Delil Karakoçan: Yaratıcı dünyayı kaybediş: Şükür, Ubudiyet, Tevekkül…(2)

Genel

Güç ve özgürlük ilişkisinin özü, “Kimliğini dışsal tahakkümlerle değil, içsel hakikat ile belirlemek”tir. Dış tahakkümle oluşan kimlikler sadece taklit eder. Ancak iç hakikat, iç gerçeklik tüm tahakküm biçimlerini çözer. Kaldı ki “güç” olgusunu dışarıda aramak, bireyi içsel olandan uzaklaştırır. Bu da benlik/kişilik sorunsalını kamusal alana taşıyarak kökleştirir.

İkinci Bölüm:

Gücün özgürlüğü: Madun’dan çıkış.

Sosyalist yapılar “birey” sorunsalında ketumdur. Geniş alanlar açmaz. Öncelik sıralamasında yer alamaz. Gerçekleşen Sosyalizmin “toplumsallık” deneyiminin bireyi gözden kaçırdığı açıkça görülür. Öncekiler de sonrakiler de aynı yolu izler…

Aidiyet” değil, “Aitlik” olgusu, bireyin özgürlük alanı kadar davranış biçimini de “ait olduğu” yapılar tarafından belirlenmesini sağlayarak madunlaştırır. Madun da bildiğiniz gibi her zaman bir tahakküm rejiminin ya da otoriter yapının içine doğar. Varlık hakkı pek olmaz ve otoriteyi yeniden üretmek dışında bir şey düşünmez ve düşlemez. Tüm merkezi otoriter yapılarda “Birey” yoktur, “Madun” vardır. Madun’un, “Birey” olma serüveni toplumsal özgürlüğe kapı aralar.

Bu hakikate rağmen madun birey sorumlu tutulur. Sonuçlar birey üzerinden okunur. Bu paradoksal denklem, Parti’yi yüceltirken Birey’i küçültür. Tüm başarıları Parti’ye, başarısızlıkları Birey’e atfeder. Bundandır ki klişeleşen “Tüm başarılar Parti’ye, başarısızlıklar ise bireye aittir” deyimi politik-örgütsel tarih içinde kavramsal ve pratik olarak ilkeleşir.

Klasik parti ve parti bürokrasisinin bu tutumu kendilerini eleştiriye kapalı tutmakla sınırlı kalmaz, aynı zamanda denetimden de muaf tutar. Bu dogmatik otoriter kalıp zaman içinde ilişki biçimini değiştirir. Birey ile Parti arasındaki bağlılık ilişkisi bağımlılık ilişkisine dönüşerek özgürlük düşünü öteler. Bireyi “teknik eleman” konumuna çekerek iradi, siyasi ve ahlaki bağlamda basitleştirir.

Buradan bakıldığında tüm 20. yüzyıl hareketleri ağırlıkla klasik, geleneksel ve bürokratiktir. “Devlet eksenli” dir. Özellikle demokratik sahanın madun yatağı oluşu, güçlü ve özgür bireylerin ortaya çıkmamış olması da bu durumla bağlantılıdır.

Emek-bilincin özgürleşmesi…

Yaratıcı güç, içsel hakikat ile belirlenir…

Sosyalizm sadece emeğin değil, daha büyük bir yoğunlukla bilincin ve ruhun özgürlüğünü zorunlu kılar. Bu zorunluluk bireydeki yaratıcı gücü açığa çıkarır. Yaratıcı güç de dışsal egemenlikle değil, içsel hakikat ile belirlenir.  Ancak “dışsal” olandan tamamen ayrışmaz. Çünkü birey olmak tek başına, “hiç kimsenin, kurumun ya da yapının denetimine girmemek” le izah edilemez.

Nesnel okumalar benzer cümlelerden oluşabilir. Ancak hakikatte birey olmak, kolektiflerden kopmak değil; “bireyin kendi içindeki egemen olma, hükmetme dürtüsünü aşma arayışı içinde olması” anlamına gelir. Hükmetme duygusu ya da arzusu aşıldığında, başkasına hükmetme isteği de kaybolur. Böylece güç, militer niteliğini yitirir; kültürel-entelektüel içerik kazanarak özgürleşir.

Özgürlük de bu harika denklemden doğar. Ve bu denklem insanın dokunulmaz özelliğini yaratır. Bunun ne olduğunu da Victor Franki şöyle söyler; “İnsanın dokunulmaz özelliği; anlam verme ve tepkiyi seçme özgürlüğüdür.”  “Anlam verme ve tepkiyi seçme özgürlüğü…” Bu özgürlük, bireyi sadece ötekinin değil, parçası olduğu yapının da öznesi, eşiti yapar. Tepkilerini belirleyebilen insan özgürdür.

Güç ve özgürlük ilişkisinin özü, “Kimliğini dışsal tahakkümlerle değil, içsel hakikat ile belirlemek”tir. Dış tahakkümle oluşan kimlikler sadece taklit eder. Ancak iç hakikat, iç gerçeklik tüm tahakküm biçimlerini çözer. Kaldı ki “güç” olgusunu dışarıda aramak, bireyi içsel olandan uzaklaştırır. Bu da benlik/kişilik sorunsalını kamusal alana taşıyarak kökleştirir.

Özgür güç kaynağı…

Merkezlerin etkisinde olmama bir başkaldırı değil, özgür duruştur…

Organize yapılar (Parti, Örgüt, Kurum vs.) bireye alan açar. Ancak özgülük ya da özgür birey onun eseri olamaz. Belki birçok insan bundan minnettarlık duyar. Ancak minnetin yarattığı borçluluk duygusu özgürlüğü değil, bağımlılığı pekiştirir.

Ortak soru şudur: Asıl güç kaynağı nede saklıdır ya da birey hangi yolculukla bu kaynağa ulaşabilir? Meseleye kafa yoranların yanıtı şu olmuştur: “Gerçek kudret, insanın içsel merkezinde, özüyle kurduğu bağda ve kendi varlığına verdiği anlamda gizlidir.” Başka şeyde veya başka merkezlerde değildir. Başka öznede değildir. Tamamen kendi içinde, kendi varlığına verdiği anlamdadır, değerdedir.

Kaldı ki bir şeyin, bir merkezin etkisi altında olmama, kendini özgür hissetme hâli, dış dünyayı ya da bağlı olduğu özneyi yadsımak anlamına gelmez. Onu reddetmek değil, üstünkörü onaylamamak anlamına gelir. Aynı kafa yorucular konuyu şu bağlayıcı cümleyle tamamlar: Bu “bir başkaldırı değil, özgür duruştur. Özgür duruş ise özgürlük ülküsünün ve bu ülkünün yarattığı aksiyonun güçlü defansıdır; üssüdür. Bu Üs’te madunun hikayesi biter, özgür bireyin hikayesi başlar!

Şuna varıyoruz: Toplumsal özgürlüğün tek yolu, bireyin, ötekinin ya da bağlı olduğu merkezin onay ve desteği olmadan, “kendini eksik ve güvensiz hissetmesi” gibi toksit unsurlardan arındırmasıdır. Birey, baskılayıcı negatiflerden kurtuldukça toplumsallaşır. Bunun doğru yolu ise, başkaldırı ya da inkâr değil, “bağlılık” ile “bağımlılık” ı birbirinden ayıran “özgür duruştur”!

/Bu yazı MuzurPress’ten alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Avrupa’dan İmamoğlu’na özel ‘demokrasi’ takdiri
Irak, Kürdistan Bölgesi’nden buğday alımına başlıyor

Öne Çıkanlar