Cansu Çamlıbel: Türkiye hâlâ “seçimli otoriter” mi?

Yazarlar

Hükümet medyasının son bir haftadır kulağına fısıldanan üç senaryo da gerçek olursa, işte o zaman Türkiye’nin “hegemonik otoriter” bir rejime geçtiğinden şüphemiz kalmayabilir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dokunulmazlığını kaldırılır, “mutlak butlan” davası üzerinden CHP’ye kayyım atanır, üzerine de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a bir operasyon çekilerek “Cumhurbaşkanı adayı” olarak ortaya çıkma ihtimali engellenirse… Gelecek seçimlerin hakikaten de bir “seçim” olma vasfı kalmayacaktır…

*

Geçen hafta Berlin’de bir düşünce kuruluşunun kapalı bir toplantısına katıldım. Masanın etrafında Avrupalı sivil toplumcular, akademisyenler, gazeteciler ve hatta Amerikalı bazı yerel (eyalet parlamentolarından) siyasetçiler de vardı. Türkiye’de ve dünyada olup bitene hala merak duyan, Türkiye konusunda havlu atmamış bir grup insan. Çoğunluğunun bir biçimde “Türkiye dostu” ya da en azından bizim memleketin hayrını yerkürenin hayrına gören, Türkiye’nin Batılı liderler tarafından menfaat için kötücül biçimde kullanılmasını onaylamayan kimseler olduğunu söyleyebilirim.

En sivri, en tartışmalı, en tabu, en saçma düşünceler dahi sansürlenmeden ifade edilebilsin diye norm kabul edilmiş olan “Chatham House kuralı” çerçevesinde geçen toplantıda hangi katılımcının tırnak içinde ne söylediğini yazmayacağım. Kimin söylediği mühim de değil zaten. Mühim olan, tartışma esnasında yanıt aranan ana sorulardan birinin Türkiye’de hepimizin yaşamlarını doğrudan değiştirecek bir soru olmasına rağmen bizlerin hak ettiği biçimde üzerinde durmuyor oluşumuz.

“Türkiye hala seçimli otoriter bir sistemle mi idare ediliyor?”

Soru buydu.

Bana yöneltildiğinde “evet ama…” diye başlayan bir cümle kurdum. “Ama”dan sonrası “evet”den daha önemliydi zira bu sürecin son evresinde olduğumuzu düşünüyorum. “Seçimlerin hala bir manasının olup olmadığının turnusolü, 2028 seçimleri ya da artık o seçimler hangi tarihte yapılacaksa o senenin seçimleri olacak” dedim. Radikal biçimlerde her gün başka şekillerde duyumsadığımız sert istibdat ortamına rağmen -haliyle sessizleşmiş olsalar da- dirençli ve teslim olmayan seçmen gruplarının içinde yaşadığım için, onlardan biri olduğum için seçimlere inanmaktan henüz vazgeçmediğimi ifade ettim.

Bazı Avrupalı katılımcılar ise bu yorumumu pek naif buldular. Zira onlara göre 19 Mart 2025 sabahı, yani bir sonraki seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en kuvvetli rakibi olacak Ekrem İmamoğlu gözaltına alındığında, Türkiye “seçimli otoriter”den net “otoriter” bir rejime geçmişti bile.

Tam olarak neyin kastedildiğini anlamak için “seçimli otoriter” rejimlerin karakterini bir hatırlayalım. Düzenli seçimlerin yapıldığı, seçimlerin adil olmasa da nispeten özgür bir ortamda yapılabildiği ama muhalefete toleransın ortadan kalktığı, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının zayıfladığı, medyanın ve diğer sivil toplum alanlarının sürekli baskı altında tutulduğu rejimlere siyaset bilimi literatüründe “seçimli otoriter”, “rekabetçi otoriter”, “hibrit rejim” ya da “kusurlu demokrasi” deniyor. Özetle, adil rekabet şartları olmasa da karşılarında devletin bütün imkanlarıyla yarışan bir lider olsa da rakip liderler ya da partiler seçimlerde yarışabiliyor ve kazanabiliyor.

Bu tür rejimlerin belirleyici özelliği “level playing field” (eşit oyun alanı) olmayışıdır. Yani aslında sandık sakat bir ortamda kurulmaktadır ama oy verme eylemi hala sonucu değiştirebilmektedir. Türkiye’de Haziran 2015 seçimlerinden (Adalet Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2000’den beri hükümet kuracak çoğunluğa erişemediği tek seçim) sonraki tüm seçimlere tam da bu şekilde gidildiği kanaatindeyim. Sadece bu yüzden değil ancak en çok bu yüzden, AKP ülkenin sorunlarına çözüm üretemeyen, tıkanmış, köhnemiş ve yola çıkarken mücadele edeceğini söylediği neredeyse her şeyin karikatürü haline gelmiş haline rağmen iktidarda kalabildi.

Haziran 2015’ten beri, muhalefet açısından seçimlere dönük oyun alanı AKP iktidarı tarafından itinayla minimize edilmiş olmasına rağmen muhalefetin “kazanan” olarak nitelendirilebileceği iki seçim oldu; 31 Mart 2019 ve daha çok da 31 Mart 2024 yerel seçimleri.

31 Mart 2024’ün ikinci yıldönümünde, tutuklama-kayyım-transfer-görevden uzaklaştırma yöntemleriyle seçim sonuçlarının fiilen değiştirilmiş olduğu karşıyayız. Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası (TÜM-BEL SEN), gasp edilen seçmen iradesinin il ilçe belde belediyesi seviyesinde çetelesini çıkartmış. İki sene içinde İstanbul, Van, Mardin, Adana ve Antalya gibi büyükşehirlerin de aralarında olduğu toplam 30 belediyede seçilmiş başkanlar veya eş başkanlar görevden alındı. 19 belediye başkanı halihazırda tutuklu, önceki gün gözaltına alınan Bursa Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de tutuklanırsa sayı 20’ye çıkacak. 55 belediyede ise farklı yöntemlerle belediye meclislerinin aritmetiği iktidar partisi lehine değiştirildi. Yani CHP’nin 2024’te aldığı oyların yüzde 44,4’ü; DEM’in aldığı oyların ise yüzde 27,7’si iktidar eliyle silinmiş vaziyette.

Bu trende bakarak artık Türkiye’nin tam otoriter olmasa bile en azından “hegemonik otoriter” bir rejimle yönetildiğini düşünen Avrupalı gözlemcilerin argümanı hiç de zayıf değil esasen. “Hegemonik otoriter” rejimin en belirgin yanı seçim sonuçlarının belirsizliğinin iktidar eliyle ortadan kaldırılmış olmasıdır. Seçimler “iktidar değiştirebilme” işlevini kaybederek daha ziyade iktidardaki kişi ya da partinin ömrünü uzatan bir meşrulaştırma işlevine indirgenmiştir.

Hükümet medyasının son bir haftadır kulağına fısıldanan üç senaryo da gerçek olursa, işte o zaman Türkiye’nin hegemonik otoriter bir rejime geçtiğinden şüphemiz kalmayabilir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dokunulmazlığını kaldırılır, “mutlak butlan” davası üzerinden CHP’ye kayyım atanır, üzerine de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a bir operasyon çekilerek “Cumhurbaşkanı adayı” olarak ortaya çıkma ihtimali engellenirse…gelecek seçimlerin hakikaten de bir “seçim” olma vasfı kalmayacaktır.

Geçen hafta Berlin Mitte’de bir salonda Türkiye’deki bu kalp sıkıştıran gidişat konuşulurken, aklıma 2004 yılında Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye oturumunda ortaya çıkan o ikonik fotoğraf düşüverdi. 15 Aralık 2004 günü tarihe, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin gecikmeksizin başlatılmasını tavsiye eden kararı kabul ettikleri gün olarak yazılmıştı. Kararın kendisi kadar kıymetli olansa Strazburg’daki genel kurul oturumuna Avrupalı parlamenterlerin üzerinde Türkiye ve AB bayraklarının kolajı ile çeşitli dillerde “evet” yazan pankartlarla katılmasıydı. Bu oylamadan iki gün sonra, 17 Aralık 2004’te toplanan AB liderleri Avrupa Parlamentosu’nun tavsiye kararının da etkisiyle Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılması kararını alabilmişti.

Tarihe geçen 15 Aralık 2004’teki o etkileyici fotoğrafa neden olan pankart olayının mimarı, dönemin Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller Grubu’nun iletişim sorumlusu Ali Yurttagül da geçen hafta Berlin’deki o salondaydı. O fotoğraftan 21,5 sene sonra bugün hakkındaki davalar nedeniyle Ali Yurttagül Türkiye’ye gelemiyor. Türkiye’nin ise bırakın bir “demokrasi” olmasını “seçimli otoriter” bir rejim olarak kalıp kalamayacağını tartışıyoruz!

Cumhuriyet Halk Partisi lideri Özgür Özel’in kendisine dayatılan “oyun alanı”na meydan okuması işte bu nedenle çok mühim. CHP’nin 31 Mart 2024’te kazandığı tüm seçimlerin teker teker şu ya da bu biçimde “yok hükmünde” sayılmasının sadece bir “CHP meselesi” olmadığını anlatmakta ise tek başına yetersiz kalıyor. “Ara seçim” gibi formüllerle zaman kaybetmek yerine gelecek cumhurbaşkanlığı seçimin mahiyeti üzerine daha kuvvetli bir tartışma açmak ve bu konuyu dert edinen bir cephe oluşturmaya çalışmak elzem.

Muhalefetin liderlerinin ve adaylarının kim olabileceğinin iktidar tarafından dayatılacağı bir seçime “seçim” demeye devam edecek miyiz? Hepimizin her gün, içimizden ve dışımızdan sormamız gereken soru budur.

/Bu yazı t24’ten alınmıştır./

İlginizi Çekebilir

Hürmüz Boğazı için çok uluslu koalisyon kuruldu: 40’tan fazla ülke var

Öne Çıkanlar