yapıların neden tek tek ortadan kaldırıldığını anlamak da kolaylaşıyor. Açıkçası Hamas ve Hizbullah’a vurulan ağır darbelerden, PKK’nin kıl payı kurtulmasını bir Kürt kazanım olarak değerlendirmek gerekiyor.
Raporda, “Amerika’nın İstediğini Elde Etmek İçin Kullanabileceği Yöntemler?” sorusu “Amerika hâlâ dünyanın en kıskanılacak ülkesidir.” şeklinde betimlenirken, yatırım, doların değeri, finans ağları, teknolojik üstünlük, hızlı ve müdahaleci ordu ve buna uyumlu dost rejimlerin check-up’ı yapılmış. Bütün bu doktrinin reklam yüzü olarak da orta sınıf seçilmiş. Hepsinin buluşma noktası da “Dünyanın temel siyasi birimi ulus-devlettir ve öyle kalacaktır.” imzası ile ulus devlet seçilmiştir.
Amerika ve Avrupa toplumuna içte ve dışta olası gelişmeler bildirildikten sonra, dünyanın diğer kalan iki bölgesi de değerlendirilmeye alınmış. Afrika zenginlikleri, olası işbirlikleri ve pazar imkanları dahilinde görülürken “Amerikan politikası, bölgesel istikrarı sağlamak için bölgesel şampiyonları devreye sokmaya odaklanmalıdır; bu şampiyonlar, sınır ötesinde bile istikrar yaratmamıza yardımcı olabilir” ekonomik diplomasi savıyla, önce Çin’in durdurulması, ardından da kuşatılmasının matematiği yapılmış. Amerika’nın Çin’i durdurmak için belirlediği yeni bölgesel şampiyon ise Tayvan.
Kısacası , “Amerika, işe yarayan şeylerle motive olur.” Sözüyle yeni dünya düzeninin keşfi tamamlanmış oluyor.
Ancak, Trump doktrininin başarısı ya da tarihi gücü, yine diğer güçlerin cevabına bağlı. En çok da Avrupa’nın alacağı tutuma.










