Kitapta dramatik öğeler çokçadır… Ama psikolojik olarak muhtemel birkaç yön beliriyor. Ve bunların hepsi aynı kökten besleniyor: Bastırılmış yas, anne yarası, derin erkeklere çekim ve duygusal askıda kalma… “Ben neden hep yaralı adamların en derinini biliyorum ama kendi derinime inmiyorum?”
Rukiye Ekenler’in “Bahar Mektupları” (2018) adıyla yayımlanan bir romanı var. Yıllar sonra herkes roman beklerken, her hikayesi bir roman olan Yedi Gün(ah)’la (Hemen Kitap yay., 2026) Ekenler okuruyla buluştu. Simurg’un kanatlarıyla açılan kitap, Hayat’la sona eriyor. Masal, kitabın adından da anlaşılacağı gibi temel izlektir ve bu masal anlatıcının kendi masalıdır. Sonra masal genişliyor, başkalarını da kapsıyor… Yedi kadın, yedi hikaye içinde, masalllarıyla anlatılıyor. Her hikaye kitabında, bütün hikayeleri kapsayan anahtar ifadeler vardır. Ekenler’in anahtar ifadesi ise şu:
“Her birimiz bir masal kahramanı gibiydik, dış dünyadan oldukça uzak. Kendi yarattığımız bu masalsı evde doğmadım ama orada büyüdüm, geliştim, değiştim. Başka bir evim olmadı hiç, başka bir ailem de. Dut ağacı, ninem ve ağacın içinde yaşayan ak sakallı dedeyle beraber yaşadık uzun yıllar boyunca. Ve çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş olan dedemin her gece ahşap merdivenlerden gelen ayak seslerinden dolayı, ‘Korkma’ demişti ninem, ‘gelir, bir kolaçan eder, gider.’”
Masal kahramanı gibi anlatıcının sesi çok içtendir, çok dingindir. Burada gerçekten kopuyor insan, insan yalan bir hayat yaşadığına vakıf oluyor… Hikayenin mekanı göz kamaştırıyor; masalsı ev, dut ağacı, ahşap merdiven; yoksulluk günleri… Unutulmamış olana masal mı demeli, yoksa, gerçek mi? Masal dediğimiz için bu kadar, anlamlı, bu kadar büyüktür hikaye…
Ölüm hikâyenin sonu değil, başlangıcıdır. Dede ölmüştür ama ayak sesleri hâlâ geliyordur. Çünkü ölüm bedeni alır, ama izleri bırakır. İnsan dediğimiz şey, biraz da o izlerin toplamıdır. Nine ise masalın eşiğidir. Yaşamla yokluk arasında kurulan ince bir köprüdür. Onun sesi, zamanı birbirine dikerek geçmişi bugünün içine taşır. İnsan neyle korunur? Ne duvarlarla ne de kapılarla. İnsan aidiyetle korunur. Bir yere bağlanmakla, bir evi “ev” kılan sevgiyle, bir başkasının hatırasında yer edinmekle. Çünkü insan, ait olduğu yerde var olur; anlatıldığı sürece kaybolmaz.

İkinci hikaye, Berfo, “Herkes eğleniyor, gerçi doktor grubuyla eğlenmek biraz zor ama olsun, ne fark eder ki… Genellikle aynı konular üzerinde konuşuruz; vakalar, acile gelen hastalar, ameliyat sonrası çıkan komplikasyonlar, arada küçük aşk dedikoduları, kim kiminle ne yapmış gibi gibi. Gerçi beraber ameliyata girdiğim, saygı duyduğum insanların aşk ve yatak hikâyelerini bilmek istemem. Ben o kadar uzun zamandır uzağım ki bu durumlardan, cinsiyetim yok benim, hissim yok, kalbim kurumuş gibi. Yapmam gerekeni yapıyorum, o kadar. Eskiden güzel sevişmelerim olmuştu benim de ama o kadar eski ki sanki başkasına ait geliyor o sahneler ve sessiz film kareleri gibi arada çıkan açıklayıcı yazılara ihtiyaç duyuyorum.”
İkinci hikayede, ana tema yalnızlıktır, masal yine korunuyor- yine masalsı korunmuşluk var ama köy/ izbe yeri değil; florasan ışıklı bir mekan gelmiş, bir yabancılaşma var, hatta daha ilerisi tükenmişlik var: “Cinsiyetim yok benim, hissim yok, kalbim kurumuş gibi.” Bir de mesleki dezenformasyon, doktorların kendi aralarında sıradan konuşmaları karşısında anlatıcının “iç boşluğu” hatta, konuşulanları sessiz film gibi izlemesi, sonra hafızanın bir anda donması… Anlatıcı hikâyenin gerilim noktasıyla bizi buluşturuyor… İç monologlar dikkat çekiyor, hepsi, hayatın içenden geliyor. Tükenmişlik, ağır basıyor… Böylece metin bir psikolojik okumayı da gerektiriyor; iki şey var, duygusal kopuş ve kimliğin çözülmesi: “Cinsiyetim yok benim, hissim yok, kalbim kurumuş gibi” ifadesiyle anlatıcı duygusal bir anestezi yaşıyor/ yaşatıyor: Stres, mesleki tükenmişlik ve en önemlisi bu paragraftan metne yayılan bastırılmış yas…
Anlatıcının hekim olması da ayrı bir meseledir: Sürekli ölüm ve acıyla temas var, bilinç dışı bir savunma mekanizması; duyarsızlaşma… Mesleki bir tükenmişlik burada en büyük konu; anlatıcı romantik değildir; anlatı cinsel ya da gizemli değildir; çizilen tablo anatomik ve teknik bir durumdur, aşk da bundan nasibini alıyor: “İnsan kalbi avucunun içine sığabiliyor” fikri, kalbi metafor olmaktan çıkarıp organ haline indiriyor. Anlatıcı, bu sahnelere yabancı, hatta bu sahneler, başkasına aitmiş duygusunu bile veriyor, o da rolünü oynuyor.
Sonraki hikâyeye geliyoruz… Adım İbrahim’e… Uzunca bir paragraf alalım:
“Bütün bir yaz, kış için hazırlıklar yaparmış annem, karıncalar gibi, gece en son o yatarmış, soğuk yatağına girdiğinde anlarmış babamın öldüğünü. Bazen ağlarmış ama kimseye duyurmadan, acı çekmesi yasakmış ya ondan. Bizim oralarda sadece erkekler acı çeker, kadınlar hem kendi acılarını hem de erkeklerin acılarını gizli gizli yaşatırlar bedenlerinde. İşte bu yüzden annem ağlarken görülmemiş hiç. Görülürse dedeme, neneme saygısızlık sayılırmış, “Amma da koca düşkünüymüş!’’ derlermiş hakkında. Bir de neyi eksikmiş ki? Dedemler sahip çıkmış ona, namusunu namusu bilmişler, karnını doyurmuşlar ve oğluyla beraber yaşamasına izin vermişler. Daha ne ister ki bir kadın, daha ne arzular Urfa’da kocası öldürülmüş bir kadın? Yeter de artarmış bile bu yaptıkları. Ve bunlara karşın o ağlayacak, öyle mi? Olmazmış işte, ağlayamazmış, yasakmış ağlamak! Kimselerin dillendirmediği, kadınlık kitabının gizli sayfalarında gizli simgelerle belirtilmiş bir yasak hem de. Annemle anlaşmak için kullandığımız şifreler gibi hayat da suskun, çözülmemiş sırları saklayacağına yemin eder gibi ilerlermiş yıllar Urfa’da.”
Kitabın en iyi hikayesidir bu; çok katmanlıdır, derindir… Burada temel konu, suskunluk ama bu suskunluk, şimdiye, şimdi yaşayana ait değildir sanki; suskunluk kuşaktan kuşağa aktarılmış bir şeydir… Burada yalnızca bir annenin yas tutamaması değil, sanki kültürel olarak yasın yasaklanması vardır… Yas, bastırılıyor, keder bile yanında yetkisiz kalıyor… Anne, kocasını kaybediyor ama yas tutma hakkı yok, bir anlamda bu meşruiyeti elenden alınmış bir yasa/ yasaya dönüyor… Zor bir girdap; çünkü acı görünür olmadan, yas, sanki tutulmuyor; “sosyal ortam”, acıyı paylaşmıyor… Ağlamak ayıplanıyor, özlemek zayıflık sayılıyor, acı çekmek nankörlük… Yas donuyor, bedene yerleşiyor… Bir de sıkı bir eleştiri vardır Urfa’ya: “Bizim oralarda sadece erkekler acı çeker.”
Bunu okurken okur acı çeker; çünkü burada erkek görünür acıdır; kadın ise, sessiz bir kaptır, bir kuyudur, içine sızar… Kadın bastırır, böylece kimliği silinir… Sevgide ahlaki denetime tabidir: “Ama da koca düşkünüymüş…”
Hikâyede, bastırılmış duyguların biçim değiştirdiğine tanık oluyoruz. Duygusal mesafe vardır; çocukta kaygı, kimliğin muğlâklığı, kontrol: Anne ağlamıyor, çocuk hissedemiyor. Urfa, bir şehir değildir, imgedir. Barınma, namus, arzu, özlem, aşk, bireysel yas, bunlar lükstür. Bunlar çocuklar için tehlikeli alanlardır. Aile onuru, dedikodu, kendini sansür, utanç, görülmez fedakârlıklar… Hatta kadınlar ihtiyaçlarını ihtiyaç olarak anlatamazlar, tanımlayamazlar: “Acı çekmesi yasakmış ya ondan” ifadesi, kesik bir damar gibi akıyor. Çünkü bir insanın acı çekmesi bile yasaktır; yani, var oluşu yasaktır.
Yas sevgidir, sevilene tutulur… Anne ağlamadıkça eşine olan sevgisini inkâr etmeye bile zorlanır. Metin, bastırılmış yas, kuşaklar arası travma… Kadın kimliğinde silinme gibi çok çarpıcı konuları iplik inceliğince örüyor içimize…
Anlatıcı acıyı dramatize etmiyor; onu normalleştirilmiş bir yasak olarak anlatıyor…
Diğer bir hikâyede İstanbul’dayız, kış güneşinin altındayız:
“Fransız balkonu var salonun. Büyük kapıyı açtım, balkona çıktım ve arkasından gidişini izledim. Aşağıya indi, ne yapacağını bilmeden sağına soluna baktı, sonra başı önünde, İstiklal’e doğru yürümeye başladı. İstiklal’in oradan yine kararsız kaldı, sonra sessizce yukarı doğru devam etti. Gözden kayboluncaya kadar izledim onu. Derken kocam seslendi: “İçerisi buz kesti, ne yapıyorsun balkonda?”

Bu parça, önceki metinlerle birleştiğinde çok katmanlı bir psikolojik gerilim taşıyor, yaratıyor. Dışarıda, giden biri; içeride, seslenen bir koca ve arada balkonda duran bir kadın vardır. Mekân küçük ama ruhsal alan çok geniştir. Fransız balkonu, dışarı çıkmaya izin verir ama tam dışarı çıkamazsın, taşamazsın…
Ne içeridesin ne dışarıda. Ne evliliğin içindesin, ne de dışında… Balkon, askıda kalmanın imgesidir…
İstiklal’e doğru yürümek de ilginçtir…
Burası anonimdir, akışkandır, kaybolmak için bu cadde gereklidir. Kadının gözden kaybolana kadar izlenmesi, veda’nın tamamlanamadığını gösterir. Çünkü içsel olarak bağ kopmamıştır.
Hikâyelerin hoş kahramanları vardır. İnci Hanım bunlardan biridir, bir erkeğin gözünden anlatılır:
“Bir süre sonra İnci Hanım’da da bir yakınlık oluşmaya başlamıştı, tanıdık bir yüz gördüğünde gülümsendiği gibi gülümsüyordu ona bakarken. Bazen uzaktan bakar, başını sallar geçerdi, bazen yanına kadar gelirdi, kimi zaman da durup dururken şen şakrak bir kahkaha atıverirdi. Saçını bazen toplar, bazen salardı. Giyinmek için çok çaba sarf etmediği belliydi ama en güzel hali, saçlarını yukarıdan alelade topuz yaptığı, pazara giden salaş giyimli bir ev kadını gibi dışarı çıktığı halleriydi. Köşk oldukça eskiydi ama o yeniydi, yepyeniydi, hem de en sevdiği olan taze bir soğan kadar değerliydi Rojhad için.”
Rojhad’ın gözünde İnci Hanım… İnci, Rojhad’ın ihtiyaçlarının taşıyıcısıdır: Taze soğan kadar değerlidir… Günlük, taze, hayatın içindedir.
Metinde, İnci’nın iç dünyasını görmüyoruz, daha çok erkeğin bakışında biridir. Bir kaçış, imgesidir… İnci, sıradandır ama Rojhad için büyüleyicidir…
Son hikâye…
Bu hikâye, kitabın duygusal haritasının merkezine anneyi yerleştiriyor ve onun açtığı yaralara dokunuyoruz. Bu hikâyede bir adam tanıyoruz: Yılmaz Kaptan sadece bir adam değildir; anlatıcının bilinçdışı seçimlerinin bir izdüşümüdür sanki. Annenin de bastırılmış yasıdır: Ağlamayan, arzusu yasaklanan kadının…
Böyle bir anneden gelen çocuk, annenin boşluğunu doldurmaya çalışır, onun görülmeyen acılarını taşır, yaşar, derin insanlara karşı hassas olur kalbi… Kişi/ anlatıcı kendi yarasını norm kabul eder hale gelir: “Ben böyle hissediyorsam herkes de böyledir.”
Bu durum iki şey üretir: İnsanlara karşı aşırı empati ama aynı zamanda sınır kaybı… Anlatıcı insanların derin sırlarının taşıyıcısı haline gelmiş: “Annesini yoğun bakımın kapısında beklerken en derinini açar insanlar bana.”
Burası hastane kapısıdır. Burada kontrol kaybolur, güçlü görünen kırılır, zayıf görünen güçlenir…
Yılmaz Kaptan! Bu adamın birkaç hayatı vardır: Eşine saygı duyar; çünkü eşi iki çocuğunun annesidir ama gizli bir aşkı da vardır. Teknesinin adı: Sevdam’dır.
Yılmaz Kaptan, ahlak ve arzuları arasında kalmıştır; düzen ve tutkuları arasında gidip gelir… Anlatıcı bunların farkında ama yadırgamıyor.
Neden?
Çünkü “annesi de arzusu yasaklanmış bir kadındı.” Belki bilinçdışı düzeyde anlatıcı şunu hissediyordur, “Aşk bastırılamaz.” Bastırılırsa insanın içi çürür.
Yılmaz teslim olmuş, anne teslim olamamıştır. Bu yüzden Yılmaz “teslimiyetiyle” anlatıcıya romantik geliyor: “Bu kadar derin adamları tanımak beni hep mutlu etmiştir.”
Neden?
Duygusal merak, sahici entelektüel ve kurtarıcı, güçlü, ama bir o kadar da içten kırılgan. Anne yarası olan kadınlarda sık görülen bir çekim alanıdır bu… Çünkü çocukken, annenin acısını taşımıştır, şimdi erkeklerin acısını taşıyordur.
Mekâna da değinmek gerek: Ortaköy, Boğaziçi…
Boğaz, akış, geçiş, iki kıta; tıpkı Yılmaz gibi, iki hayat arasında… “Ben bilirim ama yargılamam onu, aşk işte…” Bununla da hem şefkat, hem kadercilik ama bir o kadar da tehlike: Sınır erimesi…
Anlatıcı yargılamamakla kendini korumak arasında ince bir çizgi olduğunun farkında… Hikâye, anne yarasıyla açılıyor, derinlilik bağımlılığıyla devam ediyor; bölünmüş erkek figürlerine çekimle gerilim sağlanıyor, kurtarıcı eğilimi; sonuç, aşkı etik çerçevenin üstüne koyma…
Kitapta dramatik öğeler çokçadır… Ama psikolojik olarak muhtemel birkaç yön beliriyor. Ve bunların hepsi aynı kökten besleniyor: Bastırılmış yas, anne yarası, derin erkeklere çekim ve duygusal askıda kalma… “Ben neden hep yaralı adamların en derinini biliyorum ama kendi derinime inmiyorum?” Burada bir yas, annenin yası sahipleniyor, alttan alta kendi arzularını suçluluk duymadan sahiplenmek, kabul etmek, öneriliyor: İlk kez birini kurtarmaya çalışmadan sevmek…
Bütün metinlerin ortak sorusu ise şu: “Ben ne istiyorum?”
Şu ana kadar anlatıcı annenin yasını taşıdı, erkeklerin sırlarını paylaştı, evliliğin düzenini korudu, ama kendi arzularını yüksek sesle söylemedi. Hikâyeler soru ve yanıt barındırıyor. Eğer anne yarası iyileşmezse ne olur? Yanıt: Kadın, bastırılmış arzuların taşıyıcısı olur. Tartışma: Eğer yüzleşirse, kadın ilk kez özne olur.
‘’Kadınlar tanıdım sonra; her biri çok güzeldi, her biri çok güçlüydü ama kırılmıştı kanatları. Cevaplarını aradıkları soruları vardı, her birinin çıkmak istedikleri yolları, yolculukları vardı. Bazen yan yana geçip gittik görmeden , bazen uzaktan baktık, bazen utangaç gülümsemelerle karşıladık birbirimizi,. Simurg’un kanat seslerini duyanlar vardı içimizde , oradan tanıdık ve bulduk birbirimizi.
Bu yolculuk hiç bitmeyecek biliyorum. Simurg’un kanatları bize hep yol gösterecek. Kendi Simurg’u olmayı başarmış, yolculuktan hem dönüşerek hem severek çıkmış, değişmiş, değiştirmiş olan tüm kadınlara’’
Diyerek kadınlara ithaf edilmiş bir kitap Yedi Gün(AH).
İyi okumalar…
Yaşasın 8 Mart!
*
/Bu yazı t24’ten alınmıştır/












