Çetin Çeko: Rojava Kürtlerinin uluslararası meşruiyet arayışı ve Kürt diplomasisinin yeni yüzü

Yazarlar

İlk kez Kürdistan’ın başka bir parçasını temsilen resmî bir Kürt heyetinin uluslararası bir konferansta yer alması, Kürt meselesinin yalnızca Irak’ta değil, Suriye ekseninde de uluslararası diplomatik meşruiyet kazandığını gösteriyor.

*

6 Ocak’ta, Şam yönetimine bağlı güçlerin Rojava Kürdistanı Özerk Yönetimi’nin denetiminde bulunan bölgelere yönelik askerî operasyonlarına Amerika Birleşik Devletleri’nin fiilî olarak müdahale etmemesi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bünyesindeki önemli sayıda Arap unsurların saf değiştirmesi sonucunda, özerk yönetim güçleri Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelere çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişme, sahadaki askerî dengeleri Kürtler aleyhine değiştirdi ve SDG içerisindeki etnik ve siyasal kırılganlığı da görünür hâle getirdi.

Söz konusu askerî ve siyasal baskı ortamı, başta Güney Kürdistan’daki Kürt siyasal aktörler olmak üzere, ABD Kongresi’ndeki Kürt dostu senatörler ile Fransa ve İsrail’in yürüttüğü sessiz diplomatik girişimlerle frenlenmeye çalışıldı. Bu çok katmanlı temaslar neticesinde, 30 Ocak’ta taraflar arasında bir anlaşmaya varıldı. Donald Trump yönetiminin Şam, Ankara ve Körfez ülkeleri lehine şekillendirmeye çalıştığı bölgesel güç dengesi dikkate alındığında, bu anlaşmanın Kürtler açısından stratejik bir kazanımdan ziyade, sınırlı seçenekler içinde kabul edilmek zorunda kalınan bir “zorunlu uzlaşı” niteliği taşıdığı söylenebilir.

Her ne kadar anlaşma sonucunda ne Şam, ne Ankara ne de Kamışlo başlangıçta hedefledikleri maksimalist taleplere ulaşamamış olsalar da, ortaya çıkan tablo Kürt siyasal hareketinin göreceli olarak daha fazla kayıp verdiğini gösteriyor. Özellikle askerî ve ekonomik mevzi kayıpları, müzakere gücünün zayıflaması ve uluslararası aktörlere olan bağımlılığın artması, Kürtler açısından anlaşmanın maliyetini yükselten başlıca unsurlar oldular.

Bu olumsuz tabloya paralel olarak Kürt kamuoyunda moral bozukluğunun hâkim olduğu bir dönemde, Suriye Demokratik Güçleri Başkomutanı Mazlum Abdi ile Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed’in 2026 Münih Güvenlik Konferansı’na davet edilmeleri dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıktı. Söz konusu davetin, Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin diplomatik temasları, ABD Kongresi’ndeki Lindsey Graham gibi Kürt dostu senatörlerin girişimleri, Fransa ve Almanya’nın diplomatik desteği ile ABD Dışişleri Bakanlığı’nın onayı sonucunda gerçekleştiğini söyleyebiliriz

Siyasi analistler ve diplomatlar bu daveti, Batı’nın Şam yönetimine yönelik dolaylı fakat güçlü bir siyasi mesajı olarak değerlendiriyor. Bu çerçevede konferans daveti, Suriye’nin geleceğine ilişkin tartışmalarda merkezi hükümetin tek ve homojen bir temsil iddiasının kabul edilmeyeceği; aksine ülkenin etnik, dini ve mezhepsel bileşenlerinin uluslararası düzeyde dikkate alınması gerektiği yönünde sembolik fakat anlamlı bir uyarı niteliği taşıyor. Bu durum, Kürt siyasal aktörlerinin askerî alanda yaşadığı gerilemeye rağmen diplomatik ve siyasal alanda tamamen dışlanmadığını gösteriyor.

Almanya ve Fransa, Rojava Kürtleri için Münih’te fiziksel ve diplomatik bir zemin sağlarken, Amerika Birleşik Devletleri kritik görüşmelerin kolaylaştırıcısı rolünü üstlendi. İlham Ahmed’e göre, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ortak bir toplantıya katılmaları Washington’un “talebi” üzerine gerçekleşti. Rubio ve Senatör Lindsey Graham tarafından temsil edilen ABD heyeti, SDG’nin Suriye Ordusu’na entegrasyonunu öngören 30 Ocak Anlaşması’nı pekiştirmek amacıyla Münih Güvenlik Konferansı’nı bir diplomatik araç olarak kullanmaya çalıştı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı kapsamında Suriye Dışişleri Bakanı Asaad el-Şeybani ve SDG Komutanı Mazlum Abdi ile gerçekleştirdiği üst düzey görüşmeler, Şam ve Ankara’da farklı tepkilere yol açtı. Suriye devlet medyası ve hükümete yakın çevreler, bu temasları Suriye açısından “yeni bir başlangıç” olarak yorumlasa da, Şam’ın ABD, Fransa ve Almanya’nın tavrı karşısında hiçbir seçeneği yoktu.

Bu görüntüyü korumak isteyen Şam yönetimi, söz konusu temasları özellikle ABD’nin Suriye’nin “birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğü” ilkesini teyit etmesi üzerinden diplomatik bir kazanım olarak sundu. Ayrıca Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in “resmî Suriye heyetiyle” uyumlu hareket ettiklerini vurgulayarak, SDG’nin nihayetinde devlet yapısına entegre edildiğinin bir göstergesi olarak öne çıkardı. Basına yansıyan bilgilere göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Suriye Dışişleri Bakanı Asaad el-Şeybani ile gerçekleştireceği toplantıya SDG Komutanı Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in de katılmaması halinde Suriye Dışişleri heyetiyle görüşmeyeceğini ifade ettiği belirtiliyor.

Ankara ise Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Münih Güvenlik Konferansı’na katılımına ilişkin olarak resmî düzeyde doğrudan bir açıklama yapmaktan kaçındı. Bununla birlikte Avrupa ve ABD’li yetkililerin Rojava Kürdistanı özerk yönetimine yönelik olumlu yaklaşımı ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un konferansta SDG’yi “özgürlük savaşçıları” olarak tanımlaması, Ankara’da ciddi bir rahatsızlık yarattı. İktidara yakın medya organları ve siyasi çevreler, daveti “terörün meşrulaştırılması” ve “Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik dolaylı bir tehdit” olarak sert biçimde eleştirdi. Bu söylem, yalnızca medyatik bir refleks değil, aynı zamanda Türkiye’nin Kürt meselesine ilişkin yerleşik devlet doktrininin bir yansıması olarak okunabilir.

Nitekim Ankara’nın uzun süredir izlediği temel stratejik hedeflerden biri, özellikle Suriye bağlamında Kürt siyasal aktörlerin uluslararası toplumla doğrudan ve kurumsal diplomatik ilişkiler geliştirmesini engellemek, bu aktörleri diplomatik alanda izole etmek ve meşruiyetlerini tartışmalı hâle getirmektir. Bu bağlamda Abdi ve Ahmed’in Münih Güvenlik Konferansı gibi yüksek profilli bir platformda görünürlük kazanması, Ankara açısından yalnızca sembolik bir rahatsızlık değil, aynı zamanda uzun vadeli siyasal sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyordur.

Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın da konferans katılımcıları arasındaydı. Bu durum, Kalın ile Abdi arasında kapalı kapılar ardında bir görüşme gerçekleştiğine dair doğrulanmamış iddiaları beraberinde getirdi. Her ne kadar bu iddialar resmî makamlarca teyit edilmemiş olsa da, Ankara ve Rojava Özerk Yönetimi’ne yakın kaynaklar, Suriye sahasında taraflar arasında belirli aralıklarla doğrudan ve aracısız temasların sürdüğünü daha önce de dile getirmişti.

Münih Güvenlik Konferansı’nın zamanlaması, Abdullah Öcalan ile Türkiye devleti arasında yürütüldüğü ileri sürülen ve kamuoyuna sınırlı biçimde yansıyan iç süreç bağlamında da ayrıca hassasiyet taşıyor. Ankara açısından Rojava Kürtlerinin Münih’te artan uluslararası görünürlüğü, Türk devletinin PKK lideri Abdullah Öcalan üzerinden şekillendirmeye çalıştığı planı provoke edebilecek ve dengeleri sarsabilecek bir dış etki unsuru olarak da değerlendirilebilir. Bu nedenle Rojava Özerk Yönetimi’nin bağımsız ve yüksek profilli diplomatik faaliyetleri, Türkiye’nin Suriye’de üniter devlet anlayışıyla doğrudan çelişen bir siyasal yönelim olarak algılanıyor olabilir.

Güney Kürdistanlı siyasal aktörler uzun yıllardır Münih Güvenlik Konferansı ve Davos Dünya Ekonomik Forumu gibi küresel platformlara düzenli biçimde katılıyorlar. Ancak ilk kez Kürdistan’ın başka bir parçasını temsilen resmî nitelik taşıyan bir Kürt heyetinin bu düzeyde bir uluslararası konferansta yer alması, Kürt siyasal temsilinin coğrafi sınırları aşan yeni bir evreye girdiğini göstermesi bakımından tarihsel bir önem taşıyor. Bu gelişme, Kürt meselesinin yalnızca Irak bağlamında değil, Suriye ekseninde de uluslararası diplomatik meşruiyet kazanmaya başladığını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak, Münih Güvenlik Konferansı gibi küresel ölçekte etkili bir platforma Rojava Kürdistanı heyetinin katılımı, yalnızca sembolik bir diplomatik görünürlükten ibaret değildir. Bu adım, Suriye bağlamında Kürtlerin ve diğer yerel bileşenlerin geleceğine ilişkin tartışmaların giderek daha fazla uluslararası meşruiyet zemininde ele alınacağını gösteriyor. Bununla birlikte bu sürecin otomatik olarak Suriye’de kalıcı bir çözüme evrileceğini varsaymak gerçekçi değildir. Uluslararası görünürlük, Kürt siyasal aktörlerine belirli bir meşruiyet alanı açsa da, sahadaki askerî dengeler, bölgesel güç rekabeti ve Ankara’nın üniter yapı konusundaki ısrarı, çözüm perspektifinin önündeki temel sınırlayıcı unsurlar olmaya devam ediyor.

Bu bağlamda Rojava Kürdistanı heyetinin Münih’teki varlığı, Kürt sorununun geleceğinin kapalı güvenlik dosyalarından çıkıp, uluslararası siyasal müzakere alanlarına taşınmakta olduğunun güçlü bir göstergesi olarak okunabilir.

*

/Bu makale Deng Dergisi için kalem alınmış olup Mart 2026, Sayı: 139’da yayınlanmıştır./
X: @cetin_ceko

İlginizi Çekebilir

Weysî Varlı: Sanat ve Çıkar…
İrfan Yorgun: Holistik Toplum Felsefesi 

Öne Çıkanlar