Herkes bir anlamda durduğu yerden sahaya bakıyor. Peki topun durduğu yerden sahaya baktığımızda ne görüyoruz?
Bu sorunun cevabı iki tarihi momenti doğru analiz etmekten geçiyor.
Birinci 2010’da başlayan Arap Baharı ve onun yarattığı büyük alt-üst oluş.
İkincisi ise 7 Ekim 2023’te Filistinli İslami Direniş Örgütü Hamas’ın İsrailli sivilleri hedef alan kanlı saldırısıyla başlayan yeni süreç.
Arap Baharı ilk andan itibaren vakti zamanı dolmuş, otoriter rejimlere karşı halkın ekmek, özgürlük ve demokrasi talebiyle başladı. Tunus’ta başlayan gösteriler çok geçmeden Libya, Mısır, Yemen ve Suriye’yi içine alarak genişledi. Rejimler çöktü, liderler devrildi ancak, Arap Baharı’nın çıkış ruhuna uygun özgürlük ve demokratikleşme sağlanamadı. Libya, Yemen, Suriye, kısmen Mısır iç savaş girdabına çekildi. En korkunç olanı ise devrim cihadist güçler ve onları kontrol edenler tarafından çalındı.
Ülkelerin insan-doğa ve ekonomik kaynakları heba edildi. Yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Milyonlarca insan göç etti. Araba Baharı ‘çalındığı’ için ülkeler ve bölge harabeye döndü.
Ve tabiî ki büyük resme baktığımızda günün sonunda Cihadist çıkış veya diğer adıyla Siyasal İslam ‘raf dönemine’ girdi. Sosyal-toplumsal-siyasal bir proje olarak çöküşü başladı. Daha doğrusu Siyasal İslam tükeniş sürecine girdi. HTŞ’ye ve lideri el-Şara’ya batı tarafından takım elbise giydirilmesi de bu tükenişin son halkasıydı.
İhvan çizgisinin hamisi Erdoğan ise Arap Baharı ile bölgede ‘’yükselen lider’’ konumunun çöktüğünü ‘’kardeşim Sisi’’ diyerek tüm dünyaya ilan etti. Dünya, televizyonlardan canlı olarak yayınlanan bu çöküşün sahnesini ibret içinde izledi.
Değim yerindeyse Arap Baharı’nın çıkış ruhunu çaldırtmayan tek güç ise Rojava ve Kürtler oldu.
İkinci alt üst oluş aslında Araba Baharı sonrası oluşan yıkıntının üzerinde dumanlar yükselirken geldi. Gazze’de yönetimi elinde tutan İslami Direniş Hareketi Hamas İsrailli sivilleri hedef alan beklenmedik bir saldırı gerçekleştirdi.
Saldırı küresel çapta İslamcılarda ve bazı sol kesimlerde, antisemtist gruplarda alkışlarla karşılandı. Gerçektende saldırının zamanlaması, kullanılan araçlar bir fark yaratıyordu. Ancak sahadan gelen dehşet verici görüntüler onu kat be kat aşacak, hatta haritaları değiştirecek başka bir saldırının, bölgesel bir hamlenin haberciydi.
İsrail çok geçmeden karşı saldırıya geçti…
Saldırının hedefinde sadece Gazze’de bulunan Hamas yoktu. İlk etepta Hamas gibi bölge gericiliği; İran ve kısmen Türkiye’nin sahada vekalet savaşını yürüten güçler vardı.
İsrail 7 Ekim saldırısını kat be kat geride bırakacak yeni bir savaş tarzıyla sahaya indi. Hibrit savaş olarak adlandırılan geleneksel savaş yöntemlerinin yanı sıra siber saldırılar, propaganda, ekonomik baskı, bilgi manipülasyonu ve siyasi istikrarsızlaştırma gibi çok yönlü araçların eş güdüm halinde devreye konulduğu bir savaş başlattı.
Gazze için felaketin ne boyutta olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Hamas’ın siyasi-askeri liderleri peş peşe tasfiye edildi. Lübnan’da hatırı sayılır bir etkinliğe sahip İran’ın en yakın vekaletçisi Hizbullah’a yapılan, binlerce militanını aynı anda hedef alan ‘’çağrı cihazı’’ saldırısı, Hizbullah’ın lider kadrosunun büyük bölümünün bir anda tasfiye edilmesi yeni savaşın karakterini göstermek için yeterliydi.
İsrail tabiî ki bununla yetinmedi, yetinmeyecektirde. 8 Aralık’ta Şam’da rejim değişikliği ile birlikte Suriye’nin stratejik alanlarını da ele geçirdi. Baas ordusundan kalan askeri varlığı günlerce bombalayarak yok etti. Böylelikle ‘’baş düşman’’ İran’a sıra geldi.
1979 İran devrimiyle birlikte ülkenin üstüne bir kabus gibi çöken Molla rejimi kitleleri, çevresini, vekil güçlerini hep ABD karşıtlığı, Yahudi düşmanlığı üzerinden motive etti. Hatta Kudüs’ü alacağız diyorlardı. Ancak onlar Kudüs’e gidemeden, Kudüs onların kapısına gelip dayandı.
İsrail hibrit savaş ile çıtayı biraz daha yukarı çekerek bir gecede İran’ın üst düzey askeri-istihbarat-özel savaş ekibinin liderlerini yok etti. İran hava sahasında mutlak bir egemenlik sağladı.
12 Gün süren İsrail-İran kapışmasında, İsrail artık bölgenin tartışmasız önde gelen hegemon yani “hakim gücü” olduğunu ilan etti.
İsrail’in 7 Ekim sonrası başlattığı askeri-siyasi hamle her ne kadar İran ve vekalet güçlerini hedef alsa da Türkiye gibi devlet ve devlet dışı güçlere de mesajı vardı. Aslında İran’ı Lübnan, Yemen, Irak ve bizzat Tahran’da sınırlarken, onun kolunu kanadını kırarken Arap ülkelerine İsrail’in güvenliğini ve bölgedeki egemenliğini kabul edecek İbrahim Anlaşmalarına ‘’evet’’ demelerini istiyordu. Bu mesaj Suudi Arabistan başta olmak üzere muhatap devletler tarafından alındı.
İsrail’in Türkiye’nin sponsoru olduğu HTŞ ve El-Şara üzerde baskıyı artırarak verdiği diğer bir mesaj ise şuydu: Türkiye ayağını yorganına göre uzat.
İsrail’in bu yeni hikayeyi ABD ve batı dünyasından bağımsız yaptığını söylemek çok zor. Kapalı kapılar ardında çizilen stratejinin uygulanması İsrail tarafından gerçekleştirildi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Oval Ofis’te Erdoğan’ın sırtını sıvazlayarak, onu Gazze barışında masaya oturtması ise bu planın bir parçasıydı. Çünkü İran devreden çıkmış, Katar ile birlikte Hamas’ın diğer sponsoru Türkiye kalmıştı. O zaman barış adına yapılan ve Hamas’ı toprağa gömecek olan tabuta son çivinin çakılması için Türkiye’nin masada yer alması gerekiyordu. Türkiye kim ne derse desin Hamas’ı ve Filistinleri sattı.
Sonuç olarak Arap Baharı’yla başlayan Türkiye’nin bölgesel güç olma hikayesi İsrail tarafından bir anlamda boşluğa itildi. İran yalızlaştırılırken, Türkiye’ye de sınır çizildi.
Erdoğan gibi egosu güçlü bir liderin başında olduğu Türkiye’nin batı dünyasından hoşuna giden sözleri duyması bu gerçeği değiştirmiyor…










