Bilgi çağında cehalet kaçınılmaz bir sonuç değil, tercihtir. Tercihtir çünkü, cehaleti aşmanın birçok yolu, olanağı, aracı, argümanı vardır. Bunlardan yararlanılmıyorsa tercih edilmiyor demektir. Gövdeleri üzerinde başlarının olduğunu “unutanlar” ya da beyinlerini “kullanmasını” bilmeyenler kendilerini “akışa bırakırlar”; cehaleti bir yaşam biçimi olarak görür, yaşar ve kanıksarlar.
Bilgi/bilim çağında cehalet, insan(lığ)ın en ifrit, en sinir bozucu paradoksudur. “Cehalet yönetimi” altında olmak ise hayli dramatik ve zorlayıcıdır. Böyle ortamlarda bilgi, bilim, akıl gelişmekte zorlanır.
Bu durumda Cahil ve cehalet yönetimleri ötekini sosyal bütünün parçası saymayarak görmezden gelir. “Görmezden gelmek” ise yapı içinde statülere, sınıflaşmalara, bürokratik ayrışmalara, kademeleşmelere yol açar. Daha da önemlisi yapı içindeki “potansiyel tepkiyi” kışkırtarak harekete geçirir. İnsanın ayrışarak farklılığını ortaya koyma yerine giderek daha çok “benzeşiyor” olması da cehalete delalettir. En çok da farklı olduklarını söyleyenler benzeşiyor… Toplumsal yapı da “ben farklıyım” diyen “benzeşenler”den oluşuyor.
Cehaletin olgun meyvesi…
Cehaletin olgun meyvesi “Bilgiçlik” tir. Ve bilgiç “Sarayın soytarısı” gibidir. Sadece eğlendirir, güldürür. Hiçbir saygınlığı, ciddiyeti, ağırlığı yoktur. Bilgiç, “bilmediğini bilmeyen” bilginin konusu insana yabancılaşmış, ondan kopmuş Birey’dir.
Bu bireyler için insanlar, insanların oluşturduğu sosyal örgüler, etkinlikler, iletişimler, dokunmalar, hissiyatlar yoktur; sadece gölgeler vardır. Kendileri dışında kalan her şey belli belirsiz gölgelerden, silüetlerden, değersiz nesnelerden ibarettir. Kim olduklarının ne olduklarının bir anlamı yoktur.
Konunun, daha doğrusu bu paradoksal dramın öznesi biziz! Çünkü herkesi, her birini hayatımızdan uzak tutuyoruz ya da insanların her biri bizden uzak geçiyor. Hafızamıza aldığımız tek bir isim tek bir hikaye, tek bir problem yok gibidir.
Doğallığın kayboluşu…
Tarik boyunca pek güçlü, pek yaratıcı değildik; kabul. Ama doğallığımızı da kaybediyoruz. Bu durum Yapılar kadar kişiliğimizdeki Öz-Biçim çelişkisi de derinleşiyor. Biçim büyürken Öz küçülüyor.
İnsanın “kayboluşu”dur bu! İnsan hızla kayboluyor. İnsanın insana gereksinimi azaldıkça “insan”ın kendisi de kayboluyor; “gereksenen” bir olmaktan çıkıyor. Güzelliği, estetiği, yaratıcı direnci, sorumlu paylaşımı, dayanışması, dostluğu, sevgisi, sevdası, aşkı bir bir yitip gidiyor.
Peki yerini ne alıyor? Yerini evrim geçirmemiş özelliklerimiz alıyor. Öyle ki, ufuk açıcı, heyecan verici, sorgulayıcı tartışmalarımızı, konuşmalarımızı bile, günlük dile hapsolmuş galiz ifadeler tehdit ediyor. Dilimiz, ifade edişlerimiz kimseyi etkilemiyor. Kelime hazinemiz hızla daralıyor. Toplumsal ilgi kırılmalarımız arttıkça etkileyici, örgütleyici üslubumuz aşınıyor. Böylelikle her birimiz, ötekiyle iletişim kurmakta zorlanan hatta buna ihtiyaç duymayan problemli bireylere dönüşüyoruz.
Cehalet yarıştırmak…
Bilgi değil, cehalet yarıştırıyoruz. Bir şeyler öğrenmek değil, bilmediğimizi “bilmeden” bilgi dikte ediyoruz. Tek hevesimiz karşımızdakini “mat” etmek, alt etmek, bastırmak. Kelimelerin, ifadelerin, kavramların altında kalma korkumuz ötekinin karşısına farklı kimliklerle çıkmamızı sağlıyor. Cehaletin şımarttığı egomuz başka “merkez”, başka “doğru” başka “uzman” tanımıyor. Cehaletin iktidarı, egemenliğidir bu…
Eskiden hürmet ettiğimiz “ustalar”
Eskiden “hürmet ettiğimiz” Usta ve Üstatlarımız vardı, bilirsiniz: Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Kim İl Sung, Ho Chi Minh gibi. Eleştirebiliriz, yetersiz görebiliriz; tamam. Çizgilerini, pratiklerini eleştirebiliriz. Ama yetinmiyoruz bir de “bunlarda kim oluyor” diye burun kıvrıyoruz. Kıvrıyoruz çünkü; her birimiz birer “Ustayız”, “Önderiz”, “Bilgeyiz”, “İdeologuz”. Hatta çoğunlukla daha fazlasıyız: Doktoruz, Hekimiz, Profesörüz, Ekonomistiz, Felsefeciyiz, Falcıyız, Astrologuz, Avukatız, Öğretmeniz, Hakimiz, Psikologuz, Aşçıyız. Tamirciyiz, Bilişim uzmanıyız, Nerobilimciyiz, Uzaybilimciyiz. Hatta Fütüristtiz. Kısacası kendimiz dışında herşeyiz! Bizim dışımızda kalan her şey her kes kara cahil, her kes aptal, her kes basit, herkes sıradan!
Kabul edelim; politik, sosyal, kültürel ve ahlaki açıdan disipline olamazsak egosatrik sayıklamalarla kalmayacağız; birer sosyal lümpene dönüşeceğiz. Düşünsel lümpenizm her birimizi sosyal lümpen yapacak; eğreti kimlikler kazandıracak gibidir. Bilgiç hallerin tetiklediği sosyal davranışlarımız, ilişki biçimimiz, sorumsuz tutumlarımız her birimizi hızla buraya itiyor.
“Leb demeden leblebiyi anlamak…”
Biz her birimiz dahil siz hiç birini, bir başkasını anlamaya çalışan bunun için sabırla ve ilgiyle dinleyen birini gördünüz mü? Kahvede, Evde, iş yerinde, bir sohbette, toplantıda, seminerde ya da her hangi bir yerde? Bir derdini, sıkıntısını, yarasını anlatan birine bir diğerinin kulak verdiğini?
Tam tersine: Biri fikir belirttiğinde “leb demeden leblebiyi anlayanlar” gibi anında lafı ağzına tıkar; sustururuz. Çünkü en çok biz biliriz; zeki olan, uzman olan, bilge olan, biziz.
Dehşet bir kompleks bu. Bir lümpenleşme; baskın olma, baskın gelme isteği…
Bu istek her şeyi bitiriyor. Aramızdaki her şeye son veriyor. Saygı, sevgi, özlem, olgunluk, mütevazilik, paylaşım, her şeye… Bu nedenle anlam arayışlarımız sonuçsuz kalıyor, düşüncelerimiz eklektik, çelişkili ve anlaşılmaz kümeler olmaktan öteye gitmiyor.
Montaigne’nin dediği…
Oysa Montaigne ne güzel demiş: “Tek amacım kendimi açığa vurmaktır ve yeni bir ders beni değiştirirse yarın farklı olabilirim. İnançları zorunlu kılmaya yetkili değilim, bunu istemem de zaten çünkü kendimi diğerlerine ders vermeye yeltenecek kadar ders almış görmüyorum.”
Alçak gönüllülük değildir bu. Önce insana sonra bilime bilgiye saygıdır. Anlam arayışı tamda budur. Ne olduğunu, ne kadar olduğunu bilmektir. Farklı olmanın değişmenin, ders almanın (ders çıkarmanın) diyalektiği de budur.
Ders veren yoksa bile ders almaya devam etmek, kendini her durumda eksik, tamamlanmamış hissetmek değişerek farklı olmanın , sürekli yenilenmenin temel şartıdır. Bu şart bizleri bir “talebe” olarak sadece hayat içinde tutmaz aynı zamanda olgun, anlayışlı ve bir o kadar da mütevazı insan da yapar…
/Kaynak:munzurpress.com/










