-Dosyada suç olabilecek tek bir etkinlik ya da faaliyet yok. Basın, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlükleri kapsamındaki çalışmalar suç değil. Ayrıca bugüne kadar Ankara, Adana ve İzmir’de açılan çeşitli davalarda HDK’nin demokratik bir platform olduğu kabul edilerek beraat kararları verilmiş ve bu kararlar da kesinleşmişti.
-Ancak, bugün bir siyasi ihtiyaca binaen HDK’yi zoraki bir yerlere bağlayarak suç örgütü gibi göstermek istiyorlar. 14 yıl boyunca göz önünde 13 genel kurul yapan HDK’yı ani bir hareketle suç örgütü saymak, yıllarca rafta bekletilen hukuksuz tapelere dayanarak onlarca insanı tutuklamak, özgürlüğünü kısıtlamak, işinden gücünden alıkoymak nerden bakılırsa bakılsın tutarsız.
-Ortada bir suç olmamasına rağmen, tümü de çeşitli kurum temsilcileri, sanatçılar, hak mücadelesi yürüten aktivistler olan 30 kişi tutuklandı, çok sayıda kişiye de ev hapsi verildi. Mahkemede en makul talepler bile ret edilerek, savcılık talebi Hakim kararı haline getirildi.
Nûpel Yayın Koordinatörü Filiz Deniz, Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) yönelik operasyonda gözaltına alınan ve çıkarıldığı mahkeme tarafından ev hapsiyle serbes bırakılan gazeteci yazar Ender İmrek ile HDK operasyonuyla ilgili yaşananları konuştu.
İstanbul merkezli olarak 10 ilde başlatılan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) operasyonunda siz de gözaltına alındınız. Sizin gözaltına alınmanızdaki gerekçe neydi? Neyle suçlandınız ve gözaltında neler yaşadınız?
Aynı gün aynı saatte İstanbul başta olmak üzere 10 ilde sabaha karşı yapılan ev baskınlarıyla içlerinde yazar, gazeteci, sanatçı, işçi, emekçi, hukukçu, siyasetçi olan 51 kişi hukuksuzca gözaltına alındı. Savcılığa çağrılmış olsa gidip ifade verecek insanlarız. Ancak şafak vakti ‘Gürz Operasyonu’yla topluma korku yaymak istediler. Bir demokratik platform olan Halkların Demokratik Kongresi’nin çalışmalarına, etkinliklerine, kongrelerine katılmak keyfi biçimde suç olarak gösterilmek isteniyor.
06:00’da kapımız dövülerek uyandırıldık. Evimiz dağıtılarak arandı. Kitaplıktan, benim yazarı olduğum kitaplar, Selahattin Demirtaş, İdris Baluken ve Yılmaz Güney kitapları, yanına da ‘Barış Gazeteciliği Elkitabı’ eklenerek sehpaya dizildi, fotoğraf çekip kayda aldılar. Hiç bir suç eşyası yoktu ama snırım eli boş gitmemek adına, son romanımla ilgili çalışmalarımın da olduğu bilgisayarıma ve telefonlarımıza el koydular.
Gözaltında ilk gün avukatlarımızla görüştürülmedik. Tuvaletler kirliydi, sabun vardı ama tuvalet kağıdı ve el havlusu yoktu. Her 24 saatte bir savcılık kararıyla gözaltı süremiz uzatılarak 4 güne çıkarıldı. Dört gün boyunca dosya üzerindeki ‘gizlilik kararı’ kaldırılmadığından ne avukatlarımız ne de bizler suçlamalar hakkında bilgi sahibi olabildik. Savunma hakkını hiçe sayan bir uygulama bu. Emniyette ifadeler alındı, Cuma günü son hastane kontrolü tamamlanıp Adliyeye getirildik. Gün boyunca eksi 7. kattaki soğuk hücreden kaldık.
Savcı, gözaltındakilerin hepsini tutuklama veya ev hapsi, imza gibi adli kontrol talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk etti. Kadın sayısının daha fazala olduğu 51 kişinin Emniyet ve savcılık ifadelerinin Hakimler tarafından okunduğunu sanmıyorum, sözlü açıklamalar da dinlenmedi, adeta karar önceden belliydi. Ortada bir suç olmamasına rağmen, tümü de çeşitli kurum temsilcileri, sanatçılar, hak mücadelesi yürüten aktivistler olan 30 kişi tutuklandı, çok sayıda kişiye de ev hapsi verildi. Mahkemede en makul talepler bile ret edilerek, savcılık talebi Hakim kararı haline getirildi.
HDK’ye yönelik operasyonu genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bunun arkasında ne tür hesaplar ya da politik amaçlar var?
Bilindiği gibi 2011 milletvekili seçimlerinde güçbirliği yapan siyasi partiler, seçimler sonrasında Halkların Demokratik Kongresi adıyla güçbirliğini sürdürme kararı almıştı. HDK kuruluşundan bu yana paneller, konferanslar, basın açıklamaları gibi demokratik çalışmalarını göz önünde sürdürüyor. Tabelası asılı merkezi, web sitesi bulunan, bugüne kadar 13 kez genel kurul yapan, Eş Başkanları ve yöneticileri hergün alanlarda olan bir demokratik kurumu yasadışı göstermek istiyorlar. “Yasadışı örgüt” diye bizleri ilişkilendirdikleri HDK’nın Eş Başkanları, Savcının ifade aldığı saatlerde Çağlayan Adliyesi önünde hukuksuzluğu izah eden açıklamalar yapıyordu.
Tam bir hukuk garabeti süreci yaşıyoruz.
Türkiye tarihinde çeşitli mücadele alanlarında; demokratik, sol ve sosyalist siyasi partilerin, demokratik kurumların, emek ve meslek örgütlerinin güç birliği yaptığı bir çok platform, ittifak deneyimi var. Neredeyse her ilde bulunan Demokrasi platformları, çok çeşitli kadın platformları, Emek Platformları, vb. Bazen bir somut talep etrafında daha da geniş çevrelerin katılımıyla çeşitli güç birlikleri olmuştur; Irak’ta Savaşa Hayır Platformu, Filistinle Dayanışma Platformu gibi. Bunların hiç biri suç değil, yasak değil.
Dosyada suç olabilecek tek bir etkinlik ya da faaliyet yok. Basın, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlükleri kapsamındaki çalışmalar suç değil. Ayrıca bugüne kadar Ankara, Adana ve İzmir’de açılan çeşitli davalarda HDK’nin demokratik bir platform olduğu kabul edilerek beraat kararları verilmiş ve bu kararlar da kesinleşmişti. Ancak, bugün bir siyasi ihtiyaca binaen HDK’yi zoraki bir yerlere bağlayarak suç örgütü gibi göstermek istiyorlar.
Kendisine hak sayılan muhalefete suç…
Siyasi iktidar, kendisi ve ittifak ettiği kesimler hariç, tüm siyasi partileri, hakları için mücadele eden tüm toplumsal kesimleri, aktivistleri, “suçlu” parantezine alıp topluma gözdağı vermek istiyor. Hüda-Par’dan Perinçek’e, Büyük Birlik Partisi’ne, bir çok tarikata, cemaate kadar çeşitli çevrelerle ittifak yapmayı, beraber hareket etmeyi kendisine hak sayan iktidar; sıra muhalefete gelince bunu “suç”, “kayıt dışı siyaset” sayıyor.
Ancak toplumu zaptu rapt altına alma girişimlerinin sürdürülmesi mümkün değil. Tek bir şiddet eylemi içinde olmayan insanların tutuklanması hukukla izah edilemez. Emekçiler, kadınlar, gençler, toprağı-suyu-merası-ormanı, ürünü, dili-kültürü, özgürlüğü, geleceği için mücadele edenler haklarından ve taleplerinden vazgeçmiyor. Kürt, Türk, Arap ve tüm Türkiye halklarından demokratik güçlerin birlikte mücadelesine “suç” yaftası yapıştırılamaz. Bu haksız tutuklamalar, soruşturmalar da boşa çıkarılacaktır.
Muhalefetin birlikte mücadelesi iktidarı korkutuyor.
Hatırlanacağı gibi 2012 ile 2015 arası dönem görece demokratik gelişmelere sahne oldu. “Müzakere ve çözüm süreci” toplumda barışa dönük umutları büyütürken aynı zamanda birleşik mücadeleyi de büyüttü. Halklar arası dayanışma, işçi ve emekçiler, gençler, kadınlar, aydınlar, akademisyenler arasında güçlü birlik ve gelişmelere yol açtı.
Geçmişte yaşanan gelişmelerin toplumsal yaşamda bir karşılığı oldu, aynı zamanda 2015 Haziran seçimlerinde güçlü bir sonuç elde edildi. HDP yüzde 10 barajını aşarak yüzde 13 dolayında oyla büyük toplumsal destek buldu. AKP ise iktidar olmaya yetecek çoğunluğu kaybetti. Bugün hala o dönemin korkusunu yaşıyor olabilirler. Ekonomik, siyasi, sosyal her alanda tam bir çıkmaz içine giren iktidar hukuku bir sopa olarak kullanarak, bu tür operasyonlarla, baskınlar, gözaltı ve tutuklamalarla birleşik demokratik bir muhalefetin gelişmesini engellemeyi hesalıyor
EMEP Milletvekili İskender Bayhan, 6 bin kişinin hedef alınacağı geniş bir soruşturma olduğu bilgisini edindiklerini açıkladı: Siz bu konuda bir bilgi veya duyuma sahip misiniz? Böylesine yaygın bir soruşturma ve kitlesel gözaltı ya da tutuklamalar mümkün olabilir mi?
Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorunun eşit haklara dayalı barışçı ve demokratik çözümünden yana olan, bu konuda açık ve net tutum alan devrimci, demokrat, sol, sosyalist siyasi partileri ve çevreleri hedef haline getirdikleri görülüyor. Ayrıca daha geniş bir çerçevede ana muhalefet partisi dahil farklı yelpazedeki tüm muhalefet çevrelerine yönelik süreklileştirilmiş bir “dağıtma” operasyonu ile iktidarı sürdürmei çabası olduğunu görmek de mümkün.
Ancak bizim gözaltına alınmamızla birlikte aslında bu hesabın karşılık bulmayacağı da görülmüş oldu. Gözaltındaki ve Adliye önündeki herkes, Meclis kürsüsünde söz alan çok sayıda siyasi parti temsilcisi hukuksuzluğu dile getirdi ve geniş bir dayanışma ortaya çıktı.
Bir dönemin iktidar ortağı Fetullahçı hakim, savcı ve polislerin hukuk dışına çıkarak hazırladıkları dosyalarla suç oluşturma çabaları var. Oysa, avukatlarımız açıkladı, o dönemin tapeleri, dinlemeleri hukuka aykırı ve yok hükmünde. Anayasa Mahkemesinin kararları var, dahası 17-25 Aralık tapelerini de kapsamak üzere geçersiz sayılmalarını düzenleyen yasa çıkardılar. İktidar çevresi için yok hükmünde sayılan bu tapelerin; aradan geçen 14 yıldan sonra muhalifler aleyhine “kıymetlendirilip” suç yaratılması kolay olmamalı. Ayrıca birinin telefonları dinlenmişse ve suç görülmemişse imha edilmesi gerekirken soruşturma da açmayıp 12-13 yıl rafta bekletilmiş. Tapelerde suç sayılabilecek tek bir cümle de yok zaten.
14 yıl boyunca göz önünde 13 genel kurul yapan HDK’yı ani bir hareketle suç örgütü saymak, yıllarca rafta bekletilen hukuksuz tapelere dayanarak onlarca insanı tutuklamak, özgürlüğünü kısıtlamak, işinden gücünden alıkoymak nerden bakılırsa bakılsın tutarsız.
Ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere genel olarak muhalefetin ve sol-demokratik çevrelerin HDK’ye yönelik operasyon karşısındaki tutumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz. Yeterli bir tepki veya dayanışma gösterildiğini düşünüyor musunuz? Değilse nedenleri ne olabilir?
Geçmiş yıllardan dersler çıkarmak gerek. Kürt sorunu merkezli kurulan siyasi partiler kapatıldı, Kürt halkının oy verip seçtiği belediye başkanları görevden alınıp kayyım atandı, binlerce insan eşit haklar talebi nedeniyle cezalandırıldı, hapse atıldı. Ülke kaynakları güvenlikçi politikalara harcandı, “terörle mücadele” adı altında ülkenin bir bölümünde adeta Anayasa, temel insan hakları askıya alındı. Susurluk raporu, bu ortamda birçok devlet görevlisinin yasa dışına çıktığını, suç teşkil eden ilişkilere girdiğini tespit etmiş oldu. Yasaklara, askeri vesayete karşı olduğunu söyleyerek iktidar olan AKP, 22 yıllık iktidarının sonunda çok güçlü bir “yasak” ve “vesayet” rejimi kurdu. Eskiden bir bölge için konuşulan Anayasasızlık, seçilenlerin sudan sebeplerle görevden alınması, kayyım pratiği tüm ülkeye egemen hale getirildi. “Düşman ceza hukuku” tüm muhaliflere reva görülür oldu.
Kürt halkına, sol ve sosyalistlere uygulananı kendi dışındaki gelişmeler olarak görüp duyarsız kalanlar veya milliyetçi saiklerle onaylayanlar, bugün topyekün olarak iktidarın hedefi haline geldi.
CHP bu gerçeği görüyor. Ancak her gelişme karşısında aynı refleksi gösteremiyor. İktidar “Kent Uzlaşısı”nı da kriminal bir torbaya doldurmak amaçlı operasyonlar yapıyor. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer bu kapsamda hapse atıldı ve belediyeye kayyım atandı. Bir süre önce 10 Belediyeye yönelik operasyon da aynı amaca yönelik.
İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerinin ikinci defa kazanılması, onlarca yeni belediyenin de kazanılarak CHP’nin yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkmasının, DEM partinin bölgede kayyımlardan belediyeleri geri alması ve batıda bir çok ilçe belediyesinde güç kazanmasının iktidar mahfillerinde açtığı yarayı bu tür operasyon ve hukuksuz saldırılarla kapatmayı amaçlıyorlar. Giderek güç kaybeden, rıza üretemeyen iktidar, halkın ekmek ve özgürlük talepleri karşısında baskıyı artırmaktan başka çare bulamıyor.
Türkiye’de bir yandan ‘yeni bir süreç’ tartışmaları yaşanıyor, Kürt sorunu bağlamında birçok konu başlığı tartışılıyor ancak, diğer yandan Kürt siyasetine, bileşenlerine, demokrasi dinamiklerine yönelik saldırılar ve baskılar da artıyor. Aynı şekilde belediyelere kayyum atanıyor, Rojava’ya yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Olan bitene bir de MHP Lideri Bahçeli’nin öncülük ettiği 1 Ekim süreci açısından baktığınızda neler söyleyeceksiniz?
Evet, ‘Yeni bir süreç’ tartışması var. Bir yandan İmralı görüşmeleri, Öcalan ile görüşen İmralı Heyetinin TBMM Başkanı, Meclis’teki partilerle görüşmeleri oldu. İkinci İmralı görüşmesi gerçekleşti. Üçüncüsünin eli kulağında. Daha bir kaç gün önce bu kapsamda olmak üzere Erbil ve Süleymaniye’de de görüşmeler yapıldı.
Böyle bir dönemde HDK’yi yasadışı gösterme, kayyım atamaya devam etmek, devrimci demokratik güçlere yönelik gözaltı ve tutuklama furyası nasıl anlaşılabilir sorusunun kesin bir yanıtı yok. Ancak bu gelişmelerden hareketle ne ‘yeni süreçten bir şey çıkmaz’ demek ne de ‘yeni süreçte her şey çözülecek’ gibi düşünmek doğru olur. İkisini de içinde barındıran gelişmeler yaşanıyor. Bir yandan görüşmeler var, silahtan ve şiddetten arındırılmış bir süreç öngörülüyor; diğer tarafta Kürt halkının ikinci defa kazandığı belediyelere üçüncü defa kayyım atanıyor. En son Kars Kağızman Belediyesine kayyım atanması kabul edilebir bir durum değil.
Bu bir paradoks gibi duruyor. Bu gelişmelerden hareketle haklı olarak sürece kaygıyla yaklaşan geniş bir kesim var. Ancak kimse beklenticilikle sessiz ve suskunluk içinde değil. Halk bu gelişmeleri kabul etmiyor ve sindirmiyor. Mücadelesiyle tepkisini ortaya koyuyor.
Ancak bu farklı yönlere doğru ilerleyen, çelişkili gibi duran gelişmeleri yadırgamamak gerekiyor!
Birincisi; “Çözüm süreçlerinin’ aynı zamanda çelişkili gelişmelere sahne olduğunu gösteren Dünya deneyimleri var. Türkiye’de iktidar içeride, bölgede ve uluslararası düzeydeki gelişmelerin sıkıştırdığı konjontürü karşılarken, çeşitli hamlelere ihtiyaç duyuyor olabilir.
İkincisi; Kürt sorununda olası olumlu barışçı gelişmelerin toplumda genel bir demokratikleşme arzusunu tetikleyebileceği korkusunu taşıyor olabilirler. Kolluğun ve yargının muhaliflere, halka karşı bir sopa olarak kullanılmasıyla ekmek, barış ve demokrasi mücadelesini kötürümleştirme amacı güdebilir.
HDK merkezli hukuksuz gözaltı, tutuklama, ev hapsi ve diğer kısıtlayıcı tetbirlere neden olan operasyon, kadın hareketinden, gazeteci, yazar, sanatçı, hak aktivisti, demokratik ve sosyalist partilerin temsilcileri üzerinden demokratik muhalefeti kriminalize etmek amaçlı. Ancak bunca çelişki ve karmaşaya karşın gelişmenin yönü ileriye doğru. Kürt ve farklı dil, inanç ve kültürlerden eşitlikçi demokratik hareketlerin, emek hareketinin, kadın hareketinin buluşmasının yarattığı güçlü sinerjinin geçtiğimiz yıllarda önemli kazanımlar yarattığı biliniyor,
Kürt siyasetine ve demokratik-sol muhalefete yönelik baskıların 2028 yılında yapılması gereken seçimle bir alakası var mı? Rejimin geleceği açısından baktığınızda yakın erimde Türkiye’nin iç siyasi gelişmeleri açısından öngörüleriniz neler?
Tüm bu gelişmeleri iktidarın gelecek tasavvurundan ayrı düşünmek mümkün değil. Asgari ücretliden emekliye, işsizden işçiye, kamu emekçisine uzanan çok geniş toplumsal kesimler açlık, sefalet ve yoksulluk içinde. Son yerel seçimde halktan büyük bir darbe yiyen iktidar 2025 asgari ücretini açlık sınırının altında bırakarak daha büyük tepki topladı. Enflasyonun tüm yükünü emekçilerin sırtına yıktılar, ancak yine de enflasyon düşmiyor, işsizlik ve yoksulluk artıyor.
Ekmeği için sokağa çıkan işçilere eylem yasağı getiriliyor, Antep’te sendikacı tutuklandı. Son olarak patronlar örgütü TÜSİAD bile gidişat ve gelecek kaygısı taşıdığını dile getirerek başta hukuksuzluk olmak üzere çok yönlü çıkmazlara dikkat çekti. İktidar patron örgütü temsilcilerine bile tahammül gösteremedi. Ana muhalefet partisine, belediyelere, DEM Parti’ye, direnişteki işçilere, sendikacılara, kadın hareketine, sol ve sosyalist güçlere karşı şiddet, hukuksuzluk ve baskı uygulayarak iktidarını sürdürmek istediği açık.
Ancak, iktidar oldukça zor durumda, ne yapsa kar etmiyor. Pandemide, depremde, yangında, maden ocaklarında yaşamını yitiren onbinlerce insanın, gün geçtikçe artan kadın cinayetlerinin vebalinin iktidarda olduğu biliniyor. Yoksulluğun, açlığın büyümesinin; fahiş fiyat artışlarının, halk yoksullaşırken birilerinin ultra zenginler arasına katılmasının sebebinin iktidar olduğunu hiç bir şok operasyon, iktidar medyasında üretilen sansasyonel haber uzun süre perdeleyemez. Vaktinde veya bir erken seçimde iktidarın halk desteğini kaybettiği mühürlenmiş olacak.