Dersim’de kayıp bir ismin peşinde: Biri adımı seslensin

Dersim’den İstanbul’a uzanan göç yolunda unuttuğu adını yıllar sonra hatırlayan Şükran Lılek Yılmaz’ın öyküsü. Kimliksiz geçen yılların ardından Dersim’e dönen Lılek, Munzur kıyısında anadili ve hafızasıyla yeniden buluşuyor.

Adını nasıl unutur insan?

Ve daha zor olan soru; adını hatırlamak için ne yapar?

Lılek’in kendi ismini arayışının öyküsüne konuk oluyoruz. Dersim’deyiz. Seyit Rıza Meydanı’nda buluşuyoruz. Havada gri bir ağırlık ve bulutların izi var. Yanı başımızda, aşağıdan akan Munzur’un çağıltısı duyuluyor kuş sesleriyle birlikte.

Şükran Lılek Yılmaz’la buluşuyoruz. Onunla kendi adını unutuşunun, aslında ülkenin yakın tarihindeki o kritik hafıza kaybının hatırasını konuşacağız. Meydana bakan bir kafede oturup pencereye yakın bir masaya geçiyoruz.

Çaylarımız geliyor. Şükran Hanım şapkasını çıkarıyor ve “Başlayalım, ben hazırım” diyor.

Ovacık’a bir çığ düşüyor

Takvimler 1967 senesini gösterirken Dersim’de, Ovacık’ta dünyaya geliyor Şükran Hanım. Ovacık’ta Yaylagülü, Zazaca adıyla Dewa Sure köyünde herkesin kendisine seslendiği haliyle “Lılek” Hanım.

Lılek “şirin, sevimli çocuk” anlamına geliyor.

“Her Dersimli çocuk gibi ben de ilkokula gidince öğrendim kimlikte yazan adımı. Okulda tanıştım kimlikte yazan Şükran’la” diyor.

İlkokula başlama süreci biraz sancılı. Kimliği yok Şükran’ın. Babası askerden geldiğinde öğreniyor kimlik çıkarılmadığını. 1967’de hayata “merhaba” dese de resmiyette var oluşu 1970’i buluyor. Okulda bu üç yıllık fark hep sorun oluyor. Yasal düzenlemelere göre okula başlayamayacak kadar küçük görünen Lılek Hanım, yaşıtı olan çocuklarla eğitim görmeye çalışırken hep resmi evrakların o soğuk duvarıyla karşılaşıyor.

İstanbul’a göç, fabrikada sömürü, okulda endişe

Göç, bu coğrafyanın kaderine yazılmış en eski cümlelerden biri. Şükran Hanım’ın payına düşen göç hikayesi ise bir felaketle başlıyor.

“Ovacık’ta köyümüz tam Munzur Dağı’nın eteğindeydi. Ben henüz yedi yaşındayken büyük bir çığ felaketi yaşandı. On dokuz kişi hayatını kaybetti, iki gün sonra karın altından sağ bir çocuk çıkarılabildi sadece. Bu olay aslında hayatımızın akışını değiştirdi.”

Cenazeler için İstanbul’dan gelen kirveleri oluyor ailenin. Çocukları Paşabahçe’de çalışıyorlarmış. Cenaze sürecinde misafir oldukları bir gece, annesi kirvelerinin hanımıyla konuşurken İstanbul ihtimali beliriyor. Baba da tanıdıklarla konuşunca, İstanbul’dan bir mektup geliyor çok geçmeden: “İş alımı yapılacak, gelmek istiyorsan gel.”

Baba hiç düşünmeden çalıştırdığı küçük lokantayı devredip gidiyor. Üç ay sonra da aileyi İstanbul’a götürüyor.

İstanbul’a gidince hayatın ritmi değişiyor tabii. Fabrikada grevler ve emek mücadelesi, mahallede ise Kürt-Alevi olmanın verdiği o tanıdık kaygı. Alevilerin kapılarına işaret konulduğu, Kürtlerin “kuyruklu” bilindiği o karanlık yıllar.

Şükran Hanım, o günleri şöyle özetliyor:

“Okula gidince öğrendim adımın Şükran olduğunu. Hatta ilk zamanlarda öğretmen ‘Şükran’ dediğinde dönüp bakmıyordum bile. Ama bir aşamadan sonra hem kimliğimizi gizleme telaşı hem de yeni adıma alışma sürecinde gittikçe uzaklaştım Lılek adından.”

‘Biri adımı seslense?’

Dersim’e gittikleri yıllarda sürekli köydekiler kendisine Lılek diye seslenmiş. Ama İstanbul’da Şükran olarak yaşamaya devam etmiş.

“Lılek Hanım” usulca geri çekilmiş.

“Ben doğduğumda babam askerdeymiş. Dedem, kız çocuğu olduğum için nüfus kaydımı hemen yaptırmamış. Babam bir buçuk yıl sonra izne geldiğinde, adı olmayan, henüz nüfusa kaydedilmemiş bir kızı varmış. Beni ‘Lılek’ diye severmiş evdekiler. Lılek; sevimli, şirin kız çocuğu anlamına gelen bir sevgi sözcüğü. O günden sonra adım evde hep Lılek kalmış.”

İstanbul’a geldiklerinde yaşı küçük olmasına rağmen dayısı okula yazdırıyor onu. Ama tembihler sıkı: “Öğretmen kimliğini isterse sakın verme, yaşın küçük, seni okuldan alırlar.” Müfettiş geldiğinde yaşını büyük söylemesi gerektiği öğretiliyor. Böylece İstanbul macerası, aslında bir saklanma ve yeni bir isme alışma süreciyle başlıyor. Buna eşlik eden ülkedeki siyasi ortamda yaşanan gelişmeler ve eklenen çekinceler ile geçmiş zaman. Evde Lılek, sokakta ve okulda Şükran.

Zamanla eğitim hayatı, yatılı okul süreci derken Lılek’ten, o yerel kimlikten ve dilden tamamen uzaklaşıyor. 1980’lerin o tozlu ve karışık ortamında, “güvenli olsun” diye Sağlık Meslek Lisesi sınavlarına yönlendiriliyor ve Haseki’yi kazanıyor.

Yatılı okul, onu sadece evden değil, adından ve geçmişinden de koparıyor.

Adeta unuturcasına bir uzaklaşma bu. Mezun olduktan sonra mecburi hizmetini Sivas’ta yapıyor, sonra tekrar İstanbul’a dönüyor. Yıllar geçiyor, hemşireliği bırakıyor, açıktan Kamu Yönetimi okuyor, özel sektörde çalışıyor ama hep bir boşluk var Lılek Hanım’da.

“Neydi benim adım?” sorusu bir yerlerde asılı duruyor.

“Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde” diyor Burhan Sönmez, Masumlar romanında. Şükran Hanım’ın, yani Lılek’in de çocukluğu vatanı aslında. Uzaklaştıkça, yani “büyürken” Lılek Hanım adını da unuttu fark etmeden.

Gel zaman git zaman içinde büyüyen o boşluğu dindirmek için Dersim’e geliyor. Palavra Meydanı’nda sohbetler, Ovacık yolunda dolmuşlar, Munzur’un uğuldayan sesi… Her şey bıraktığı gibi.

Tek bir eksikle: Kimse Lılek Hanım’a adıyla seslenmiyor artık.

Zaman geçtikçe tanıyanların azalması ya da Dersim’den veya bu hayattan göç etmesi, köye gittikçe yaşıtlarının artık ona “Şükran” diye seslenmesi ile öyle bir an geliyor ki, kendi adını unuttuğunun dahi farkına varamıyor.

Ve esas soru şu: Adını unutan bir insan nasıl hatırlar? Biri ona seslenmediği sürece adıyla nasıl yeniden kavuşur?

Mesela, şimdi, adınızı unutsanız; elinize telefonu alıp birine mi sorarsınız? Karşınızdaki kişi akıl sağlığınızdan şüphe etmez mi? Bu git geller arasında Lılek Hanım çocukluğuyla vedalaşıyor aslında. Şükran adıyla ayaklarını bastığı yerden yüksekte bir sarkaçta sallanıyor artık.

‘Seni evde ne diye severlerdi?’

“Aslolan yaşadıkları değildir insanın, anlatmak için nasıl hatırladığıdır” diyor Gabriel Garcia Marquez, Anlatmak İçin Yaşamak romanında.

Tüm bunları anlatırken bazen gözleri doluyor, bazen de sesinde bir öfke beliriyor.

Şükran Hanım 2009 yılına geldiğinde, artık neyi unuttuğunu dahi hatırlayamadığı bir zamanda sosyal medyada Zazaca yazan birilerini buluyor. Şaşırıyor. Çocukken evinde konuşulan dilin yazılabildiğini fark ediyor.

“Bilmiyordum aslında. Ben yöresel bir ağız falan sanıyordum. Ama bayağı bayağı bir dil bu; yazımı, kuralı, imlası, dilbilgisi olan bir şey. Çok imrendim. Ben de yazacağım dedim.”

Anadilimiz biraz böyledir her birimiz için. Kürtçe ya da Zazaca, sadece çocukluğumuzda konuştuğumuz bir dil olarak kaldığı için dile dönüş, çocukluğa dönüştür bir yanıyla. Yazarın dediği gibi, vatanınıza…

Zazaca ile meşgul olurken doğal olarak süreli hafızası çocukluk anılarını, kelimeleri çağırıyor çalışmalarında Şükran Hanım’ın. 2010 yılında yapılan Dersim Sempozyumu için gittiği memleketinde, bir arkadaşı kahvaltı yaptıkları sırada bir soru soruyor.

“Bir gün kahvaltıda bana, ‘Seni evde nasıl severlerdi?’ diye sordu. Düşündüm, hatırlayamadım. ‘Şükran derlerdi, kızım derlerdi’ dedim. ‘Yok,’ dedi, ‘Başka bir şey söylemezler miydi, Zazaca?'”

“Çocukluğunda seni nasıl severlerdi?” sorusu, aslında kaybolup giden çocukluğun da öyküsü. Kendi adını anımsayamayan Şükran Hanım aradan geçen süre zarfında hiçbir şey söyleyemiyor. Karşısındaki bir şeyler anlatırken aklı çocukken sahip olduğu ama unuttuğu adında.

Aradan geçen onca zamandan sonra o anı şöyle anlatıyor:

“O an çatal elimden düştü. Hatırladım. ‘Lılekam’ (Lılek’im) derlerdi. Adımı, yani Lılek’i unutmuşum. O an kendime çok şaşırdım ve aslında o soruyla birlikte kimliğime, geçmişime olan dönüşüm başladı. O güne kadar ismimi unutmam, aslında kimliğimizi gizlemek zorunda kalışımızın bir sonucuydu.”

Onlarca yıldan sonra Lılek çıkıp geliyor Şükran Hanım’ın yanına. Kendi çocukluğunun ellerinden tutan Şükran Hanım, Lılek’i de yanına alarak Dersim’e yerleşmeye karar veriyor o an. Ayakları toprağa daha sağlam bassın diye.

Sırtını yasladığı Munzur,  Lılek Hanım için yeni öyküler taşıyor artık.
Munzur’un kıyısında yeni bir öğrenci, bu sefer kendi adıyla

Adıyla yeniden buluşan Şükran Lılek Yılmaz, Dersim araştırmalarına ve çalışmalarına başlıyor. Süreci şöyle özetliyor:

“Bu hatırlayıştan sonra dayımın hikayesinin peşine düştüm, onun hayatını kitaplaştırmak istedim. Yayıncılar ismini ve kapağını beğenmeyince ‘Kendi yayınevimi kurar, kendim basarım’ dedim ve Dersim Yayınları’nı kurdum. Başta tek kitap içindi ama sonra Zazaca şiirler, öyküler gelmeye başladı. Çok kıymetli eserler bastık. 2019’da İstanbul’un kalabalığından ve anlamsızlığından sıkılıp, çocukluğumun geçtiği topraklara, Dersim’e geri döndüm. Munzur’un kenarına inip suyu seyretmek bile bana nefes oldu. Kendimi burada buldum.”

Şükran Hanım şimdi Munzur Üniversitesi’nde Zaza Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Amacının bir kariyer yapmak olmadığını söylüyor; unuttuğu kelimeleri hatırlamak, dilinin gramerini öğrenmek ve ana diliyle daha derin bir bağ kurmak derdinde. Yıllar sonra Şükran adıyla başladığı öğrenciliğe şimdi Lılek’le devam ediyor.

“Lılek ismini hatırlamak, bana geçmişimi ve kimliğimi geri verdi. Şimdi o kimliğin izini sürmeye devam ediyorum” diyor.

Kendi adını unutan Şükran Hanım, ya da en güzel ifadesiyle Şükran Lılek Hanım, geçmişinden alacağı bir hesabı görüyor. Yazdıklarıyla, yeniden öğrendiği Zazaca ile, araştırmaları ve incelemeleri ile…

Ülkede bir yandan ne olduğu, nereye varacağı belli olmayan barış hevesleri tartışılırken, gerçek hayatta geçmişinden alacağı olan bir halk, adıyla yeniden yol yürümeyi öğreniyor. Lılek Hanım da onlardan biri.

Kendi adını seslenecekleri yollarda yürümeye devam ediyor Dersim’de.

/Kaynak: Sol Haber/ Özkan Öztaş /

İlginizi Çekebilir

Yargıtay Başsavcılığı Sinan Ateş davasında kararların onanmasını istedi
Sancar: Bakanlığın düzenlemelerle ilgili kapsamlı bir hazırlığı var

Öne Çıkanlar