Cansel Tan: Müzakere Değil Güç Testi; İslamabad Okuması

Yazarlar

İslamabad’da İran ile ABD arasında yürütülen yüksek düzeyli müzakerelerin herhangi bir çerçeve anlaşma dahi üretmeden sona ermesi, yüzeyde teknik anlaşmazlıkların ötesinde, derin ve yapısal bir stratejik kopuşa işaret ediyor. Yaklaşık yarım asır sonra gerçekleşen üst düzey doğrudan temasın bu şekilde sonuçsuz kalması, yalnızca diplomatik bir başarısızlık değil; aynı zamanda savaş ile diplomasi arasındaki sınırların giderek silikleştiği yeni bir evreye girildiğini gösteriyor.

Müzakerelerin çöküşünü anlamak için ilk olarak tarafların masaya getirdiği önceliklerin uyumsuzluğuna bakmak gerekiyor. Washington, kamuoyuna nükleer dosyayı merkeze koyan bir çerçeve sunarken, sahadaki gerçek müzakere başlıkları çok daha farklı bir eksende şekillendi. Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve bölgesel dosyalar –özellikle Lübnan– teknik başlıklar olmaktan çıkarak doğrudan güç ve nüfuz mücadelesinin merkezine yerleşti. Bu durum, müzakereyi klasik bir “anlaşma arayışı” sürecinden çok, karşılıklı baskı araçlarının test edildiği bir stratejik pazarlığa dönüştürdü. 

İran açısından Hürmüz Boğazı meselesi, bir pazarlık kalemi değil, anlaşmanın uygulanabilirliğini garanti altına alacak somut bir kaldıraç olarak görülüyor. Hürmüz meselesi bu yüzden kilit noktaya oturdu. Tahran, geçmiş deneyimlerin ardından yazılı güvencelere değil, sahada uygulanabilir baskı araçlarına güveniyor. Bu nedenle boğaz üzerindeki kontrolünü gevşetmek, sadece bir taviz vermek anlamına gelmiyor; aynı zamanda gelecekteki herhangi bir anlaşmayı denetleme kapasitesinden vazgeçmek demek. Bu da İran açısından kabul edilebilir bir risk değil.

Benzer bir kilitlenme nükleer dosyada da ortaya çıktı. ABD’nin sıfır zenginleştirme ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılması yönündeki ısrarı, İran tarafından kabul edilemez bir “maksimalist” talep olarak görüldü. Ancak sorun yalnızca taleplerin içeriği değil, aynı zamanda bu taleplerin nasıl ve ne zaman uygulanacağı meselesiydi. Washington hızlı ve öncelikli İran adımları beklerken, Tahran eşzamanlılık ve karşılıklılık ilkesine dayalı kademeli bir süreç önerdi. Ve bu algı, zaten kırılgan olan güven zeminini tamamen ortadan kaldırdı. Dolayısıyla müzakere daha teknik aşamaya geçmeden burada kilitlendi.

Bu çıkmazı derinleştiren bir diğer faktör, her iki tarafın da kendini güçlü görmesiydi. İran cephesinde savaş boyunca kritik kapasitenin korunmuş olması, bölgesel ağın dağılmaması ve Hürmüz üzerinden kurulan baskının sürmesi, bir “direnç başarısı” algısı yarattı. Bu algı basit bir özgüven değil; doğrudan müzakere davranışını şekillendiren bir unsur. Tahran artık ödediği maliyetlerden sonra geri adım atmanın siyasi ve stratejik olarak daha pahalı olduğunu düşünüyor.

ABD tarafında ise askeri ve ekonomik baskının hâlâ sonuç üretebileceği inancı baskın. Bu da daha esnek bir müzakere pozisyonuna geçilmesini engelliyor. Ortaya çıkan tablo şu: iki taraf da geri adım atması gereken tarafın karşı taraf olduğuna inanıyor. Böyle bir denklemde uzlaşma üretmek neredeyse imkânsız hale geliyor.

İslamabad sürecinin bir diğer zayıf noktası ise yapısal eksikliğiydi. Sahadaki çatışma çok katmanlı olmasına rağmen müzakereler büyük ölçüde ikili bir çerçevede yürütüldü. Oysa İran’ın ısrarla vurguladığı gibi mesele yalnızca İran-ABD ilişkisi değil; Lübnan’dan Körfez’e uzanan daha geniş bir bölgesel denklem. Bu nedenle “kapsamlı ateşkes” talebi ile daha dar bir anlaşma arayışı arasındaki fark, aslında müzakerelerin neden zeminsiz kaldığını gösteriyor.

Daha da önemlisi, diplomasi ile askeri hazırlık aynı anda ilerledi. Taraflar masadaydı ama sahada geri çekilmiyordu. Aksine, olası bir çatışmanın bir sonraki evresi için hazırlık yapılıyordu. Bu durum müzakereleri baştan kırılgan hale getirdi. Nitekim görüşmelerin hemen ardından ABD’nin deniz ablukası seçeneğini devreye sokması, diplomatik sürecin aslında daha geniş bir baskı stratejisinin parçası olduğunu açıkça ortaya koydu.

Deniz ablukası kararı, krizin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor: ne tam anlamıyla savaş ne de gerçek bir ateşkes. Bu ara evre, düşük yoğunluklu ancak sürekli bir gerilim üretme potansiyeline sahip. Ablukanın hedefleri arasında İran’ın enerji ihracatını sınırlamak, Hürmüz’de oluşan yeni fiili durumu tersine çevirmek ve üçüncü tarafları –özellikle büyük enerji tüketicilerini– baskı altına almak bulunuyor. Ancak bu strateji, doğası gereği yüksek maliyetli ve riskli. Enerji akışındaki herhangi bir ciddi aksama, yalnızca İran’ı değil, küresel ekonomiyi de doğrudan etkileyecek ve krizi bölgesel olmaktan çıkarıp sistemik bir boyuta taşıyacaktır. 

İran’ın bu senaryoya verebileceği yanıtlar da krizin coğrafyasını genişletme potansiyeli taşıyor. Kızıldeniz hattında yeni bir cephe açılması bu senaryoların başında geliyor.
Bütün bu tabloya rağmen diplomasi tamamen kapanmış değil. Taraflar sert söylemlerine rağmen kapıyı açık bırakıyor.

Sonuç olarak İslamabad müzakereleri, tarafların anlaşamadığı için değil, aslında aynı çerçevede müzakere etmediği için çöktü. Maksimalist talepler, derin güvensizlik ve sahadaki askeri gerçeklikler diplomatik alanı daralttı.

Geriye sadece kırılgan bir denge kaldı. Ve bu denge, her zamankinden daha kolay bozulabilir.

 

İlginizi Çekebilir

Madenciler hakları için yollarda: Doruk işçileri Ankara’ya yürüyor
Mecit Zapsu: Kibirin Körlüğü

Öne Çıkanlar