Taş tabletten algoritmaya uzanan yazının serüveni aynı zamanda insanlığın en istikrarlı gelişen serüvenidir. Ancak onu metal ortamlardan, borsalardan, tahvillerden, banka kasalarından alıp kulağımızın dibine, gözümüzün önüne getiren şey, sanatsal üretimlere olan hizmetidir. Yani yazının kaybolmazlığı biraz da sanatla kurduğu duygudaşlığa bağlıdır ve bu duygudaşlık çoklu bir egemenlik sahasıdır. Bilhassa edebiyatın hikâye ve roman üzerinden kitleselleşmesi ve görsel medyanın benzer fırsatları yakalaması, yazıyı toplumsal aydınlanmanın bir öznesi kıldı. Bu yüzden matbaanın icadı ve ona benzer her adım bir devrim sayılıyor. Nihayetinde son 15 yıldır benzer bir yazımsal devrim sürecinden geçiyoruz.
Bunun yakın örneği olarak Kürtlerin geliştirdiği dijital kamusallık ve dijital iletişim tartışmasıdır. Kürdistanlılar devletsizliğin perişanlığı içinde, modern zamana yetişme sorumluluğuyla yazılması ve anlatılması gereken çok şeyi dijital platformlar sayesinde yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Yine burada, Soğuk Savaş’tan sonra kendi tekelini kuran partilerimizin oto sansürünü delip, bilginin nasıl zemin değiştirdiğini gösteriyorlar.
Dijital ortamda işler böyle iken, peki kara yayıncılığı diyebileceğimiz yerde durum nasıl? Yani sayısı onları geçen yayınevleri, yazarlar, gazeteler, gazeteciler, televizyonlar ve haber siteleri; geleceğe yatırım, insani haklar ve emeğin değeri bazında hangi etik ölçülerle hareket ediyor? Doğrusu 2026 Kürdistan’ında bile bu sorunun tatmin edici bir cevabı yok. Bu belirsizlik, emek sahipleri hariç pek çok kesimin işine geldiği için okur yazarlık oranı, kitap satışı, Kürtçenin kamusal rolü ve tarihsel ulusal bilincin korunması gibi konular ikincil kalıyor. Burada en ağır fatura, her yerde olduğu gibi, aydın ve yazarlara çıkıyor. Ferzan Şêr’in Yamalı Peyzaj’ı, Kürdistan’da ikincil kalan bu konuları araştıran örnek bir alan çalışması olarak raflardaki yerini aldı. Artık bir pazar ve bir fuar sermayedarı olan Kürt yayıncılık dünyasının bilgi ve yazarlarla kurduğu ilişkinin entelektüel faaliyet hâli ve toplumsal hassasiyeti, Yamalı Peyzaj’da nihayet, söylentiden çıkıp maddi veriye dönüşmüştür.

Ferzan Şer, araştırmasını “Çalışmamın yazım sürecinde özdüşümsellik ilkesi gereği araştırmacı olarak kendi konumumu üç başlıkta toparlayabilirim: alana hâkimiyet, yaratıcı yazın ve eleştiri alanında yazan biri olmak ve Türkçe yazmak zorunda kalmak.” olarak özetlerken, kitabın varış ve kaçış çizgisini elden geldiğince objektif kurgulamıştır. Kitap, Kürdistan gibi etnik ve kültürel kimlik mücadelesini dil ve yazınsal alanda vermiş ve bu konuda partilerden bile daha kalıcı katkılar bırakmış olan yazı ile edebiyatın vardığı ve varamadığı düzeye dikkat çekiyor.
Kürt edebiyatını üç dönemde inceleyen Ferzan Şêr, yayınlanan kitaplar, bölgeler ve pazar başkentlerini bir pakete koyarak araştırmacılara uzun zaman faydalı olabilecek bir referans kitap ortaya çıkarmıştır. Yamalı Peyzaj’ın ana omurgası; 1935’ten 1991’e kadar basılan kitaplar ve öne çıkan yazar kentleri, 1991–2002 sonrası eklenen dinamikler ve nihayet 2004–2017’den itibaren Kürt yazın dünyasının Pazar olma süreci şeklinde bölümlendirilmiştir. Bu kategorileştirme, kitabı bir edebiyat eleştirisi kadar toplumsal inceleme alanına da sokuyor. Hatta Kürdistan’da siyasi bilincin yükselip tekelleşmesinin enformasyon ve entelektüel ortamda yarattığı kısırlığın somut örnekleri de çalışmanın içinde yer buluyor. Yamalı Peyzaj 2025’in son aylarında Nûbihar yayınlarından çıktı. Akademisyenler, eleştirmenler ve edebiyat severler hariç pek gündeme de gelmedi, tartışılmadı.
Yamalı Peyzaj’ın Ardındaki Gerekçeler ve Gerçekler
Yazıları, istatistikleri, çizelgeleri ve alıntıları ile 364 sayfa olan kitap; ana başlıklar kadar ara başlıklara sığdırılan tespit, analiz, alıntılar, görüşmeler ve sahadaki gözlemlerle Kürt edebiyatının reel durumu Yamalı Peyzaj olarak tarif edilmiş. Zaten kısa ve lokal araştırmalarla üzerinde tartıştığımız Kürt edebiyatı, yazarlığı, yayıncılığı, okuma ve okunmama nedenleri kadar içimizden kaynaklanan rahatsızlıklarda bir tür Yamalı Peyzaj halidir.
Bu yama hali elbette sömürge olmanın dezavantajlarından ayrı yorumlanamaz. Ancak bir asrı geride bırakan modern Kürdistan aydın ve kültür ortamında hâlâ ortak uluslaşma ve millî bir kimlik için yeterli destek ve fikirsel bağımsızlığın gelişmeyişi de manidardır.
Kitapta; en sevilen yerli ve yabancı yazarlar, en çok baskı yapan edebî dallar, en çok tercih edilen yazınsal türler, okur yazar oranı, tercih edilen Kürtçe diyalektler, Kürtçeyi öğrenme ve yazma şekilleri, Kürtçeden dolayı cezai ve etnik ayrımcılığa uğrama, roman sayısı ve basım aralığı, yazarların eğitim durumu, yazıya başlama dili gibi kültürel kaliteyi gösteren ayrıntılar; Kuzey, Güney, Batı, Doğu, Kafkasya ve kısmen diaspora çalışmaları temel alınarak verilmiştir.
Kitaptaki “Rûmet” kelimesi ile formüle edilen aydının yeri, değeri ve korunması belki de Kürt dünyasının tartışması ve bir sonuca bağlaması gereken en acil sorundur.
Zira kitapta geçtiği gibi 1935–1991 yılları arasında gelişen Hawar ve Kafkasya ekollerinden bu yana Kürdistan’da ayakta kalabilen ve politikanın rüzgârından etkilenmeyen veya ona kurban gitmeyen çok cüzî bir aydın kesimi söz konusudur. Özellikle son savaştan etkilenen, sürgüne giden, partilerin bürokrasisi ve basını içinde eriyen aydınlar ile egemenlerin akademilerinden mezunlar arasındaki kıymet makasının giderek Kürt aydınlarının aleyhine açılması, bizim modern çağa aydınsız girişimize sebep olmuş ve olmaktadır. Bundan olmalı ki Rûmet kavramının Kürt ekabirinden çok yabancıya layık görülmesi bir tesadüf değildir.
Tesadüf değil; çünkü başta merkez medya ve yayınları olmak üzere birçok Kürt yazar ve aydına, sembolik de olsa emeğinin maddi ve manevi karşılığı verilmiyor. Tepeden başlayan bu biz bize sömürü bir halka şeklinde en alta iniyor; değersiz yazar ve aydın kitlesinin önü siyasetçe açılıyor.
Özellikle telif hakkının neredeyse Kürdistan yayın ve medya dünyasına uğramayışı, yabancılara cömert olan kurumlarımızın Kürt yazar ve aydınına karşı ciddiyetsiz davranması ve “bana yakın olma” şartı getirmesi, Rûmet meselesini politik bir meseleye dönüştürüyor. Bundan hareketle yayınevlerinin yazar ve esere yaklaşımının sıradan altı olması da kaçınılmaz hale geliyor. Kürt yayıncılığının dinamosu olan kuzeydeki yazarların %68’inin kendi kitabını bastırması ve %99’unun (kitaptan alıntı) telif hakkı almaması, bir düşünsel sefalet örneğidir.
Yine kitapta kadın yazarların durumunu kısmen anlatan “Jin Jiyan Bênavî” bölümü ise kadın haklarının siyaset harcına dönüştürüldüğü gelişmeler içinde oldukça şaşırtıcı geldi. Zira kadın yazarların azlığı, dünyadaki durum baz alındığında sürpriz değil. Ancak Kuzey Kürdistan’daki 137 erkek yazara karşılık sadece 9 kadın yazarın listeye girmesi, esasında teori ile pratiğin ne kadar farklı olduğunun göstergesidir. Kadınların siyasetin objesi ve subjesi olduğu toplumumuzda kadın yazarların azlığı kadar, kadınların yazdıklarını yayınlatmaması, medya ve yayın dünyasında “ben bilirim” anlayışının erkeklerce sahiplenilmesi, çoğunlukla desteklerin şarta bağlı olmasının da bu sonuçta etkili olduğunu düşünüyorum.
Yamalı Peyzaj’ın son bir yılda okuduğum en zevkli kitaplardan biri olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Hatta Kürdistan’da ve Kürtçe ile ilgilenen herkesin mutlak masasında bulundurması da gereken bir çalışmadır.
Yazarı bu kapsamlı çalışma tebrik ediyorum.










