Demokratik siyasetin öne çıktığı “çatışmasızlık, çözüm ve değişim” süreçlerinde Partilerin yapısı kadar, politik pratiği de önem kazanır. Bu husus dikkatleri ilerici parti ve yapılara odaklar. Parti, siyasal mücadelenin neresindedir? Arzuladığı şey nedir? İktidar kimliğinden ayrışmış mıdır? Soruları yanıt aramaya başlar.
Nerede olursa olsun İlerici partilerin “iktidar olma” ile “iktidarı aşma” ikilemi (aynı zamanda paradoksu), politik kimlik problemlerinin özünü oluşturur. Tercihen “iktidar olmaya” yatkınlık hali; özellikle tarihsel değişim kavşaklarında iç sorgulamayı güçleştirir. İktidarcı mantığın, iktidar odaklı olma alışkanlığının kaçınılmaz sonucudur bu…
İlerici Partilerin iktidar paradoksu
Konuyu politik tarih ve teoremler ışığında irdelediğimizde şunu görürüz: “İlerici partiler” daha doğru ifadeyle komüncü sosyalistler asla iktidar odaklı olmazlar ve “iktidar transfer” etmezler. “İktidar transferi” yerine, iktidardan çok, birer sosyal örgü olan “Komünler” oluştururlar.
Burada iktidar transferi üzerinde durmak doğru olur. İktidar transferi nedir? İktidar aygıtının tüm araç ve işleyişi ile el değiştirmesidir. Böylece iktidar aygıtı olduğu gibi kalır sadece yönetimi el değiştirir. Örneğin “burjuvaziden işçi sınıfına geçer.”
Ancak bu doğru bir önerme değildir. Çünkü bu önerme devlet, siyaset ve toplumun niteliğini değiştirmez; olduğu gibi bırakır. Olduğu gibi bırakılan ya da devralınan şey ise demokratik ve toplumcu olamaz.
Sosyal tarihle alakalı olanlar bilir: Ekim devrimi ön günü ve sonrasında 2. Enternasyonalciler; devlet mekanizmasının olduğu gibi devralınacağını düşündüler. Parti rolü olarak da “devletin yapısını değiştirmeksizin olduğu gibi devralmak” olarak açıkladılar. Özellikle Karl Kautsky, parlamentoyu, “proletaryanın içinde bulunduğu ekonomik toplumsal ve moral alçalmadan kurtarmakta kullanılacak en güçlü araç” olarak görmüş ve önermiştir. Ancak bu tez, dinamiklere rol biçmediğinden toplumsal rolü pasivize eder. “Toplumsal alan”ı örgütlenme ve etkin hareket alanı olarak görmeyerek bürokratik parlamenterist mecraya kayar.
“Sosyal Demokrasi”si bu nedenle içerik ve biçim olarak “bürokratik devrim”in ötesine geçemez. Bu da partinin kendisinin bürokratik tarzda örgütlenmesine, öyle de hareket etmesine yol açar. Mesele tam ta budur. Sosyal Demokratlar’ı Bolşevikler’den ayıran temel özellik de bu olmuştur.
Lenin, bu “bürokratik” teze karşı çıkarken şöyle der: “İşçi sınıfı hazır devlet mekanizmasını basitçe ele alıp kendi amaçları için kullanamaz.” Kilit ifade budur!
Tüm bir sosyal mücadele tarihinin ve tarih içinde “nasıl bir Parti?” sorusunun yanıtı da bu ifadede yatar. Bu yanıt “Sosyal yurtseverler” ile “Enternasyonalistler”i kesin biçimde ayırır. Ayırmakla da kalmaz, alternatifini de oluşturur: “Sosyal yurtseverler ve reformistler bürokratik devlet mekanizmasını mükemmelleştirirler, oysa devrimciler onun yerine devleti değil, ‘devlet benzeri’ni yani Komün’ü koyarlar”.
Antonio Gramsci de paralel cümleler kurar: “Devlet tapınıcılığı”nın, Polis, Ordu, yasal sistem vb. ile oluşan “siyasi toplum”un, aile, eğitim sistemi, sendikalar vb. yapılardan oluşan “sivil toplum”la özdeşleştirme sonucu (ki bu jakoben, üstten dayatmacı ve faşizan bir gayrettir) ortaya çıktığının altını çizer. Buradan hareketle proletaryanın tarihi görevinin yeni bir “düzenlenmiş toplum” yaratmak olduğunu ileri sürer. “Devletin sönümlenmesini, sivil toplumun kendini düzenlemesi yeteneğinin gelişmesine” bağlar. Bu yetenek olmadıkça, daha doğrusu politik güçlerin özelliği haline gelmedikçe yol alınmaz.
“Sol aklın çöplüğü” saçmalığı…
Bazıları bu Marksist tez ve önermeleri “Sol aklın çöplüğü” olarak görebilir. Ancak görüldüğü gibi, her biri eksikliklerine rağmen çağa-döneme ışık tutacak zengin verilerle doludur. İhtiyaç duyanlar için tarih ve tarihsel hafıza bir “çöplük” değil, gerçekten de derslerle dolu bir hazinedir.
Bu hazineyi doğru kullan(a)mayanlar bocalar, iflah olmaz bir kısırdöngüye düşerek amaçla çelişir hale gelir. Demokratik bilinç ve eylem yerini kendiliğinden olana bırakır. Böylece tersine akış başlar. “Devlet mekanizmasını mükemmelleştirenler” ya da “devlet mekanizmasını basitçe ele alıp kendi amaçları için kullananlar” kendi içinde katılaşarak ve kastlaşarak kısırlaşır. Bu da yapı içi bürokratizmi ve baskıcı eğilimi arttırır.
Politik pratik bağlamda DEM Parti.
Doğru perspektif, doğru akıl sanırım budur. DEM ve benzeri politik yapılara da buradan bakmak, bu perspektifle değerlendirmek gerekir.
DEM politik bir organizasyondur. Ancak “enternasyonalistler”den değil, ağırlıkla “sosyal yurtseverler”den oluşmuş bir yapıdır. “Sosyal yurtsever”lerde ulus ve ulus devletçi refleksler daha baskındır. Hatta etnik milliyetçi özellikler taşırlar. Yapı dışı ilişki, ittifak ve dayanışma biçimlerine pek açık değildir. Devrim, demokrasi ve örgütlenme anlayışları devletçi–bürokratiktir. Çoğunlukla bürokratik tarzda örgütlenmiştir.
Hatta daha ilkel, geleneksel reflekslere sahiptir. Toplum öncelikli değil, “parlamento odaklı”dır. Kitle içinde parti çalışması (siyasal çalışma) yapma eğiliminde olmayışları ya da hayli isteksiz oluşlarının nedeni de budur. Parlamenterist karakteri DEM ve benzeri yapıları, toplumsal alandan bürokratik alana çeker.
Devlet benzeri ancak devlet olmayan ‘komünler’ yerine, “hazır devlet mekanizmasını” kullanma istekleri de bu özelliklerinden gelir. Bürokrasiye ve bürokratik siyasete aşırı angaje halleri, toplumsallaşmaya kapalı “sosyal yurtseverlikler”i, sosyal demokrasinin ya da sosyal yurtseverliğin oluşturduğu bir yapı kimliğine hapsetmiş ve orada tutmuştur. Sosyal demokrasi anlayışının “partiyi devletin bir embriyonu, hazırlayıcı çekirdeği” gibi görmesi kaçınılmaz olarak bu sonucu yaratır.
DEM’in politik kimlik tanımı…
Bu da DEM ve benzer politik yapıların halkçı/toplumcu karaktere sahip olmadığını ya da bu karakterin hayli zayıf olduğunu gösterir. DEM’in politik kimlik tanımları “bürokratik, sosyal yurtseverlik” tir. Pratik olarak anti komünal-anti enternasyonaldir. Kürdistani ya da Türkiyelilik kimliklerinin iki yüzünde de başka şey bulamazsınız. Enternasyonal yani Komünal kimlik yoksunluğu kendisini toplumculuktan uzaklaştırmakla kalmamış; etkin bir entegre aracı haline de getirmiştir. Devleti “aşma yerine” onu kopyalarsanız sadece bürokratik idari bir aygıt yaratırsınız; ötesine geçemezsiniz.
Partinin evrensel kimliği…
Oysa partinin rolü “işçi/halk devleti” olmak ya da “kurmak”; “devlet kimliğini transfer etmek” değildir. Yeni toplumun siyasal, kültürel ve ahlaki normlarını oluşturmak ve uygulama/geliştirme sürecinde rehberlik edecek “ileri bir azınlık” olarak işlev görmektir. Bu ise Partinin evrensel kimlik ve karakterini belirler. Devlet tapınıcılığını reddeder. Erk’in doğrudan ya da zor yoluyla gerçekleştirdiği “siyasal toplum” üzerinden yürümez. Aynı biçimde Erk’in ideolojiye ya da gönüllülüğe dayalı geliştirdiği “sivil toplum” yapılarını ana zemin yapmaz. Devletçilikten kopararak toplumculuğa yaklaştırır. Yeni bir “düzenlenmiş toplum” yaratma yoluna gider.
Aptallığa meyilli olmayan, ayık ve sabırlı insanlar…
Böyle bir toplum yaratmak için, Antonio Gramsci’nin şu önermesi yerindedir: “Her çöküş, entelektüel ve ahlaki bozukluğu da beraberinde getirir. En kötü dehşetler karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayan ve her türden aptallığa meyli olmayan, ayık, sabırlı insanları yaratmak zorunludur.”
Tüm bunlardan şu sonuç çıkar: Sosyal yurtseverliği aşan; evrensel değerlerle buluşmuş akıl ve anlayışa sahip insanlarla, yeniden “düzenlenmiş bir toplum” yaratılabilir.
Tüm bu veri ve anlatılar:
İktidar odaklı olmayan ve iktidar ikilemi yaşamayan, “iktidar transfer” etme gayreti içinde olmayan, komünal olana yatkın olan, siyasal mücadeleyi devletçi-parlamenterist akılla ele almayan, dinamiklere rol biçen, aynı biçimde parti aygıtını bireyselleştirip kendi çıkarları için kullanmayan, parti bürokrasisini mükemmelleştirme gayreti içinde olmayan politik-ahlaki ve entelektüel olarak bozulmamış insanlara ve bu insanların oluşturacağı parti ya da harekete duyulan ihtiyacı ortaya koyar.
Aksi taktirde; bu “tersine akış”, bu “çöküş”, bu bürokratik kabarış ve yozlaşma durdurulamaz.
/Kaynak: munzurpress.com/










