Delil Karakoçan: Güdü, tercih ve özgürlük

Yazarlar

Giriş: Kaybedişlerimizi, teknik-pratik sorgulama ya da eleştirilere tâbi tutabiliriz. Kısmi yanıtlar da alabiliriz. Ancak hayat yaşadıklarımızdan, bir diğer ifadeyle görünür olandan ibaret değildir. Pratik bir sorgulayıcı olabilir fakat tek başına iyi bir sorgulayıcı değildir. Düşünce (ağırlıkla da ideoloji) iyi bir sorgulayıcıdır ve yarattığı aydınlığı, her şeyi görünür kılar. Doğru sonuçlar, doğru perspektiflerle alınabilir. Hayata ve olaylara buradan bakanlar buzdağının su yüzündeki kısmını değil, aynı zamanda su altındaki kısmını da görür ve doğru tanıma ulaşır. Yargı da bu tanımdan çıkar. Görmemek ya da görmezden gelmek politik toplumsal amacı boğar, yürüyüşü ve yürüyeni yanlışa yönelterek yanılgılı hale getirir. Böylece kaybediş kesinleşirken, fondaki müzik dramatik biçimde değişir…

Durum: Yatay sosyalizm bir üreme/çoğalma/çoğullaşma eylemi değil; güdüsel ve kendiliğinden olanı reddeden kolektif bir eylemdir. Yaratıcı akıl ve özgürlük, bu eylemi demokratik toplumcu kimliğe büründürür. Her tür doğum, çağımızda kontrol edilebilir olsa da bozulmuş döngüsüyle güdüsel bir akıştır. Bu akıştan topluluklar oluşabilir ancak özgür toplumlar oluşamaz. Vardığımız sonuç şudur: Üremek, çoğalmak sosyal bir eylem olmadığı gibi, yaşamın kendisi ya da başlangıcı da değildir.

Yaşam, kolektif emek üretkenliğinin oluşturduğu bilinçli sürecin ürünüdür.    Ancak emek, (köle emeğinin toplumsal hayata bir şey katmayışı gibi) tek başına bir anlam taşımaz; toplumsal hayata bir şeyler kattıkça gerçek anlamını bulur.

Üremek, çoğalmak, yığınlar, klanlar, kabileler, aşiretler, uluslar oluşturmak çoğunlukla güdüsel bir yolculuktur. Bu yolculuk yeme, içme nefes alma gibi öğrenilmemiş, fizyolojik güdülere dayanır. Öğrenme yoluyla sonradan kazanılan güç, başarı, statü gibi ikincil güdüler de karakteri gereği toplumsal hayata bir şey katmazlar. Bu kendiliğinden yolculuğun temelinde ise “güç biriktirmek” bir diğer ifadeyle “güç ve güvenlik güdüsü” vardır. Üstün gelme ve başkalarını kontrol etme, sahip olduğunu elinde tutma biçiminde tanımlanabilecek bu husus, modern insanın güdü bariyerini aşmadığını gösterir. Anlamı şudur: Sosyal hareketler sadece risk altında değil, aynı zamanda risk sahası içindedir. Uzun sosyal mücadelelere rağmen hâlâ bir “geçiş hareketi” özelliğindedir. Böylesi durumlarda ise yaratıcı akıl ve bilinç fena halde baskılanır. Doğurganlık ve sayısal büyümeler (çoğalmalar), “güçlü devlet/örgüt/toplum/ulus” olmanın ön koşulu olarak ün yapar.

Sanık: Aklın ve sosyal bilincin rol almadığı güdüsel süreçler, eril-egemen objeler biriktirir. Şiddeti kutsayarak, sosyal düzeni sağlayan ana disiplin yapar. Güdüsel olanlar, varlıklarını şiddete bağlayarak ondan beslenenler ne amaçla ve ne adına olursa olsun erildir! Demokratik toplum özelliğini taşımaz. Er/eril ve onun güdüsel-cinsel eyleminin yarattığı sosyal kültür, toplumsallaşmalarını engeller. Er/eril siyaset ve yarattığı kültürel bütün, demokrasi ve demokratik siyasetin sanığıdır.

Buradan bakıldığında sosyalleşmemiş politik yapı ve bireylerin “güdüsel bariyerleri” aşmadığını görürüz. Toplumsallaşma sorununun odağında sadece pratik-politik yetmezlikler değil, güdü gibi ilkel refleksler ve onu tolere eden eril anlayış ve eğilimler vardır.

Bu bağlamda Öcalanın yoğun uğraş ve aydınlatıcı çabalarına rağmen, kendiliğinden ve güdüsel alandan, bilinçli alana geçiş yapılamadığını görürüz.

Kaybedişin kodları…

Saptama: Tarihte birçok halk, toplumsal ve sosyal hareket güdüsel alandan, bilinçli alana geçiş yapamadığı için kaybetmiştir. Güdüler dehşet bir tatmin yaratır, sahip olma arzusunu arttırır; insanı, bir anda hazzın baş döndürücü evrenine yollar. Ancak hiçbir biçimde ve hiçbir alanda ilerleme sağla(t)maz. O spontaneliği sever. Özellikle “güç ve güvenlik güdüsü”; kolektivizm, eşitlik, özgürlük, paylaşım gibi sosyal disiplinleri sevmez.

Bundandır ki sosyal devrim ya da ilerleyişler insanın güdüsel alandan bilinçli alana geçişini zorunlu kılar.

Bu da iki önemli şeye işaret eder: Tercih ve Özgürlük!

Kendine ulaşan insan yaşar, hayatta kalır. “Nefer” değil, “Sefer” olur. Zamanın içine doğru yolculuklar yapar. Büyük ordular, devletler, iktidarlar kurmaz. Akıl yürütür. Kendi içine dönük yolculuklarla kendine ulaşır, kendini bulur. Özgürlük, kendini bulmaktır…

Tercih ve Özgürlük

Tercih, bilinçli eylemin başlangıcıdır. Zorlamalı gelişirse özgür niteliğini yitirir. Birey tercih yaparken aynı zamanda kendi değer sistemini de oluşturmuş olur.  “Özgür irade” de aynı disiplin içinde oluşur. Seçeneği özgür kılacak olan da “kendi olmayı” başarmış olmaktır. “Seçim ya da tercih yapma yetisi” de aynı değerler sistemine işaret eder. Bilgi felsefesinde de durum aynıdır. Doğru seçenek, bilgi kaynağını sorgulamakla gelişir. Böylece tercih, güdüsel olmaktan çıkarak bilimsel temele oturmuş olur. Tavır, davranış, duruş, yürüyüş özgürleşir.

Aslında “varoluşçu” önerme gibi görünse de kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı, hayata ne gibi anlamlar yükleyeceğimizi tercihlerimizle belirleriz. Özgürlük, “dışsal sınırlama ve dayatmalar olmaksızın kararlaşma ve eylemde bulunma yetisi” ise eğer, o da tercihlerimizle oluşur. Özgürlük, “engellenmeden istediğini yapabilmek” değildir! Çünkü hiçbir düşünce, eylem ya da davranış, bireyin kendi sınırları ve aidiyeti içinde kalmaz ve gelişmez. Bu durumda özgürlüğün sınırları hususu, hukuki bir sorun değil; ahlaki, sosyal, politik ve içsel bir sorundur.

Burada “güç” – “özgürlük” ilişkisi bir adım öne çıkar. Ancak “güç” olgusunu fiziksel, idari ya da askeri anlamda değil; tercih-kararlaşma-irade ve özgürlük denkleminde oluşan “iç güç” bağlamında ele alıyoruz.  Zira gerçek güç, “içe doğru kurulan bir hakimiyettir” ve asla “sizden alınmayacak bir şeydir.” Daha açık bir ifadeyle; tercih yapma, hayata ve olaylara yön verme, değer katma ve her durumda özgür kalma yetisidir. Bu yeti, yaratıcı aklın ve sosyal dönüşümlerin itici kuvvetidir.

Kendi tarihinin öznesi olmak…

Tercih ve özgürlük: Bu iki olgu bireyi hayatın olağan akışından alır, kendi tarihinin (bilinçli zamanın) öznesi yapar. Ancak bu geçiş okulda “sınıf geçmek” gibi bir şey değildir. Tarihin akışını değiştirecek yaratıcı emek sürecinin öznesi olmaktır. “Sınıf geçerek” kariyer sahibi olabilirsiniz, bir işiniz, konumunuz, mevkiniz olabilir ancak akışı değiştiremezsiniz.  Sadece kendi tarihlerinin yaratıcı öznesi olanlar akışı değiştirebilir. Tarihte birçok kişi –Sezar, Hitler, Mussolini, Salazar, Franko gibi birçok tiran- akışı değiştirmek istemiş ancak tarihin yükünü ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır.  Sahip oldukları “güç ve güvenlik güdüsü”, iştah ve tatminsizlik onları sadece ölümcül ve tehlikeli yapmıştır.

Sosyalizm ya da ulusal bağımsızlığa heves edenler bile, güdüsel alandan bilinçli özgürlük alanına geçiş yapamadıklarından benzer güdülerin kurbanı olmuşlardır.

Felsefi anlamda hayatın başlangıcı…

İçerik ve yöntem: Birey bu yolculuğa zihniyle çıkar. Güdüsel olandan kaçınır. Hayatı izleyerek doğru, özgür seçenekler geliştirir. Burada önemli olan kafanın içidir, “içsel güçtür.” Gerçek dünya orasıdır. Bu dünyayı yani kafanın içini ne kadar özgürleştirdiğin ve doğru tercihler yaptığındır. Hayat da felsefi anlamda orada başlar ve biter. Kafanın içindekilere ulaşamıyor ve ondan uzaktaysan eğer yaşamıyorsun demektir. İnsanın gerçek ölümü/yokluğu da kendine ulaşamamasından gelir…

Kendine ulaşan insan yaşar, hayatta kalır. “Nefer” değil, “Sefer” olur. Zamanın içine doğru yolculuklar yapar. Büyük ordular, devletler, iktidarlar kurmaz. Akıl yürütür. Kendi içine dönük yolculuklarla kendine ulaşır; kendini bulur. Özgürlük, kendini bulmaktır…

Özgürlük, kendini bulmaktır!

Bir diğer ifadeyle özgürlüğün şartı kendini bulmaktır. Bu şart, birey ile kolektif sorunsallık arasında devrimci bir ilişki yaratır. Hayatın başlangıcı kafamızın içi ise kendini bulmak, iç güç yaratmak da özgürlüğün başlangıcıdır. Başka bedenlere, ruhlara, sosyal hayatlara, düşünce ve inanç kalıplarına sahip olanlar özgürlük şartını yerine getiremezler.

Platon özgürlüğü “insanın kendi yapısını seçmesi; nasıl bir insan olacağına kendisinin karar vermesi” olarak tanımlar. Özgürlük kadar özgür düşünce ve özgür eylemde de temel özne insandır. İnsanın kendi yaratı ve kararlaşma sürecidir.

Ancak bu süreç her yerde işlemez. Özgürlük, gereksinimini yaratan alanın içinde olmayı gerektirir. Sokrates buna, “kaçarak değil, kalarak özgürlük” der. Harika bir tanımlamadır bu… Alan değiştirerek, görece özgür yerlere giderek; ülke, mevki, örgüt, parti, siyaset değiştirerek özgür olamazsınız!

* * *

İnsan kendini yine kendinde bulur. Hayat, olaylar, ihtiyaçlar ayna tutar ancak mekân kendi varlığıdır. İnsanı ifade eden, tarihinin parçası olan toplumsal şartlar içinde kendini bulabilir…

Önerme ve sonuç: Kişi kaybettiğini, kaybettiği yerde bulabilir. Başka yerlere, diyarlara mekânlara gitmek kişiyi özgürleştirmez. Çünkü özgürlük bir mekân arayışı değildir. Yeni bir mekân yaratmak da değildir. Özgürlük, yaşam arayışıdır! Bu arayış büyük ruhsal, düşünsel ve sosyal çatışmalar, hesaplaşmalarla ilerler.

Hesaplaşılması gereken karşıtları yani fiili özgürlük alanını kısıtlayanlar değil, kişinin kendisidir, içindeki sınırlarıdır. Saklı kaygılar, töreler, gelenekler, inançlar, bağımlılıklar, alışkanlıklar, güdüler, güç arayışını dışsallaştıran, fiziksel, idari ya da askeri bir değer olarak gören anlayıştır hesaplaşılması gereken. Kaybettiğimiz bu anlamda kendi içimizdedir.

Özgürlük de fiili ve fiziki bir süreç değil, bir iç süreçtir. Özgür koşulların oluşması demek bireyin özgürlüğü anlamına gelmez. Olsa olsa, özgür koşullardan bireyin faydalanması anlamına gelir. Bundan da özgür olduğunuz sonucu çıkmaz. Öyle olmuş olsaydı kendini yalıtan, izole eden, sakınan, yalnızlaştıran her birey özgür olmuş olurdu!

Özgürlük bireyin sadece dış dünya ile yaşadığı savaşı kazanması ya da dış dünya ile olan problemini çözmesi değildir. Ondan da önce kendi iç dünyasında yürüttüğü savaşı kazanmasıdır.

3. Bölüm: Birkaç örnek…

Gerçek güç ve özgürlük, “dış dünyadaki şartların değişkenliğine karşı, içsel sabitliğini koruyabilme yeteneğidir. Bu güç sadece fiziksel ya da duygusal direnç değil; daha derin bir bilinç halidir: Ne olursa olsun, özüyle bağlantısını koparmayan insanın gücüdür.

Hâkim düşünce güç-özgürlük olgusunu “fiziksel ve duygusal direnç”e indirger. “Direndik kazandık” gibi etki-tepki ilişkisiyle açıklar. Oysa “güç”, daha doğru ifadeyle “iç güç”, çok daha derin bir “bilinç hali”dir.  Özgürlük de bu bilinç mahallinde, şartlar ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın özüyle bağlantısını koparmamaktır.

İçsel sabitliği korumak: Sıra dışı ve inanılmaz!

Şartların değişkenliğine karşı” iç kararlaşmayı korumak, her koşulda özgür kalmak, bu bilinç ve kararlılığa sahip olmak inanılmazdır.  Bazı tabiat olayları gibi inanılmaz ve sıradışıdır. Hayatta az karşılaşılan bir durumdur. Bazen bir kuğunun süzülüşü gibi sessiz sakin, bazen de korkunç dalgalarla boğuşarak okyanuslar aşmak gibi çılgıncadır.  Burada sükûnet ile çığlık koyun koyunadır ve aynı dili kullanır. Ancak kaba materyalistlerin ya da özgürlüğü fiziksel-duygusal dirence indirgeyenlerin bunu anlaması güçtür.

Derin bilinç hali; insanda özel bir aşamayı, ilgi, yaşam ve davranış biçimini ifade eder. Bu içsel yolculuğu gerçekleştirenler bambaşkadır; kibri reddeder, şefkatli olur. Sabırlıdır, bir şeyi yaratmak, başarmak için yüzyıl bekleyebilir. Bazen de sabırsızdır bir ana tüm bir zamanı, geleceği sığdırmak ister. “Gerekçelere” sığınmaz. “Gerekçe” de kabul etmez. Bedenleri tutsak olsa da kafaları özgürdür. Özgür ruhludur. Hiçbir koşul, hiçbir engel onları sınırlayamaz.

Sıra dışı örnekler…

Bir örnek: 80’li yılların başlarıdır. Darbe hakimdir. Toplumsal muhalefet ezilmiştir. Umut iğne ucu kadar bir şeydir.  Bir tutsak bir cezaevinden diğerine götürülür. Bu cezaevinde tek tip giyilmiş, kurallara uyulmuştur. Direniş kırılmıştır. Tutsak koğuşa girer girmez  yüksek sesle: “Bakın ben … ‘im kurallara uymam, tek tip giymem, marş okumam baştan söyleyeyim. Sonra provokasyon yapıyor, işi zorlaştırıyor demeyin, tamam mı!”  Bu tutsak aslında özgürdür ve zihninde yarattığı özgür dünyayı “içeri” taşımıştır.

Bir başka örnek: Aynı yıllarda cezaevlerinde tutsaklar sık sık sorguya götürülür. Cezaevinden alınarak sorguya götürülen ….’un ifade vermeyeceği bilinir. Çünkü önceden denenmiştir. Bu nedenle kendisine kebap, pide vs. getirilir, “hadi ye” denir. Tutsak reddeder ve alaycı bir sesle “ne yapıyorsanız yapın falaka mı yapıyorsunuz, elektrik mi veriyorsunuz, askıya mı alıyorsunuz ne yapıyorsanız yapın, gidelim” der. Tutsak burada son derece özgürdür. Kontrol ondadır. Yarattığı iç güç sorguda bile ona geniş alanlar açmıştır…

Örnekler çoğaltılabilir ancak yeterlidir. Bu tutum özgürlüğün ve özgür yaşamın gerçek yoludur. Bu yolu bilmeyenler kim olursa olsun gerçek tutsaktır. Kendine “özgürlükçü”, “devrimci”, “aydın”, “ilerici” de dese karanlık içinde yaşıyordur…

Özgürlüğün paradoksu…

Problem de budur zaten: Dış dünyadaki şartlar değişince, örneğin koşullar zorlaşınca ya da tutum almak bedeli ağır hale gelince çoğunlukla “içsel sabitliğimizi” kaybederiz. Bu durumda Sokrates’in özgürlük denklemi tersine döner: Kalarak değil, kaçarak özgürlüğü ararız. Sağa sola savrulur, şuursuz davranışlar sergiler; çoğunlukla da aştığımızı düşündüğümüz güdüler dünyasına geri döneriz! “Derin bilinç hali”nin yokluğu, içsel sabitliğimizi darmadağın ederek her birimizi sıradanlaştırır; sol yumruklarımızın romantik serüveni biter. Özgürlüğün paradoksudur bu.

Özgürlükçüler değil, özgür olmayı başaranlar bu paradoksu yaşamaz. İkilem onların hayatında yoktur. Ruh ve bilinçleri bedenlerine karşı özgürdür. “Can”, devrimci ruhun emir eridir. Onlar inanılmaz işkence seanslarında bile secde bilmez!

Elementsiz yaşamak!

Doğa yasaları vardır. Örneğin yaşam için hava, su, toprak gibi elementler gerekir. Elementlerin varlığı yaşama istencini arttırır. Bu elementlerden birinin ya da birkaçının olmadığı koşullarda yaşam biter ya da sorunsallaşır.

Ancak bazı insanlar vardır, mutasyon geçirmiş gibidir; adeta elementsiz yaşarlar. Yaşam belirtisi/umudu olmayan koşullarda bile yaşamları olağanüstüdür. Bu olağanüstülüğün tek bir dayanağı vardır: İç güç ve “içsel sabitliğini” koruyabilme kabiliyeti… Bu kabiliyet karanlık dehlizleri, zindanları, sorgu evlerini, gerçek özgürlük ve yaşam alanlarına dönüştürmüştür. Verdiğim örnekler ve daha başka bir çok örnek bu tezi doğrular.

Bu soyut bir çıkarsama değildir. Son derece somuttur. Bireyin politik toplumsal zemini kaybettiği, her türlü destekten yoksun olduğu, gerekçelerin bir bir kaybolduğu, dışarıda yaprak dahi kımıldamadığı koşullarda, bir hücrede bir başına; yanında, sağında, solunda, arkanda kimseler yokken bile direnişi başka türlü nasıl açıklanabilir?

Aslında bu bir direniş değil; irade, inanç, kararlılık, kahramanlık filan hiç değil; bir akıl, bir yaşam biçimi; dışsal dağılma ve değişen şartlara karşın içsel sabitliğini koruma ve o “sabitlik” içinde yeni bir dünya yaratma yeteneğidir.

İç güç ve özgürlük, bu insanların kısa ancak anlamlı tarihlerinde gizlidir. Konuşun, inceleyin, araştırın; göreceksiniz!

/Kaynak: Munzurpress.com /

İlginizi Çekebilir

Çetin Çeko: Washington’un Suriye’den sorumlu diplomatları değiştirmesi, Rojava Kürdistan siyasetinde değişimin de habercisi mi?
Ali Engin Yurtsever: Kurdistan’dan Pontus’a Dağ Yürüyüşçülerine …

Öne Çıkanlar