Kamusal alanda özgürlük bir Talep’tir. Tüm kısıtlanmış, yasaklanmış bireysel, toplumsal, evrensel haklar Talep’in öznesidir. Birey olarak varoluşun temel koşuludur…
Özgürlük elbette birçok biçimde tanımlanabilir. Sanırım en güçlü aktüel tanımı şudur: Özgür tercih yapmak ve yaptığı tercihin sonuçlarına katlanmak. Bilinçli her birey, her özgür insan kendi tercihlerinin sonuçlarını kabullenerek yaşar. Tercihlerinin olası sonuçlarını bilir ve dirençle karşılar. Böylece kendine yabancılaşmadan kalır. Ancak her insan buna nail olamaz.
Tercihlerini özgür yapmayanlar, başka tercihlerin nesnesi haline gelerek kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşma, aidiyet krizine eşlik eden dehşet bir mağdurluk hissi yaratır. Böylece birey hep mağduru oynar. Kendini şiddet mağduru, işkence mağduru, yoksunluk mağduru ilan eder. Böylece mağdur olma durumu kimlikleşerek mücadele yetilerini köreltir.
Bu körelme Talep’in kaynağını değiştirir. Kamusal olandan öznel olana indirger. Böylece Talep, tarihsel haklılık ve ihtiyaçlardan değil, mağduriyetten beslenir hale gelir. Tarihsel hak ve haklılığın değil, mağduriyetin yarattığı taleplere odaklanmak ve bunu mütemadiyen dillendirmek ise bir tür dilencilik sayılır. Birey, dramatik biçimde kölelik hukukuna geri döner. Nedir bu hukuk? “Mücadele ettim, yıllarımı verdim, ölümü/yokluğu göze aldım, konfor alanımı terk ettim, aç kaldım, zindan yattım, işkence gördüm, ömrüm gitti, evim gitti, ailem gitti, varlığımı kaybettim; hak eden benim, öncelik benim” hukukudur bu.
Oysa özgür tercih yapanlar ve yaptıkları tercihin sonuçlarını yaşayanlar; bu sonuçlardan yakınmazlar! Mağduru oynamazlar. Ayrıcalık/imtiyaz istemezler. Konfor, kariyer, konum, mevki beklentisi içinde olmazlar. Özel oldukları duygusuna kapılmazlar ve özel talepte bulunmazlar. Deli danalar gibi her yerde, her platformda, her alanda kendini göstermezler, vitrine çıkmazlar. Bilirler ki yaşadıkları acı da işkence de itilmişlik de yoksunluk da yapmış oldukları özgür tercihin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Dolayısıyla kendi yaşadıklarını, baskıları, işkenceleri, mağduriyetleri talebin ederi/karşılığı olarak ileri sürmezler. Politik pazar stantlarında kendilerini sergilemezler. Ücretli hale gelmezler, değerleri ücretlendirmezler.
Bunu iki şeyden dolayı yapmazlar. Birincisi, tercihlerinin hiçbir baskı altında kalmadan, tamamen özgür iradeleri ile yapılmış olmasıdır. İkincisi ise, yapmış oldukları tercihlerin yarattığı sonuçların oldukça zengin kültürel-ruhsal materyaller içeriyor oluşudur. Birey bu materyallerle düşünsel, ruhsal bağlar kurarak kendini onarır. Zira, kendi tercihinin sonuçlarını yaşayan birey; kırılmalar yaşayarak dağılmaz. Çünkü bireyi güçlü ve özgür kılan şey, sadece kendi tarihi ve tarih içindeki bireysel emeği-direnci değildir. Tercih yaptığı hayatın, çevrenin ya da yapının ortak tarihi ve tarih içindeki olumlu ya da olumsuz deneyimleri, kolektif yaratılarıdır. Birey bu yaratılarla “kendini yapar”. Böylece kendine ve kolektif değerlere yabancılaşmadan, değerleri metalaştırıp pazarlamadan, yürümeye devam eder.
Mağduru oynamak, yaptığı tercihlerin sonuçlarından yakınarak kendine yabancılaşmak, yaratılan değerleri metalaştırmaktır. Bireyin tercihlerin yarattığı sonuçlarla olan problemi, aidiyet duygusunu yok ederek, ihmal ve istismara açık hale getirir. Bu ruhsal/düşünsel yarılma bireyde ikili bir karakter oluşturur: Tercihler olumlu sonuçlar verdiğinde, bu sonuçların yaratıcı öznesinin kendisi olduğunu gözünüzün içine sokarak, sayısız talepte bulunur. Olumsuz sonuçlanması durumunda ise geri çekilerek, “talep edişinin” yerini şikâyet, eleştiri ve yakınmalar alır. Çürüme ve çözülme de böyle başlar. Mağduru oynamak ve bunu politik söylem/refleks haline getirmek; tüm bir mücadeleyi ve yaratılan değerleri, kazanımları çürütür.
Politik gerileme ve çürüme eğilimi, mağdur edebiyatı yapanlar ile samimi devrimciler arasındaki farkı görünmez hale getirmiştir. “Politik Mağdurlar”, bencil, hiççi, hesapçı, pazarlamacı bir o kadar da fırsatçı kapanlarla/pusularla yaşarlar. Samimi devrimciler ya da sosyalistler ise, yaptıkları tercihlerin sonuçlarını erdemli bir alçakgönüllülükle karşılarlar. Sürekli bir değişim ve yenilenme arayışı içinde olarak, çürüme ve çözülmeye karşı panzehirler üretirler.
Konunun anlattığı şudur: Mağduru oynayana ve ısrarla o düzlemde kalanlara itibar etmemek gerekir. Tarihi kendileriyle başlatana, egosantrik bir anlayış ve davranış içinde olanlara saygı duymamak müstahaktır!
Biz, kendi tercihlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz.
Her devrimci, her aydın, her ilerici de kendi tercihlerinin yarattığı sonuçlara anlam vererek kendi olur ve kişilik kazanarak kendini tamamlar. Bunu istismar ettiği anda kendini, kimliğini, kişiliğini ve geleceğini kaybeder. İnsanı ve insan davranışlarını güzelleştiren, estetize eden şey de anlam arayışının özü olan “kendini tamamlama” gayretinin sürekliliğidir.
/Kaynak:munzurpress.com/













