Ceng Sağnıç: Amerika’nın İran’a yenilmezlik zaferini vermek gibi bir lüksü yok

GündemSöyleşi

*Amerika’nın bu kadar büyük masraflı bir savaşın sonucunda İran’a yenilmezlik zaferini vermek gibi bir lüksü yok. Bu yüzden bu savaşın Amerikan kamuoyunu da, ABD’nin müttefiklerini de ikna edebilecek bir neticeyle bitmesi gerekiyor.

*Bu saatten sonra İran’da bir değişim olmaması mümkün değil ama bu değişim nasıl bir değişim olacak? Bunun belli başlı birkaç senaryosu var.

*Amerika ile kurulan diyaloğun Güney Kürdistan ve Rojava’dan çıkarak daha genişlemesi, Rojhilat’taki Kürtleri de kapsaması çok müthiş bir kazanım. 

*Türkiye’nin Suriye’de gösterdiği refleksi İran’da göstermesi mümkün değil. Çünkü ortada farklı durum var. Ayrıca İran Kürdistanı’ndaki Kürt hareketinin Türkiye ile kurabileceği diyalog kanalları Suriye Kürtlerinden çok daha fazla.

Jerusalem Center ABD Direktörü Ceng Sagnic, Rûdaw İstanbul Temsilcisi Rawin Sterk’in sorularını yanıtladı:

Rûdaw: Meselemiz İran Savaşı. Özellikle Kürt güçleri ve ABD ortaklığında başlaması ihtimali olan bir kara operasyonu. Sen bu ihtimali nasıl görüyorsun? Böyle bir ihtimal var mı? Amerika’da bu ihtimal üzerine neler konuşuluyor?

Ceng Sagnic: Tabii dün Başkan Trump da bu ihtimalle ilgili konuşurken de sadece Kürt güçlerinin İran’a girmesiyle ilgili cevaplar vermedi. Amerikan güçlerinin de bir şekilde İran’da kara operasyonlarına başlamasının sinyalini verdi. Muhtemelen bu sinyal tahmin ettiğimizden daha küçük çaplı operasyonlarla ilgili bir sinyal yani 2003’te Irak operasyonuna benzeyecek bir sinyal değil.

Şöyle anlamak gerekiyor bu konuyu. Trump hükümetinin bu kadar büyük masraflı bir savaşın sonucunda İran’a yenilmezlik zaferini vermek gibi bir lüksü yok. Bu yüzden bu savaşın Amerikan kamuoyunu da, cumhuriyetçilerin tabanını da, ABD’nin müttefiklerini de ikna edebilecek bir neticeyle bitmesi gerekiyor. Bu netice tamamıyla İran rejiminin baştan kurulması, yıkılması veya yerine Şah’ın geri gelmesi kadar büyük ve yapısal bir değişim olmasa dahi ABD ortaklarını ve ABD kamuoyunu bu yapılan büyük girişime ve alınan risklerin neticesiyle ilgili tatmin etmesi gerek.

Bu da muhtemelen kara operasyonuna girişmeden başarılabilecek bir sonuç gibi görünmüyor. Çünkü ABD ve İsrail’in operasyona başlarken ki anlaşıldığı üzere beklentileri, operasyonun devam eden halk hareketlerini daha da kızıştırması, daha da genişletmesi ve böylelikle rejimin çöküşünü hızlandırması yönündeydi. Fakat İran rejiminin, İran sokaklarını kontrol etme kapasitesinin zannedilenden ve yasaklanandan daha fazla olduğu görülmüş oldu, tabi İran toplumunun da yorgun olduğunu düşünmek mümkün. Bu yüzden rejim değişikliğinin veya rejimin kendi içinden çıkacak bir değişimin oluşabilmesi için ABD kara güçlerinin girmesi bir ihtimal.

Bu ihtimal aynı zamanda Kürt güçlerinin de İran’da operasyonlara başlamasının da sinyali olabilir. Çünkü bahsedilen kara gücünün bir özel kuvvetler gücü, bir komando gücü olmaması durumunda ABD için aynı Güney Kürdistan’da olduğu gibi bir başlangıç noktası olması gerekebilir ki zaten son birkaç günlük bilançoya ve istatistiklere bakıldığı zaman da hava operasyonlarının özellikle Doğu Kürdistan’daki bölgelerde askeri bir gücün girişini kolaylaştıracak bir biçimde ilerlediği görülüyor. Yani normalde operasyonların genel olarak makro ölçüde İran’da hedeflenen değişikliğe hizmet etmeyecek bir biçimde yani rejimi değiştirecek veya rejimi zayıflatacak bir amaç yerine daha çok kara operasyonuna benzer bir amaçla kontrol noktaları gibi, askeri birliklerin bulunduğu yerler gibi çok dağlık arazilerde dahi İran-Irak sınırına yoğunlaştığını görüyoruz. Bunlar da zaten bir bakıma kara harekatıyla ilgili bir opsiyonun masada tutulduğunun işareti.

 Böyle bir ihtimalde özellikle Türkiye ve diğer komşu ülkelerin refleksi ne olur sence Kürtlere dönük?

Şöyle söyleyeyim yani Suriye’de Türkiye’nin gösterdiği refleksi İran’da göstermesi mümkün değil. Çünkü ortada çok farklı iki durum var. Bunların birincisi elbette ki Doğu Kürdistan’daki sosyolojik durum, demografi. Suriye’de birçok bölgede Kürtlerin aleyhineyken İran’da tamamıyla Kürtlerin lehine bir demografiden bahsediyoruz. Coğrafya Suriye’de birçok noktada Kürtlerin aleyhine iken İran’da Kürtlerin lehine olan, Kürtlerin avantajına olan bir coğrafyadan bahsediyoruz.

 

Bunun dışında Türkiye’nin kendi siyasi yapısının İran’la, başka bir Müslüman devletle böylesi bir savaşı kaldırabileceği, özellikle ABD veya İsrail’in safında görülebilecek bir operasyonu kaldırabilecek bir siyasi istikrar olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’nin İran’daki bir değişime askeri bir katkıda bulunabileceğini veya İran’daki bu değişimden ivedilikle askeri bir operasyonla çıkabileceğini düşünmüyorum. Burada biraz daha temkinli olacağını düşünmekteyim.

Bununla beraber şunun da altını çizmek gerekiyor ki İran Kürdistanı’ndaki, Rojhilat’taki Kürt siyasi hareketi Suriye’deki Kürt siyasi hareketine nazaran oldukça seyreltilmiş bir siyasi hareket. Bu da şu demek, içinde tek bir siyasi rengin olmadığı, aksine Türkiye’nin kendi terör listesinde bulundurduğu veya kendisi için tehlikeli saydığı grupların azınlıkta oldukları veya en fazla diğer gruplarla eşit sayıda oldukları bir koalisyondan bahsediyoruz. Bu da Rojhilat’taki Kürt hareketinin, İran Kürdistanı’ndaki Kürt hareketinin Türkiye ile kurabileceği diyalog kanallarının da Rojava’daki, Suriye’deki Kürtlerden çok daha fazla olacağının işareti.

Bu noktada böylesi bir diyaloğun da beklenmesi gerekiyor. Şunun da altını çizmek gerek; elbette ki Türkiye böylesi geniş çaplı bir bölgesel değişimle ilgili tedbir alacaktır. Bu tedbirler mutlaka askeri de olacaktır aynı zamanda. Bu yüzden bu diyaloğun çok erken safhalarda başlaması her iki taraf için de çok önemli. Özellikle Doğu Kürdistan’daki, Rojhilat’taki Kürt hareketinin bölge devletlerine, Türkiye dahil olmak üzere, girişecekleri hiçbir hamlenin bölgenin kodlarıyla ilgili veya bölgenin genel dengesiyle ilgili bir değişimi hedeflemediğini mutlaka şimdiden başlayarak iletmeleri gerekiyor. Bu noktada tabii ki Türkiye’nin içerisindeki Kürt lobisine çok ciddi görevler düşmekte.

 Peki özellikle Rojava’da ortaya çıkan tecrübeden sonra Kürtlerin bir güvenlik meselesi var. Amerika’da bu güvenlik önemli bir başlık olarak konuşuluyor mu Kürtlerin önemsediği kadar ya da Kürtler bu konuda bir kriter olarak bunu yeterince dayatıyor mu Amerika’ya? Bu kabul görür mü?

 Şöyle, Kürtlerin güvenliği de belli bazı soru işaretleri çıkmış olsa da neticede Kürtlerin güvenliği sağlanmış oldu. Kürtlerin kontrol ettikleri ama Kürtlerin yaşamadığı bazı bölgelerdeki anlaşmazlıklar bir bakıma “Acaba Kürt bölgesine de yansır mı?” ve “Kürtlerin güvenliğini o bölgelerde de tehlikeye atar mı?” gibi bir endişe olmasına rağmen Kürtlerin diplomatik çabası, hem ABD’de hem dünyadaki etkileri ve dostları bunun önünün alınmasını sağladı.

Aslında Rojava ile ilgili sadece kaygılara bakmak yerine aynı zamanda Rojava’da elde edilmiş Kürtlerin güvenliğinin sağlanması kazancının da Rojhilat için bir tecrübe olduğunu söylemek gerekiyor. Nasıl ki Suriye’deki bağlamda Kürtler Suriye’de ABD yepyeni bir karar almış ve yepyeni bir döneme girmişken ve Suriye’yi merkezileştirmek gibi bir döneme girmişken, aynı şekilde Şam rejiminin bütün ortaklarının, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar bütün ortaklarının merkezi bir hükümet yaratarak Kürtlerin kurduğu öz yönetime son vermek gibi bir kararda anlaştıkları bir anda dahi Kürtlerin yerel güvenliği sağlanmışsa, bunun Rojhilat için kaygıdan ziyade Kürtlerin kapasitesiyle ilgili umut verici yönler de taşıdığını düşünüyorum.

Peki bütün bu büyük hazırlık, bu çapta bir savaş… Bunun sonucunda sen Amerika’daki ve bölgedeki tartışmalara bakınca bütün bu sürecin sonunda İran’ı ne bekliyor, özellikle Rojhilat’ı ne bekliyor? Tablo ne ile sonuçlanır sence?

Bu saatten sonra İran’da bir değişim olmaması mümkün değil ama bu değişim nasıl bir değişim olacak? Bu değişim bugüne kadar düşündüğümüz tarzda ’79’da olduğu gibi Humeyni’nin bir uçağa binip geldiği gibi yeni bir liderin uçağa binip geldiği şeklinde yani zamanın dondurulduğu bir biçimde 1979 yılının 10 Şubat’ına mı döneceğiz yoksa bambaşka bir İran’la mı karşılaşacağız? Bu başka bir şey ama bir değişiklik olacak.

Bu değişikliğin olmasının belli başlı birkaç tane senaryosu var. Birincisi dediğimiz gibi çok klasik bir yönetim değişimi tarzında yepyeni bir hükümet, belki de Şah rejiminin kalıntısı olan bir hükümet tamamıyla seküler bir siyaset tarzıyla gelecek ve İran’ı kontrol edecek. Bu birinci opsiyon. İkinci opsiyon; İran’da rejimin kendisinin içerisinden bir yeni muhalefet ortaya çıkacak. Daha ılımlı bir değişimde Venezuela tarzı Amerika’ya sözler verip, garantiler verip rejimin elindeki kontrolü onlardan alıp yeni bir sistem kuracaklar ve bu daha tedrici bir değişime gitmek anlamına gelecek. Veya şu an halihazırda İran’da olan bir muhalif lider veya kadronun yeni bir oluşumla Tahran sokaklarından çıkacak yeni bir hükümet, yeni bir yönetim kurması olabilir.

Ama bunların dışında şu an için İran rejimine bu saatten sonra ABD’nin böylesi büyük bir operasyonundan sonra yeniden bir zafer ilan etme ve ABD’nin rejim değiştirme operasyonunu boşa çıkarmış olma hakkının verilmeyeceğini düşünmek için bütün sebepler var. Burada şunu söyleyebiliriz ki İran’da bu rejim eskisi gibi kalmayacak. Ha diyelim ki bütün bu dediğimiz senaryoların dışında bir senaryo dahi hayata geçmiş olsa, İran’ın askeri kapasitesi bütünüyle değişmiş olacak. Başlangıçta biliyoruz ki İran’ın donanmasının tamamı yok edilmiş durumda. İran’ın balistik füze portfolyosunun neredeyse tamamı ortadan kaldırılmış durumda. Benzer şekilde İran’ın askeri kapasitesinin altyapısı hem enerji hem teknolojik olarak ortadan kaldırılmış durumda. Bu da İran’ın bölgedeki etkisinin ciddi biçimde hasar alacağının işareti. Bu bağlamda sadece İran’ın kendisinin değil Bağdat’ın, Yemen’in hatta Doğu Kürdistan’daki İran etkisinin dahi bir bakıma İran’ın bölgenin tamamındaki ideolojik etkisinin dahi etkilenmesini, değişmesini bekleyebiliriz.

 Son günlerde hem bu bölgede hem de dünyada bu pan-İrancılıkla ilgili ciddi bir tartışma var. Sen nereden okuyorsun? Neler görüyorsun bu pan-İrancılıkla ilgili? Ayrıca bir de bu Mustafa Hicri ile yapılan telefon görüşmesi, Trump’ın yaptığı telefon görüşmesi. Kürtler sadece bir kara operasyonuna ortak olarak mı düşünülüyor yoksa İran’ın geleceğinde yönetim kademelerinde de Kürtleri görmeye odaklı bir gidişat mıdır bu?

Şimdi şöyle, bu pan-İrancılık hikayesi aslında İran’da hiçbir zaman kapanmış bir konu değil. Özellikle 79 Humeyni devriminden sonra İran’dan dışarı çıkmak zorunda kalan diaspora bir zaman kapsülü içerisinde zamanı dondurarak dışarı çıktı. Çıktığı zaman zaten Kürtler ve Şah rejimi arasında devam eden o uzun yıllara dayalı çatışmayı da kendi zihninde ve hafızasında götürerek gitti ve bu hafıza yıllar içerisinde daha da büyüyerek bir travma haline geldi. O yüzdendir ki bugün İran’ın diasporadaki bütün muhalif hareketlerinin Humeyni rejimi, Hamaney rejimiyle ilgili veya İslam Cumhuriyeti ile ilgili yaptıkları bütün o sert çetin açıklamalarda bir de bir Kürt maddesini görüyorsunuz; işte İran’ın toprak bütünlüğü gibi.

Sanki bu da bir elzem, bu da bir panik noktasıymış, bu da bir aciliyetmiş gibi. Aksine yani bütün hayati değerleri elinden alınmış, sürekli bir zulüm ve işkence altında olan bir toplumun en son düşüneceği şeyin bu olması gerekirken bunun sanki en aciliyetli durumlardan biriymiş gibi ortaya konması aslında bu travmanın devam ettiği, 79’daki zamanın bu diasporik toplumlarla ilgili durduğunu ve bu insanların 1978’de yaşadığını gösteriyor. Bu da diasporalarla ilgili aslında çok olağan bir şey.

Dikkat ederseniz Türkiye’de dahi çok dönemeçler yaşandığı zaman siyasi alanda ilk konuşulan şeylerden birisi Türkler ve Kürtler arasındaki çatışmanın kenara bırakılması çünkü ortak bir hedefin olması gerektiği tarzı olgun bir yaklaşım Türkiye’de dahi ortaya çıkarken, İran diasporasının yönettiği İran muhalefetinde bu olgun tavrı göremiyoruz maalesef. Bununla ilgili Kürtler ve muhalifler arasında bir diyaloğun oluşmaya başladığını görsek de bu diyalog, işte bu en son Amerika’daki Georgetown diyaloğu denen, Abdullah Mühtedi’nin de içinde olduğu bu diyalogların başarılı da olamadığı çok aşikar.

Bunun altını çizmek gerek. Bugün eğer diasporadaki İran muhalefetinin başını çeken monarşist Pehlevi hareketi Trump’tan itibar görmüyorsa, eğer Trump Pehlevi’den geçiş hükümeti için dahi olsa bir alternatif olarak bahsetmiyorsa bunun sebeplerinden birisi de Pehlevi’nin iktidara gelmesi durumunda sokakları kontrol edemeyeceği, Kürtleri kontrol edemeyeceği gibi bir fikrin oluşması. Pehlevi tarafı yani monarşistlerin de bununla ilgili bunu değiştirmekle ilgili bir çabası maalesef yok. Hatta işin komik yanı bu monarşist hareket çoğunlukla kaynaklarının ciddi bir kısmını Kürtlere karşı harcayarak heba etmekte.

Mustafa Hicri ve ABD arasındaki görüşmelerde veya Kürt koalisyonu ve ABD arasındaki görüşmelerde ise şunu söylemek gerek. Bakın gelecekte Kürtlere nasıl bir yönetim tarzının ABD tarafından sağlanacağı veya sağlanmayacağını tartışacak bir vakit şu an için yok. Yani böyle bir vakit örneğin Irak Savaşı başlamadan önce 1991-2003 arasında uzunca bir süre vardı ve Güney Kürdistan’da 36. paralelin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşmuştu. Bu güvenli bölgede bu tartışmanın oluşabilmesi için bir altyapı oluşturulmuştu. Buna ait bir zaman vardı.

Şu an İran’daki durum haftalar ve aylarla sınırlı, günlük bir milyar dolar masrafın yapıldığı hızlı bir dönem. Çok ciddi ekonomik değişimlerin ve ekonomik sıkıntıların da dünyayı beklediği bir dönemde hakikaten Kürtlerin Amerikalı muhataplarını kenara çekip “Peki savaştan sonra bize neyi vadediyorsunuz?” diye sorduğunda alacakları cevaplar çok sınırlı olmak zorunda. Çünkü bununla ilgili kimsenin garanti verebileceği bir çalışma yapılmış değil. Burada Kürtlerin yoğunlaştığı şey aslında savaşın neticesi ne olursa olsun bu savaşın sürecinden en karlı nasıl çıkılabilirin hesabını yapmak.

Bunun başında elbette ki İran Kürdistan Demokrat Partisi ve diğer Kürt partilerinin kurduğu koalisyonun ABD ile artık ABD başkanı nezdinde bir iletişime, bir diyaloğa başlamış olması. Bu çok büyük bir şey. Bakın bugüne kadar ABD hükümeti Kürdistan’ın en eski köklü ve büyük partisi olan KDP İran’la Dışişleri Bakanlığı’nın asistanlarının dışında görüşmeyi kabul etmedi. Yani bugüne kadar bir Dışişleri Bakanı dahi görüşmedi. Bir müsteşar dahi görüşmedi. Bugün bu siyaset artık Beyaz Saray’ın gündeminde. Bu sadece Beyaz Saray’ın İran’da yaşadığı bir muhtaciyetle ilgili bir şey değil. Aynı zamanda Kürtlerin de kendi rüştünü ispatlamakla ilgili bir şey. Önce Irak Savaşı, sonra IŞİD Savaşı, sonra Esad Savaşı, sonra HTŞ Savaşı… Kürtler bu rüştü ispatlamış oldular dört parça Kürdistan’da.

Böyle olduğu için burada ABD ile kurulan diyaloğun Güney Kürdistan ve Rojava’dan çıkarak daha genişlemesi, Rojhilat’taki Kürtleri de kapsaması çok müthiş bir kazanım. Başlı başına bir kazanım. Yani eğer bu savaşın sonucunda İran Kürtleri artık ABD ile muhatap olabilen, görüşebilen, ABD ile temsilciliği olan ve ortak siyasetlerle ilgili düşünmeye başlayabilen bir yapıya erişirse bu zaten başlı başına bir kazanım. Bununla beraber eğer savaş uzar, bu savaşın uzaması sürecinde Kürtlerin kendi Doğu Kürdistan’daki bir kısım bölgede bir otonomi veya bir öz yönetim kurma şansları olursa ve bu öz yönetimin ABD ve İranlı muhalifler tarafından kullanılmasının önü açılırsa bu aynı zamanda İran’daki İslam rejimi dışındaki unsurlarla ve Kürtler arasında da yeni bir diyalog sürecinin başlaması demek.

Bu yüzden bu senaryolara bakarken sadece rejim yıkıldıktan sonra Kürtler ne elde edecek şeklinde bakmamak gerekiyor. Aynı zamanda Güney Kürdistan için de burada hem fırsatlar hem riskler bulunan bir döneme girmiş oluyoruz. Yani Güney Kürdistan’ın Suriye konusunda, çok daha ABD ile ilişkileri iyi olan bir Şam rejiminde dahi oynadığı rolün ne kadar önemli ve ABD tarafından ciddiye alındığını düşündüğünüz zaman, İran’da çok daha önemli ve kilit bir rol oynayacağı, İran’ın istikrarıyla ilgili, İran’ın geleceğiyle ilgili çok ciddi bir rol oynayabileceği, bu rolün de yine ABD ve ABD müttefikleri ile kurulacak diplomatik angajmanların çok daha genişleyebileceğinin işareti.

Bütün bunlar başlı başına kazanım. O yüzden odaklanılması gereken şey savaş bittiğinde ne kazanacağımızdan ziyade Kürtler açısından söylüyorum, savaş devam ederken ve savaşın bitmesinin diğer farklı senaryolarında ne tür kazanımların Kürtler tarafından işletilebileceği olmalı. Bu noktadan sonra bugün dahi her şey bitse artık Rojhilat Kürtleri ABD tarafından tanınmış, ABD Başkanı tarafından görüşülmüş başka bir evrede. Bu tabii ki beklentileri karşılayan bir evre değil ama adım olarak büyük bir adım. Bakın çok ironik bir şeydir ki 1945’te İran KDP’si istemeden de olsa bir Sovyet müttefiki haline gelmişti ve KDP kurulur kurulmaz ilk yaptığı işlerden birisi Irak’taki Britanya hükümetinin temsilcilerine ve ABD hükümetine mektuplar gönderip aslında saf değiştirmek istediğini, ABD ve İngiltere müttefiki olmak istediğini söylemek olmuştu. Cevap dahi alamadılar yani.

Özellikle bu altılı Kürt İttifakı ne getirir ne götürür? Kendi mahallesini yani Kürt coğrafyasını hareketlendirmeyi ve kontrol etme konusunda yekpare gücünü korur mu? Öbür taraftan bu durum diğer azınlıklarla Kürtler arasında ne tür ihtimaller doğurur? Diğer azınlıklar bu durumda nasıl etkilenecek? Bir üçüncü konu olarak da Azerbaycan’ın denkleme girme ihtimali nedir? Girse ne olur?

 Birincisi İran’da Kürtler ve diğer azınlıklar veya diğer bileşenler birbirlerine çok yakın yerlerde oturmuyorlar. Sadece Urmiye’de böyle bir karışıklık var. Onun dışındaki yerlerde Kürt nüfusu demografik açıdan yani Rojava ile kıyaslandığında örneğin çok daha konsolide bir nüfustan bahsediyoruz. O yüzden Kürdistan’da olacak gelişmelerin direkt askeri bir etki olarak Rojava’da yaptığı gibi Araplara veya diğer bileşenlere bir etki yapmasını beklemek gerekmiyor. Örneğin Mahabad’da veya Sakkız’da, Bane’de olacak bir şey sadece Kürtleri ilgilendirecek bir şey durumuna gelecek.

Burada Kürtlerin demografik olarak çoğunluk oldukları yerlerde veya bulundukları yerlerde diğer bileşenlerle nasıl bir ilişki içinde olmalarının bir öneminin olmaması aslında çok büyük bir avantaj. Kamışlo’da veya Amude’de nerede olursa olsun herhangi bir şey yaptığınızda Arap, Süryani veya diğer azınlıklarla ilgili bir fikrin her zaman siyaset belgesinde bulunması gerekirken Rojhilat’ta buna ihtiyaç çok daha az. Bu çok daha iyi kurulabilecek bir komşuluk ilişkisi imkanıyla gelmekte. Bunun aslında avantajını Kürtler yaşayacaklar ve yaşıyorlar.

Bunun dışında Azerilerle aralarındaki mesele ne olur sorusuna gidersek bununla ilgili risk sadece Urmiye bölgesi için var. Yani Doğu Kürdistan’ın, İran Kürdistanı’nın tamamı için böylesi bir çatışma riski yok. Örneğin Kirmanşah’da, İlam’da veya Bane’de, Merivan’da böyle bir sıkıntıyla karşı karşıya değil Kürtler. Urmiye ile ilgili, Azerilerle komşu olunan yerlerde Kürtlerin çok yapıcı davranacaklarını düşünüyorum. Bu yapıcılık tabii ki Kürtlerin de istediklerinin tamamını alamayacağı, onların da istediğinin tamamını alamayacağı fakat en azından bir diyalog şeklinde yürüyebileceği bir süreç olmalı. Özellikle bu diyaloğun hem Bakü ile hem Ankara ile geliştirilmesi gerekiyor.

Bu aynı zamanda 6 partili Kürt koalisyonunun içerisinde KDP İran ve Komela’nın olması, bu diplomatik çabanın başarısı ihtimalini katbekat artırmakta. Bakınız Rojava’da seyreltilmiş bir Kürt hareketi yoktu. Olmadığı için PYD ve başını çektiği grupların kendi bagajlarını bütün Kürtler taşımak zorundaydı Rojava’da. Oysaki Rojhilat’ta daha seyreltilmiş bir konsolidasyon var. Bu konsolidasyonun meşruiyetinin getirdiği avantajları herkesin fark ettiğini düşünüyorum. O yüzden kolay kolay bu siyasi avantajdan özellikle Rojava tecrübesi ortadayken vazgeçileceğini zannetmiyorum. Kürtlerin bu dersi aldığının bence çok fazla işareti var. Eğer Rojava’da Duhok anlaşmaları uygulanmış olsaydı, bir parlamento kurulmuş olsaydı, daha yapısal bir kongre kurulmuş olsaydı, daha kapsayıcı siyasi projeler kurulmuş olsaydı 2024’te olduğu gibi çok daha diplomatik anlamda hazırlıklı bir biçimde HTŞ savaşına girilebilirdi. Bunun bedelini herkes ödedi.

O yüzden Rojhilat’ta her ne kadar aynı partiler olmasa da bu dersin yeterince alındığını ve bu derse uygun bir biçimde davranılarak bu koalisyonun korunacağını düşünüyorum. Bir de şunun altını çizmek gerek ki bu koalisyon her şeyin en başında kurulmuş oldu ve dünya tarafından koalisyon tanındı. Yani ne KDP İran tanındı, ne PJAK tanındı, ne Komela tanındı. Bu saatten sonra bu koalisyonu bozan veya buradan çıkan hareketin bir de bütün bu tanınmayı ve diplomatik ilişkiyi baştan kurması gerekecek. Bu da çok zorlayıcı ve riskli bir durum.

 İlham Aliyev’in orduya taarruza geçme talimatı verdiğini biliyoruz. Azerbaycan’da da ciddi bir reaksiyon var. Denkleme girme ihtimali var mı bu savaşta Azerbaycan’ın? Ayrıca Türkiye’nin endişeleriyle ilgili neler söylersin? Bir çözüm süreci devam ediyor Türkiye’de. Bütün bu olup bitenler Azerbaycan’la birlikte Türkiye’de nasıl okunur? Ne tür gelişmelere gebedir durum?

Herkesin savaşa girme ihtimali var. Herkesin çok ciddi şekilde alarma geçtiği bir savaştan bahsediyoruz. Bu savaşın Azerbaycan açısından etnik boyutu çok önemli. Türkiye açısından güvenlik boyutu çok önemli. Ama aynı zamanda Azerbaycan ve Türkiye açısından bu işin ekonomik boyutu çok önemli. Bütün dünyayı sarsan bir ekonomik krizin başlangıcı olabilir ama bu krizden de çıkabilecek devletler ABD ve Çin yani bunun altından kalkabilecek olanlar. Eğer dünyada bir petrol krizinin ortaya çıkması söz konusu olursa ki zaten Venezuela petrollerini de kontrol ettikten sonra ABD’nin bu tür krizlere karşı bağışıklığı çok daha yüksek olduğu için bu riskleri daha fazla alabileceği herkesi korkutuyor.

Dikkat ederseniz özellikle Çin’in bu konuda sessiz kalmasının arkasındaki sebeplerden birisi artık kendi enerji ihtiyacında ABD’nin söz sahibi olduğunun farkında olmasıyla ilgili bir şey. Çin’in sessiz kaldığı bir yerde, panik halinde olduğu bir yerde herkesin böyle panik yaşaması çok doğru. İran konusundaki devletlerin bu işe katılması ve bu işi hızlandırmasıyla ilgili çabaya girmesini sadece ideolojik veya demografik diye görmemek gerekiyor. Azerbaycan’ın da, Katar’ın da, Suudi Arabistan’ın da İran’daki rejimin hızlı bir şekilde değişmesi veya savaşın hızlı bir şekilde bitmesiyle ilgili çok ciddi çıkarları var. Türkiye’nin İran’daki rejimin değişmesiyle ilgili aynı fikirleri benimsediğini düşünmüyorum. Fakat savaşın hızlı bitmesiyle ilgili aynı biçimde Türkiye’nin ciddi çıkarları söz konusu hem ekonomik hem güvenlik.

Şimdi şöyle bir şey var. Türkiye’nin İran’la ilgili güvenlik kaygılarının oluşmamasını sağlamak çok önemli. Çünkü Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları çoğunlukla kendi iç siyasetinin yaşadığı baskılar sonucunda ortaya çıkan operasyonlar. Bu da özellikle ülke içerisindeki söylemin nasıl şekillendiği, İran’la ilgili veya Rojhilat’la ilgili durumun nasıl anlatıldığıyla ilgili bir olay. Burada Kürtlerin sorumlu davranarak Türkiye’ye bu konuda mesajlarını çok net vermeleri gerekiyor. Ve çok erken bir zamanda yani Türkiye’deki kamuoyu Rojhilat’la ilgili çok kemikleşmiş bir negatif fikre eriştirilmeden bu konuyla ilgili diplomatik çabanın hızlı bir şekilde başlatılması gerekiyor.

Bu savaşın sonucunda bitsin işler veya bitmesin, başka bir savaş olsun veya olmasın cin şişeden çıktı artık. Bu yüzden Rojhilat’taki siyasi yapının hızlı bir biçimde hem Türkiye’yle hem Azerbaycan’la kazan-kazan ilişkisini nasıl oluşturabileceğini özellikle Güney Kürdistan modeli üzerinden işletmesi gerekiyor. İkincisi, Güney Kürdistan kurulduğu zaman dünya bu kadar küçük değildi. İletişim teknolojileri bu kadar güçlü değillerdi. O yüzden kullanılan kelimelerin, terim seçimlerinin sadece Irak’ın kendi içerisinde yol açtığı bazı etkiler vardı.

Şimdi İran’da veya Suriye’de veya Irak’ta kullandığınız bir terimin dahi Türkiye üzerinde etkisi oluyor. Türk kamuoyu üzerinde etkisi oluyor. Bırakın Türk kamuoyunu, Katar’a kadar Yemen’e kadar etki etmiş oluyor. Çünkü tercümeler çok hızlı, bilgi çok hızlı yayılıyor. Burada Rojhilat’la ilgili kullanılan, özellikle Türkiye Kürt siyasetinin kullanacağı dil çok çok önemli. Burada bu terimlerin Türkiye’nin de hazmedebileceği terimler şeklinde, herkesin üzülmeyeceği bir retorik içerisinde konuşulması gerekiyor. Bu yüzden Türkiye’nin İran’la ilgili atacağı adımların en azından Türk siyasetinin kendi içerisinden gelen baskılar yüzünden olmamasını sağlamak mümkün.

 Dün konuştuğumuz KDP yetkilisi de aslında Türkiye’nin bu endişelerini gördüklerini ve buna uygun hareket etmenin onlar açısından da elzem bir durum olduğunu söyledi. Sanırım herkesin bu süreçte birbirlerinin hassasiyetlerini dikkate alan bir tavrı da var. Süremiz dolmak üzere. Ceng Sagnic çok teşekkür ediyoruz, Washington’dan bizimle birlikteydiniz. Görüşmek üzere. Teşekkür ederim.

 Ben de teşekkür ederim.

 

İlginizi Çekebilir

Pentagon: İran savaşında bugüne kadar 8’i ağır, 140 ABD askeri yaralandı
Tahran’da şiddetli patlamalar meydana geldi

Öne Çıkanlar