Delil Karakoçan: Yaratıcı dünyayı kaybediş: Şükür, Ubudiyet, Tevekkül…

Genel

Zorunlu açıklama:

Delil Karakoçan” olarak yazılar yazıyorum. Aynı isimle sosyal medya hesaplarım bulunuyor. Son günlerde demokratik Kürt hareketi hakkında manipülatif haber, yazı ve yorumlar çıkmaktadır. Bu yazı, haber ya da paylaşımların altına yapılan Delil Karakoçan imzalı yorumlar tarafıma ait değildir. Bilgilendiriyorum. Selamlar, Saygılar…

* * * * * * * * *

Tarihsel bağlamda Sınıfsal ve Toplumsal hareketler, “kendiliğinden” olanlar ve “sınıf bilinçli” gelişenler olarak ikiye ayırılır. Tarih; “kendiliğinden” olanın, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu perspektifinden yoksun olduğuna tanıklık eder. Ezilen sınıflar, “sömürünün kaynağı” olarak makinaları görürler ve onları parçalayarak kurulmaya çalışırlar. Sonrasında gelişen sınıf bilinçli hareketler ise, sömürünün makinalardan kaynaklanmadığını kavrarlar ve yeni bir kurtuluş perspektifi geliştirirler. Bu perspektif, aynı zamanda aklın ve sosyal bilimin alan bularak pratikleşmesi anlamına gelir.

Bu zihinsel evriliş, insanlığın kurtuluşu için tarihsel bir eşik ve sıçramadır.  Böylece sosyal devrimler; “Komünist Manifesto” ile teorik karşılığını bularak, politik-pratik temeline oturur. Kendiliğinden olandan bilinçli olana geçiş, 20. yüzyılda dünyanın üçte birini Sosyalizmle buluşturur ancak Bürokratik Sosyalizm’in öznel ve nesnel koşullarını da yaratmış olur.

* * *

“İkiciliğin” izlerini taşıyan teorik hat, tümden gelimci bir akılla İktidara ve onun aracı olan Parti’ye odaklanır. Böylece eşit ve özgür toplumlar yaratmayı amaçlayan Komünist/İşçi Parti’leri, taşıdıkları iddianın aksine, hiyerarşik ve dikey yapılara dönüşür. “Her şey insan için” tezi “Her şey iktidar için” pratiğine dönüşerek, doğal formunu kaybeder. Birey de “sosyalist iktidar” için “yaratıcı özne” olmaktan çıkarak “yedeklenir.”

* * *

Bu husus Bürokratik Sosyalizmi güçlendirmekle kalmaz; yaratıcı özne olan Bireyi Sosyalist ideallere ve Öncüsü Parti’ye adayarak” gerçek özneyi zayıflatır. Bilim, kültür, sanat, edebiyat, ideoloji, düşünce, felsefe gibi ilgiler “Sosyalist devlet” denetimine alınarak “tek”leşir. Devlet Sosyalizmi ya da Bürokratik Sosyalizm öyküsü de bu tekleşmeyle başlar…

Oysa Sosyalizm “tekleşme” değil, “birleşerek çoğalma”, özgür birey/toplum odaklı kolektifler yaratma eylemidir.

Birey de bu çoğaltıcı edimin nesnesi değil, yapıcı öznesidir. Bir diğer ifadeyle Sosyalizm; özgür bireylerin oluşturduğu toplumsal sistemin adıdır. Bu sistemde “tekçilik” yoktur ve sosyalizm, erk/iktidar üzerinden yürümez.

Hayat masallardan ibaret değildir…

Hayat masallardan ibaret değildir.
Hayat masallardan ibaret değildir.

Kaldı ki, siyasal yapılar tek başlarına yaratıcı özne olamazlar. Kudretli ve organize olabilirler ancak ilahi güçleri, sihirli değnekleri yoktur.  Doğaüstü yeteneklere sahip değillerdir.  “Şapkadan tavşan çıkarmak” gibi maharetleri bulunmaz. Ya da “Alaaddin’in Sihirli Lambası”ndan çıkan “Cin” gibi “Dile benden ne dilersen?” gibi misyoner cümleler kuramazlar. “Açıl susam açıl” diyerek bir çırpıda kilitli kapıları aralayamazlar!

Neden mi?

Çünkü her güç, eşit ve özgür bileşenleriyle kendini bulur. Birey onu toplumsal alana taşıyarak bir tür özdeşlik yaratır.  “Güç” elbette paradigmalardan beslenir ancak ona kimlik ve kişilik kazandıran özgür bireyler kolektifidir.

Hayat da masallardan ibaret değildir. Bazen komedya, bazen de dramatik, trajik öykülerle doludur. Tarihin tanığıyız; görmüşüzdür: Kantarın topuzu kaçtığı an, Berlin Duvarı yıkılır. Bayraklar yakılır. Anıtlar devrilir. Saysız beyin göçü yaşanır. İnsanlığın küresel kötülükle olan kavgası bir anda kendiyle kavgasına dönüşür. Tasfiyeler başlar. Devrim kendi çocuklarını yer.” Kendi içinde tekçi, baskıcı rejimlere dönüşen Sosyalist ülkeler bir bir çözülür ve yıkılır…

Bunlar gerçek!
Yanlış olan, hatalı olan “yıkılışlar” değil; inşa biçimleriydi. Sosyalizm ya da demokratik devrimler kuşağında, birey ve toplumun oturtulduğu yer idi…

İlahların terk edişi…

İlahlar insanları terk edeli hayli zaman oldu… Hayal güçleriyle “Kaf Dağı”nın ardına sarkabilirler (belki) ancak hakikati göremezler.  Kuvvetli olabilirler ancak tanrısal/merkezi misyonlar yüklenemezler. Rolleri elbette büyüktür, yadsınamaz. Ancak “her şey onlar sayesinde” değildir. Böyle düşünmek, “insan üstülük atfetmek” olguyu gerçeklikten uzaklaştırır. Bireyi “yaratıcı-özgür” zemininden kopararak “şükreden”e indirger. Şükür” ise “ubudiyet”e, “tevekkül”e götürür. Böylece birey, önce iradesini ve özgürlüğünü sonra da yaratıcı dünyasını kaybeder.

Çok irdelenmese de Öncü (Parti)-Birey sorunsalı, sosyalizmin temel sorunlarından biridir. Sosyalist akıl, bireyi “şükür” yoluyla tevekküle bağlamak değil, “özgür birey” haline getirecek koşulları yaratmaktır. Çünkü “yaratmak”, “yaradana” ve “yaratan”a münhasır politik bir eylem değildir. O, bireyin bilinci ve kendi eylemi olarak ortaya çıkar. Kolektife katarak çoğaltır. Ancak özgünlüğünü ve özgürlüğünü kaybetmez. Tevekkülcü arabesk bir yakarış olan Tanrım beni baştan yarat gibi teslimiyetçi bir yol izlemez. Kendini Tanrı’ya ya da Tanrılara bırakarak bilinç ve iradesini hükümsüz kılmaz.

Tanrı benzeşmesi…

Soyut varlık insan evrene hâkim olur…

Tanrı sevgisinin, tanrı-insan ilişkisinin özü, istek ve beklentilerimizle sınırlıdır. Tanrıyı yüceltmemizin, dokunulmaz, tartışılmaz kılışımızın altında yatan gerçek, çoğunlukla ona duyduğumuz sevgi ya da bağlılık değil; “sahip olmak istediklerimiz”dir. Emeksiz insan; dünyevi ve uhrevi beklenti ve ihtiyaçlarını tanrıya yükleyerek, ondan bekleyerek kendini sorumluluk sahasının dışına iter.

Biat” da bu kaçışla başlar. Böylece insan yani “somut varlık” kaybolurken, “soyut varlık” yani Tanrı ve Tanrılar büyüyerek “insanevren”e hâkim olur. Bu hakikat, Bürokratik Sosyalizm ve insan ilişkisini bir tür “egemenlik ilişkisi” olarak açıklar. “Tanrı bilir”, “Tanrı görür”, “Tanrı verir” gibi tapınmacı referanslar bireyi “kaderciliğin”, “kendini bırakmışlığın” kurbanı yapar. Yapmakla da kalmaz; bu kaçış, “Tanrı” yükünü tarifsiz ağırlaştırarak, tartışılır hâle getirir.

Geri toplum/ulus bireylerinin lider/öncü refleksi, tanrı-toplum/tanrı-birey refleksiyle çoğunlukla dramatik şekilde örtüşür. Tıpkı tanrı-birey bağında olduğu gibi birey, lideri, baş döndürücü biçimde yüceltir. “Her şeye kâdir” görerek ya da göstererek hayatın tüm yükünü, tüm sorumluluğunu ona yıkar. Elini kolunu bağlar. Bir çırpıda kendini sorumluluk sahasının dışına atar. Etkisizleştirerek tartışılır hâle getirir.

Devam Edecek…

/Bu yazı MunzurPress‘ten alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Eski Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, Birleşmiş Milletler Genel Kurul Başkanı seçildi
CHP’de gündem 30 Haziran: Kılıçdaroğlu ne yapacak?

Öne Çıkanlar