Aşağıda okuyacağınız yazım ilk olarak 2012 yılında yayınlanan bir kitabımda yer aldı. Önceki ay yayınlanan “Resmi ve Öteki Cumhuriyet” (Telakki, 2026) kitabımda güncelleyerek “Metin İçi Ek” üst başlığıyla yeniden yayınladım.
Uzun süredir hastaydı ve 6 Nisan 2026 günü vefat etti. Vefatının ardından öven de yeren de çok oldu. Benim hafızamdaki Yalçın Küçük için sözcüğün en gerçek manasında “ilginç biriydi” diyebilirim. İnişli çıkışlı, dalgalı, çelişkili ve pek de tutarlı olmayan bir hikayesi vardı. Tanıklıklarımla birlikte söz konusu yazımın özeti, sanırım size de Küçük hakkında bir fikir verir…
“Bunu ben söyledim”
Bilenler bilir; Yalçın Küçük savunduğu görüşleri oldukça iddialı bir üslupla ortaya koymasıyla tanınır. Kendine özgü üslubu içerisinde bu iddialı ve çoğu zaman da abartılı dili, gözden, dikkatten kaçacak gibi değildir; zira çoğu zaman savunduğu görüşün önüne bile çıkar. Zaten düşünce hayatımızın en “narsist” kişiliği olarak bilinen ve böyle bilinmekten yana da herhangi bir şikâyeti olmayan Küçük de, gözlerden, dikkatlerden kaçmasın diye, kitaplarının, yazılarının neredeyse her paragrafında, “Bunu ben söyledim,” “Bunu benden önce kimsenin görmemesine hayret ediyorum,” “Ben ele almadan önce herkes gerçeği öyle sanıyordu, ben gerçeği değiştirdim,” “Çubuğu tersine büktüm,” türü cümlelere yer verir. Böylece iyice ezberlemiş oluruz ki kafamıza yatsın veya yatmasın bunu Yalçın Küçük yazmıştır, söylemiştir.
Görüşlerini açık, net ve anlaşılır bir dille ortaya koymak benim de tercihim olan bir tarzdır. Lafı dolandırmaktan ziyade, dosdoğru ortaya koymayı yeğlediğimi kitap ve yazılarıma aşina olanlar bilirler. Bu, hiç kuşkusuz, ortaya koyduğu, savunduğu görüş noktasında kendine güvenli ve net olmakla doğrudan ilgilidir. Fakat kendine güvenli ve net olmak ile “Ben yazdım,” “Ben söyledim,” “Bugüne kadar bütün bildiklerinizi unutun,” türü bir üslupla konuşmak bir ve aynı şeyler değildir. Her şeyden önce okur açısından rahatsız edicidir. Dahası, o dilin sahibini mahcup etmesi olasılığı da vardır ve benim asıl üzerinde durmak istediğim konu da bu zaten.
Gereğinden fazla “abartılı” ve “iddialı” bir dil kullanmanın, önceden düşünülmesi, hesaba katılması gereken en önemli “yan tesiri,” sonradan bu söylediklerinizle ters düşen bir noktaya gelmeniz olasılığıdır mesela. Bu durumda okur nezdinde en azından bir “tutarlılık” ve “inandırıcılık” sorununuz olur. Sanırım Yalçın Küçük’ün böyle bir sorunu var.
12 Eylül mahpusluğu
Yalçın Küçük’le “mahpus arkadaşı” sayılırız. “Sayılırız,” dememin sebebi aynı cezaevlerinde, aynı koğuşlarda kalmamakla beraber, aynı dönemde hapishanede olmamız. O da 12 Eylül cuntasının cezaevine attığı aydınlardandı. Yalçın Hoca’nın “Barış Davası,” “DİSK Davası” gibi davalar kapsamında tutuklanan kişilerden “farklı” bir duruşu ve cezaevi pratiği olduğunu belirtmem gerekir; tanığıyım. Kendisiyle hiç aynı cezaevlerinde kalmadık; o sonradan 5 yıldızlı bir turistik otele dönüştürülen Sultanahmet Cezaevi’nde kaldı, ben ise Davutpaşa ve ardından sırasıyla Metris, Sağmalcılar Özel Tip ve tekrar Metris cezaevlerinde kaldım; ondan daha da uzun bir süre… Hatırladığım, 1980 yılında Bir Başka Cumhuriyet adını taşıyan bir kitabı nedeniyle tutuklanmış ve 1983 yılında da tahliye olmuştu.
1983 yılında Metris ve Sultanahmet başta olmak üzere dönemin sıkıyönetim cezaevlerinden birçok tutuklu, yeni açılan Sağmalcılar Özel Tip (hücre tipi) cezaevine getirilmiş ve bu cezaevinin açılışıyla birlikte “tek tip elbise” uygulamasına geçilmişti. (Bilen bilir; yeni açılan bir cezaevine ilk gelenlerden olmak, her yönüyle, zordur. Hele ki o yıllarda…) Sağmalcılar’a ilk getirilen kişiler, her biri farklı sol örgüt davalarından yargılanan, cuntacılar nezdinde “seçilmiş” kişilerdi. Sağmalcılar’da bu kişiler (ben de oradaydım) tek tip elbise dayatmasına boyun eğdikleri zaman, bu uygulamanın diğer cezaevlerindeki tutuklulara kabul ettirilmesinin daha kolay olacağı hesaplanmıştı.
Bu hesabı aynı yıl başladığımız süresiz açlık greviyle bozmaya çalıştık. Hücrelerde yarı çıplak durumdaydık. Ne tuzumuz, ne şekerimiz vardı. Zor şartlar altında başladığımız açlık grevine sonradan Metris ve Sultanahmet cezaevlerindeki tutuklular da katıldı. Biz açlık grevini 29, Metris’tekiler ise 27. gününde bitirdik. Tek tip elbise uygulamasının kaldırılmasını sağlayamadık, ama bize “işkencelerin durdurulacağı” yönünde “asker sözü” verildi. Kesin sonuç alamadan açlık grevini bitirmemizin en önemli nedeni, bütün örgütlerin taraftarlarının en fazla sayıda bulundukları Metris’te baskı, işkence ve yasak, tecrit uygulamalarına dayanamayan birçok tutuklunun, “bağımsızlar”a geçmeye başlamasıydı. “Bağımsızlar”a geçmek, “itirafçılık” değildi ama cezaevi idaresinin getirdiği kural ve dayatmalara riayet etmek, boyun eğmek demekti.
Bu durumda açlık grevini, sonradan sözlerini çiğneyeceklerini bile bile “İşkenceye son verilecek,” sözü karşılığında bitirme kararı almıştık. Bu süreci anlatmamın nedeni, Yalçın Küçük’ün tavrıdır. “Barış Davası” ve “DİSK” tutukluları ile TKP davasından yargılananlar fiilen“bağımsız” statüsündeydi, kurallara uyuyorlar ve bizim hiçbir direnişimize destek olmuyorlardı. Tam bir teslimiyet tutumu içerisindeydiler. Ama Yalçın Küçük, Sultanahmet’te direnen siyasilerle birlikte kalmayı tercih etmiş, dahası, bahsettiğim açlık grevine de destek vermişti. Açlık grevinin bitirilmesine dönük tartışmalar başladığında da Küçük’ün tavrının, açlık grevini sonuç alana değin sürdürmekten yana olduğunu duymuştuk. Bu tavrıyla hepimize moral kaynağı olmuştu.
Önce “Lenin” olmak istiyordu
Yalçın Küçük ile 1987 yılında tahliye olduktan sonra çeşitli vesilelerle birkaç kez görüştük. Bu süreçte Yalçın Küçük, “Lenin” havalarındaydı; o dönem onun hakkında çokça dillendirilen söz, “Yalçın Küçük sol’un Celal Bayar’ı olmak istiyor,” şeklinde idi. 12 Eylül darbesinin “biçtiği” sol hareketlerin, attıkları her adımda gelip ona akıl danışmaları gerektiği beklentisi içerisindeydi. Öğrenci eylemlerine destek veriyor, açlık grevi yapan öğrencilere ünlü Karakusunlar Köyü’ndeki evinin kapılarını açıyordu.
Küçük’ün sol, devrimci örgütlerle dayanışması saygı görüyordu. Ama “akıl hocalığı” yapmaya başladığı noktada, kimse onun bu tutumunu “saygıyla” filan karşılamadı, aksine ondan uzak durmaya başladı.
1988 yılında sosyalist bir derginin yayın yönetmeniydim ve Küçük’ün evinde kendisiyle “gergin” bir görüşme yapmıştık. Gerginliğin nedeni, tamamen dostane ve saygılı bir üslupla dile getirdiğimiz eleştirilerimizden rahatsız olmasıydı. O tarihten itibaren Yalçın Küçük, Türkiye solundan sanırım umudunu tamamen kesti ve bu sefer de Kürt hareketine yaklaşmaya başladı. Yönettiği Toplumsal Kurtuluş adlı aylık dergide, PKK’nin yayın organı Serxwebun dergisinden alıntı yazılar yayımlamaya başladı. (Bu sürece ve sonrasına ilişkin bende saklı anılarım var; gerekmedikçe açıklamam.)
“Apo kardeşim” dönemi
Sonrası daha yakın bir tarih olduğu için biliniyor. Bazı basın- yayın organlarında çeşitli vesilelerle ve daha çok da “Bakın adam bölücü imiş,” şeklinde bir mesaj verebilmek amacıyla Yalçın Küçük’ün bu dönemine ilişkin yayınlar yapıldı, Abdullah Öcalan’la çekilmiş fotoğrafları yayınlandı, vb. Bu ve benzer yayınları doğru ve ahlaki bulmadığımı, geçerken belirtmiş olayım. İnsanların düşünceleri, görüşleri, tutum değişiklikleri vb elbette ki eleştirilebilir; hele ki siyasi ya da düşünsel kimliğiyle kamuoyu önünde olan birisi ise. Ancak hiç kuşku yok ki “eleştiri” ile “karalama” ya da “küçük düşürme,” “zora sokma” veya “ihbarcılık,” “hedef gösterme” türü saiklerle yayın yapmak, birbirinden çok farklı şeylerdir.
Yalçın Küçük’ün “Apo kardeşim” döneminin aslı, kanımca, onun Kürt hareketi üzerinde etkili olmak istemesiydi. Türkiye solundan umduğunu bulamayınca, “yükselen değer” Kürt hareketine ilgi duymaya başlamıştı. Bu tarihin öncesinde, hemen her konuda yazmış olan Yalçın Küçük’ün Kürt sorunuyla ilgili derli toplu hiçbir yazısının bulunmayışının başka bir açıklaması olabilir mi?
Yalçın Küçük, PKK ve PKK ile ilgili çevrelerde Abdullah Öcalan’a adıyla hitap eden tek kişiydi. PKK kadroları, sempatizanları Öcalan’a “Başkan”, “Önderlik” şeklinde hitap eder ve ağzından çıkan her sözü “Doğrudur!” nidalarıyla karşılarken, Yalçın Küçük, o dönem Med TV’de yaptığı televizyon programlarında, programa telefonla katılan Öcalan’a adıyla hitap ediyor, “Apo kardeşim” diyor ve onun her lafına “doğrudur” diye karşılık vermiyordu. Küçük Avrupa’ya çıkmadan önce de Özgür Gündem gazetesinde yazmaya başlamıştı. Bu “yakınlaşma” Küçük’ün Beka ziyareti ve Öcalan’la yaptığı söyleşiyi “Sözleşi” adıyla yayımlaması ve sonrasında Avrupa’ya gitmesiyle devam etti, derinleşti.
Yalçın Küçük’ün önceden “Gideceğim,” diyerek ilan ettiği Avrupa’ya gittiği dönemde, yaygın “faili meçhul” cinayetler söz konusuydu. Bu nedenle, Küçük’ün Avrupa’ya gidişi tuhaf veya beklenmedik bir şey değildi; normaldi. Söz konusu olan can güvenliğiydi neticede. Ama o, “Gideceğim,” dediği Özgür Gündem gazetesindeki yazılarında, “Manukyan’ın vergi rekortmeni olduğu bir Türkiye’de kalamam,” mealinde cümlelerle gidişini gerekçelendiriyordu.
Avrupa’da PKK ile ilişkileri sürdü. Med TV’de programlar yaptı. Ancak Avrupa’da PKK ile kurduğu ilişkilerin “istihbari” bir amacı olduğu yönünde iddialarla karşılaştı; bunu da belirtmek lazım. (Doğruluğu yanlışlığı ile ilgili bir görüş ileri sürecek durumda değilim.) Bu iddiayı öne sürenlerin başında da, Türkiye’de iken Özgür Gündem gazetesinin sahipliğini yapan, Avrupa’ya geçtikten sonra PKK’nin oluşturduğu “sürgün meclisi”nin başkanlığına getirilen Yaşar Kaya geliyordu.
Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Öcalan’ın fiilen başında bulunmadığı bir PKK ile “iyi” ilişkiler içerisinde olmasının imkânı yoktu. Çünkü PKK camiasında sevilmiyordu ve üstüne üstlük hakkındaki “ajanlık” şayiaları ayyuka çıkmıştı.
“29 Ekim’de Türkiye’ye döneceğim”
Yalçın Küçük Med TV’de yaptığı programda “29 Ekim günü Türkiye’ye döneceğini” ilan ettiğinde, ben yine içerideydim. Bursa Özel Tip Cezaevi’nde. Yalçın Küçük’ün yaşadığı “düşünsel” değişimin yeni evrelerinden haberdar değildim doğal olarak. Dediği gibi yaptı, bir 29 Ekim günü (1999) Türkiye’ye geldi. Dönüş tarihi olarak 29 Ekim’i seçmesinin rastlantı olmadığını tez zamanda anladı herkes. Çünkü hakkındaki soruşturmalar nedeniyle bir süre Gebze Cezaevi’nde tutuklu kalan Küçük, burada, o zaman “İşçi Partisi” adını taşıyan Doğu Perinçek partisinin yayın organı Aydınlık dergisine (halen günlük gazete olarak yayınını sürdürüyor), “Gebze mahpusundan” başlığı altında köşe yazmaya başladı.

İP ve Aydınlık, bir zamanlar Yalçın Küçük’ün “flört” ettiği sol hareketler de içerisinde olmak üzere, Türkiye sol hareketinin hemen tamamının “sol” görmediği, “karanlık” bir provokasyon örgütüydü. Uzun süredir bir Kemalist darbe beklentisinin siyasi sözcülüğünü yapıyordu. Bütün politik etkinliğini bu beklentinin bir gün gerçekleşeceği olasılığı üzerine inşa etmişti. Kafası eskilere takılmış kalmış bendeniz, Yalçın Küçük’ün sonradan Doğu Perinçek ile Haymana ilçe cezaevinde, aynı koğuşta birlikte kalmasından da herhangi bir “anlam” çıkartamamıştım.
Küçük, Gebze’de iken kendisine nezaketen “Cezaevine hoş geldiniz denilmez, ama Türkiye’ye hoş geldiniz. Sağlığınız, sıhhatiniz nasıl?” diyen bir mektup yazmış, karşılığını da almıştım. Bu karşılık üzerine Aydınlık dergisine yazmasından şaşkınlık duyduğumu, Perinçek ile ne tür bir düşünsel yakınlığının olabileceğini anlamadığımı belirten bir mektup daha yazmıştım. Ama bu mektuba karşılık vermedi.
Doğan Avcıoğlu olmak…
Sonradan tahliye oldu. Ben de 2002 yılında (Kasım) tahliye oldum. Ülkede Özgür Gündem gazetesinde çalışırken, bu gazetenin bir “faili meçhul” cinayet sonucunda öldürülen Kürt bilgesi Musa Anter adına düzenlediği ödül törenine, gazetenin geçmişinde emeği olduğu düşüncesiyle Yalçın Küçük’ü de davet etmek istedim, 2005 senesinde. Kendisine telefonla ulaşabildim. Hal- hatır faslından sonra, nazik bir dille davetimi dile getirdim. Karşılığında düpedüz “fırça” yedim; “Bu davetini duymamış olayım Cafer!”
Herhangi bir şekilde polemik yapmak niyetinde değilim. Bu yüzden öznel düşüncelerimi kendime saklayacağım. Ama Yalçın Küçük’ün tanıklık ettiğim bu düşünsel dönüşüm serüveninin, siyasal bağlamda bir “başarısızlık” hikâyesi olduğunu belirtmek durumundayım. Yalçın Hoca’nın, Doğu Perinçek’in gazına mı geldi, başka bir nedeni mi vardır, bilmiyorum, ama yine “yanlış ata” oynadığı ortaya çıktı. Galiba AKP iktidarlarıyla birlikte “derin” çevrelerde yeniden gündeme gelen “darbe” senaryolarına bel bağladı. 1960’lı yılların sonunda, kitaplarında eleştirmekle beraber her zaman hayranlığını belirtmekten de geri durmadığı Doğan Avcıoğlu’nun misyonuna soyundu. Sanırım olası darbenin “fikrî” önderi olmayı hayal etti. Yalçın Küçük, siyasete sadece bir araştırmacı-yazar ya da akademisyen olarak ilgi duymakla yetinseydi, bugün çok daha farklı bir noktada olabilirdi diye düşünüyorum. Ama o önce “Lenin,” sonra “solun Celal Bayar’ı,” sonra “Kürtlerin akıl hocası,” daha sonra “olası darbenin Doğan Avcıoğlu’su” olmak gibi olmadık ihtiras yüklü hayallere dalınca, “Kuva-yı Milliye” kalpağı ve boynundan düşürmediği kırmızı kaşkolu ile kalakaldı. Bir ara OdaTv’de yazdığını gördüm, sonra bıraktı.
Türkiye Üzerine Tezler ve sonrası…
Bugünlerde herkesin “faşist” diye adlandırdığı 12 Eylül cuntası döneminde “içeride” iken, fazla okuma olanağımız yoktu. Çünkü kitap yasaktı. Kitap yasağının gevşediği bir dönemde, sanırım 1985, 1986 yıllarıydı, Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezler adlı 3 ciltlik kitabı elime geçti. Hocanın “tezleri,” o dönemdel ilki yayımlanan ve sanırım toplam 5 cilt olan (ben ancak ilk iki cildini okuyabilmiştim) Aydın Üzerine Tezler ile devam etti. Yalçın Küçük’ün bu kitapları ile Kemalist olmaya karar verdiği dönemde yazdığı kitaplar arasında en ufak bir “düşünsel” benzerlik olduğunu sanmıyorum. Tuğla kalınlığında kitaplar yazarak başlattığı “Sabetaycılık” tartışmaları, isimler üzerinden herhangi bir bilimsel ciddiyeti bulunmayan “Sabetaycılık” analizleri, ilgili kamuoyu nezdinde adeta “Yalçın Küçük’tür, ne yapsa, ne dese yeridir,” şeklinde tebessümle karşılanmanın ötesinde herhangi bir etki yaratmadı, iz bırakmadı.
Türkiye Üzerine Tezler, benim Yalçın Küçük’ten özellikle Kemalizm çözümlemesi açısından çok şey öğrendiğim bir çalışmadır. Kemalizm üzerine okumalarım içerisinde bu çalışma hâlâ “özgün” bir yere sahiptir. Daha çok tarihî gerçekler ve hayat deneyimlerimden hareketle, Kemalizm ile ilgili “sezgisel” karşı duruşum, Yalçın Küçük’ün kitapları ve araştırmalarım neticesinde belirli bir “kuramsal” temele kavuşmuştur. Çünkü okumuş olanlar bilirler, Yalçın Küçük, esas olarak soldan ve sınıf bakış açısından bakarak, Kemalist olmadan önceki kitaplarında çok ciddi Kemalizm, “Kemalist Histiografia” eleştirileri, analizleri yapmış; sol cenahta “ezber bozan” bir etki yaratan görüşlerin sahibi olmuştur. Ancak özellikle 2000’li yıllarda düşünsel ve siyasi çizgisinin, “Kemalist Histiografia” olarak adlandırdığı resmi ideoloji ve resmi tarih eleştirilerinden çok uzaklara savrulduğuna tanık olduk…
Tam da bu noktada belirtmek durumundayım, değişime, dönüşüme inanan biriyim. “Değişmemekle” övünenlerden değilim. Hele ki “bilimsel” olmak iddiasında olanlar için “Düşüncelerim hiç değişmedi,” şeklinde bir görüş ve iddianın, “marifet” değil, patolojik bir tutuculuk örneği olduğunu düşünürüm. Ama gerek siyasetle iştigal edenlerin, gerekse de bir bütün olarak hayata dair sözü olanların, duruşlarında ve yürüyüşlerinde ilke, değer, duyarlılık sahibi olmaya biraz özen göstermeleri gerektiği de kesindir. İnsanın siyasi görüşleri değişebilir ama ilkeleri, değerleri, duyarlılıkları da o siyasi görüşle birlikte değişiyor ya da anlamını kaybediyorsa, orada “değişim”den ziyade, herhalde bir kişilik sorunu veya ahlaki problem vardır…
***
Öyle ya da böyle; çelişkileri, tuhaflık ve tutarsızlıkları, dalgalanmaları ile birlikte bir Yalçın Küçük vardı.
- 8 Nisan 2026











