Demokratik değer yaratmayan ve toplumsal ilerleme için kararlaşmayan yapılar “olay mahallinden” uzak yaşarlar ve asla “olay mahalline” girmezler! “Güvenli bölge solculuğu” ya da “yurtseverliği” (buna bir de “güvenli bölge aydını”nı eklemek gerekir.) kendilerini sorunlu/tehlikeli alanlardan uzak tutarak, bir biçimde 21. yüzyılın kötücül envanterine katkıda bulunurlar…
*
“Yalan” denince elbette akla Goebbels gelir. Hitleri ayakta tutan ürettiği şiddet değil, Goebbels’tir ve Goebbels, bir yalan organizatörüdür. Manipülatif haberler, algı operasyonları onun üzerinden gelişir ve gerçekleşir. Yalan üzerinden yürüyenlere şunu öğütler: “Yeterince büyük bir yalan söyler ve onu tekrar etmeye devam ederseniz, insanlar sonunda ona inanmaya başlayacaklardır.”
Kürt demokratik güçleri hakkında yapılan ve tekrarlanarak devam ettirilen “çözülme”, “teslimiyet” gibi vurgular da aynı mantık ve kötücül aklın ürünü olarak öne çıkar.
Böyle bir zeminde yalanın ve yalancının enforme ettiği politik akıl, bilgi kirliliği ve dezenformasyonun yarattığı bataklıkta can verir. Böylece politik ahlaki toplum arayışı, sosyal lümpenizmin tehdidi ve tacizi altında kalır.
Aynı Goebbels, “insanların beyin tembelliğini gördükçe, her istediğimizi yapabiliriz” der. Yalan, yaratıcı beyni tembelleştirip köreltir. Körelme de yalana inanmayı kolaylaştırır. Devrimci romantizmi, siyasal estetiği, empati ve anlama yetisini önemli oranda köreltir. Bundandır ki, müzmin mutlakçı siyasal yapıların dünya görüşleri kadar, barışçıl karakterleri de zayıftır. Bu birey ve yapılar savaşta da barışta da yoktur. İkisinden de sakınır. Ancak her iki durumdan da “beslenir”. Karşıtlığa dayalı referanslarının statik yapısı, değişim süreçleriyle sorunlaşır.
Bu sorunlu yapının birkaç temel özelliği vardır. Birincisi, rol çalarak gerçek özne ile yer değiştirirler. Öznenin yerine geçerler ancak yaşadığı problemler ve siyasal gerilimlerle ilgili olmazlar. İkincisi, empati yapmazlar. Kürt meselesine üst/egemen bir anlayışla yaklaşırlar. Üçüncüsü, “Delilik, toplum düzeninin varlığı için gerekli; çünkü bu düzen ancak kendi negatifinin aynasında kimlik bulabiliyor.” der Michel Foucault. Bu saptama son derece doğrudur. Erk kadar, demokratik değer yaratmayan ve toplumsal ilerleme için kararlaşmayan yapılar da aynı yolu izler ve “kimlik bulurlar.” Dördüncüsü, “dirençli ve uzlaşmaz” gibi gözüken tutumlarının aldatıcı niteliğidir.
Olay mahallinden uzak yaşamak…
Aldatıcıdır çünkü bunların her biri “olay mahallinden” uzak yaşarlar ve asla “olay mahalline” girmezler! “Güvenli bölge solculuğu” ya da “yurtseverliği” (buna bir de “güvenli bölge aydını”nı eklemek gerekir.) kendilerini sorunlu/tehlikeli alanlardan uzak tutarak, bir biçimde 21. yüzyılın kötücül envanterine katkıda bulunurlar.
Sorunlu alana giriş yapmadıkları gibi sorunsal düşünme yetisine sahip olmayan yüzyıl manipülatörlerinin –ki bu siyasal Kürt tabanında da hayli fazladır- yaratmaya çalıştıkları “çözülme ve “teslimiyet(çilik) algısı” politik-pratik muhalefetin ötesinde bir şeydir. Alt bilinçlerinde kaybettikleri odağı, ilgi ve itibarı geri kazanma dürtüsü var gibidir. Ancak değişim süreci ve dinamiklerini trolleme yoluyla kirletme gayretleri, radikal önermelerin ardındaki baskın zihniyeti, sorumsuzluk ve politik bencilliği gizlemeye kadir değildir…
Karşı direncin nedenleri…
Değişim arzusuna karşı direnç her zaman olur. Olmaması anormaldir. Siyasal tarih de örnekler sunar. Bunun bir çok nedeni olabilir. Değişimin, teorik eşiği aşarak pratikleştiği aşamada bu direnç çok daha büyür. Donuk yapılarda yaşanan sarsılmalar, sınıf alışkanlıklarıyla kaynaşarak bloklaşır. Bu da ideolojik ve duygusal şiddeti tetikler.
Toplumsal hareketlerin kendi doğal seyrinde ilerlediği koşullarda ise tepkiler çoğunlukla kaybolur. Zira odaklar bir biçimde kendi konfor alanlarını yaratarak ya da bularak toplumsal hareketlerle görece “uyumlanır.” Bu “uyum”un en belirgin özelliği, “yapı dışı” güç ya da bireylerin uzun toplumsal mücadele süreçlerinde adapte oldukları sosyal, kültürel ve ekonomik standartlardır. Buna uygun yaşayış ve düşünce tarzlarıdır. Değişim hamlesi bu yerleşik düzeni bozar. Konfor alanları dağılır. Böylece teorik-politik ezberin ve statik aklın değişime uyarlanması güçleşir. Bu da akıldışılığı tetikler.
Buradan bakıldığında kimi birey ve yapıların değişim dinamiklerine yönelttiği şey, eleştiri değildir. Devrim, ulus, hak, halk savunuculuğu hiç değildir; değişime dirençtir. Alt beynin ritmi bozulur ve sosyal, fizyolojik ve ruhsal denge kaybolur. Kanımca birinci önemli husus budur. İkincisi ise, değişim adımının “çözülme” olarak algılanıyor oluşudur. Silahlı savaşa duyulan ilginin yarattığı “dış aidiyet” ya da “dayanma” zemini kaybolunca, metafizik akıl devreye girer ve enternasyonal içerik kazanmamış politik ilişkiler eski değerlere döner. Üslup, tanı, ifade, yorum sıradanlaşır. “Dayanağın caydırıcı varlığı”nın yitirilişi “yaslanmalı siyaseti” çökertir. Bu çöküş de, yalanın enforme ettiği politik aklı tedirgin eder.
İç-karşı dirençin varlığı…
Kürt değişim süreci ekseninde kabul edilsin ya da edilmesin bir de iç-karşı direnç sorunu vardır. “Dahillik” ya da “sahiplik” olgusu, iç-dirençten çok dış-direnci işler. Onu konu edinir. Özellikle Kürt yapılarında iç-kimlik kazanmış, “kabul görmüş” bir tür entegre olmuş bazı yazanlar ve politikacılar bu konu da çok daha tamahkârdır. Öcalan’ın, “beni anlamıyorsunuz”, özetlemesine rağmen, ısrarla problemi dışsallaştırma gayretleri, alışkanlıkların yanı sıra sahip oldukları statü ve konfor alanlarıyla ilgilidir. Değişme direnci, dış tehdit, dış akıl üzerinden okuma gayretleri de…
Oysa, özeleştiriden kaçınan “her şeyi gören, bilen, anlayan”; geri kalan bütünü ise probleme dahil eden halleri, yeni tür egemenlik biçiminden başka şey değildir. İç-karşı direnç, dış direncin karşıtı değil, versiyonudur.
Sonuç olarak iç ya da dış, politik aklın vahameti, değişim sürecini her koşulda tehdit eder. Olması gereken, “uyumlanmak” ya da “uyumlu gibi görünmek” değildir. Sürecin özgür devindirici dinamiği haline gelmektir. Ayrıca “güvenli bölge solculuğu” ya da “yurtseverliği”, statik akıl ve algıyı aşmanın başka da yolu yok gibidir… Bu yol aynı zamanda yalan çağına, Goebbels’in ardıllarına küçük ama anlamlı bir tavır olacaktır.
/Bu yazı MunzurPress’ten alınmıştır/










