Ender İmrek: İletişim Başkanlığı’nın Sipariş Soruları ve Yandaş Gazeteciliğin Çöküşü

Yazarlar

Türkiye’de gazetecilik, bir skandalın gölgesinde çöküş yaşıyor. Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD dönüşü uçağında gazetecilere soruları önceden İletişim Başkanlığı’nın hazırlayıp verdiğini ortaya çıkardı. Bu, mesleğin haysiyetine vurulan ağır bir darbe.

Skandal, Cumhurbaşkanı’nın uçağında, medyanın iktidar kontrolündeki sahnelerde ve Türkiye’nin basın özgürlüğü çölünde yaşanıyor.  26 Eylül 2025’te, Erdoğan’ın ABD ziyareti dönüşünde patlak veren bu olay, iktidar gazeteciliğinin utancını bir kez daha gözler önüne serdi. İletişim Başkanlığı, gazetecilerden sorularını önceden alıyor, “aykırı” bulunanları çıkarıyor ve kalanları senaryolaştırılmış bir oyun sergileyerek sordurtuyor.

Böylece; iktidar, medyayı kontrol ederek gerçeği susturmayı ve toplumu manipüle etmeyi amaçlıyor.  Ahmet Hakan, bu skandalı “mükerrer soru önleme” diye savunurken, Cem Küçük, uygulamanın yanlışlığını itiraf etti. Ancak gerçeğin peşindeki gazeteciler, bu utanca karşı bugüne kadar olduğu gibi yıllardır direniyor.

 İktidarın himayesinde Gazetecilik

Gazetecilik, gerçeğin takipçisi, kararlı savunucusu, toplumun vicdanı olmalıdır. Büyük bedeller verilerek bu yolda yürünen bir gerçek var. Hayatına mal olsa da ödün vermeyen gazetecilik tarihi övünç kaynağıdır. Türkiye’nin tarihi bu açıdan oldukça parlak örneklerle doludur. Bugün de iktidara boyun eğmeden bu kararlığı sürdüren bir basın, medya ve gazeteciler gerçeği var.

Ancak Türkiye’de bu ideal, iktidarlar tarafından hep karartılmak istenmiştir. AKP iktidarında ise bambaşka bir tablo söz konusudur. Son olarak İletişim Başkanlığı’nın sipariş sorularıyla hep gündemde olan, eleştiriler konu açık ve net olarak su yüzüne çıkmış oldu. Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, 26 Eylül 2025’te, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD dönüşü uçağında gazetecilerin sorduğu soruların saatler önce kendisine ulaştığını açıkladı. Soruların altında kimin ne soracağının bile yazıldığını belirten Bildirici, bu uygulamanın basın özgürlüğü ve gazetecilik etiği adına bir skandal olduğunu vurguladı.

Bu utanç verici gelişmenin muhataplarından biri de sarayın ve uçağın değişmez müdavimlerinden Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan. Hakan, bu iddialara yanıt verirken skandalı adeta itiraf etti: “Yöntem şu: İletişim Başkanlığı, gazetecilere ‘Hangi soruları soracaksınız’ diye soruyor. Bunun amacı da belli: Mükerrer soru olmasın, sorular hep aynı konuda olmasın, sorular çeşitlensin…” Hakan, soruların özgürce iletildiğini ve müdahale edilmediğini savundu; ancak bu savunma, gerçeği örtbas etme çabası olarak görülürken gerçek anlamda bir itiraf oldu.

 Daha çarpıcı bir itiraf da iktidara yakın Türkiye gazetesi yazarı Cem Küçük’ten geldi. Küçük, uçağa alınmayan bir gazeteci olarak, İletişim Başkanlığı’nın soruları önceden aldığını, “aykırı” bulunanları çıkardığını ve bu uygulamanın yanlış olduğunu yazdı. Küçük, “Zaten medyanın çoğunluğu hükümet yanlısı, ters ne sorabilir ki?” diyerek medyanın çürümüşlüğünü de gözler önüne serdi. Bu skandal, iktidara yakın medyanın ve gazeteciliğin ne denli düştüğünü de gözler önüne serdi.

 İktidarın Gölgesinde Bir Medya Çölü

Bu gazetecilik utancı, Cumhurbaşkanı’nın uçağında, iktidar kontrolündeki medya stüdyolarında ve Türkiye’nin basın özgürlüğü çölünde yaşanıyor. İletişim Başkanlığı, gazetecileri birer iktidar aparatına dönüştürerek onurlu mesleği onlar üzerinden esir alıyor. Bağımsız medya kuruluşlarının susturulduğu, gazetecilerin hapse atıldığı, sürgüne mahkum edildiği veya işten kovulduğu bir ortamda, bu skandal sadece çarpıcı bir örnek. Soruların önceden hazırlandığı bu uçak, medyanın bağımsızlığını yitirdiği bir arenaya dönüşmüş durumda. Bu utanç verici durum karşısında Medya Ombudsmanı Bildirici’nin çağrısı ise net: “Madem gazeteciler özgürce soru sorabiliyor, neden bu toplantılar görüntülü yapılmıyor?

2025’in Utanç Zirvesi Onaylanmış Sorular

Skandal, 26 Eylül 2025’te, Erdoğan’ın ABD ziyareti dönüşü uçağında patlak verdi. Bildirici, soruların uçak havalanmadan kendisine ulaştığını, hatta sıralamasının ve kimin ne soracağının bile belli olduğunu açıkladı. Bu olay, yıllardır süregelen medya kontrolünün en açık kanıtı oldu. Ahmet Hakan’ın 28 Eylül 2025’teki yazısında skandalı “mükerrer soru önleme” diye savunması, Cem Küçük’ün ise 29 Eylül 2025’te uygulamanın yanlışlığını itiraf etmesi, tartışmayı alevlendirirken aynı zamanda gerçeğin ikrarı oldu. Böylece 2025, gazeteciliğin utancının tarihe kazındığı bir yıl olarak anılacak.

 İletişim Başkanlığınca Senaryolaştırılmış Bir Oyun

Skandalın işleyişi, bir distopyayı andırıyor. Sorular ya hazırlanıp dağıtılıyor ya da İletişim Başkanlığı, gazetecilerden soruları önceden alıyor, “aykırı” bulduklarını çıkarıyor ve kalanları sıralıyor. Yani gazeteciler gazeteci olmaktan çıkıyor ve iktidarın ikbal aparatları haline getiriliyor. Erdoğan’ın önüne soruların yanıtlarını içeren kartların konulduğu, onun da bu kartları okuyarak yanıt veriyormuş gibi yaptığı iddia ediliyor. Tüm bu tablo bize gerçeğin ne olduğunu gösteriyor. Uçaktaki sohbet, gazeteciler tarafından değil, İletişim Başkanlığı tarafından deşifre ediliyor; düzeltilmiş, temizlenmiş ve onaylanmış metinler saatler sonra dağıtılıyor…

Hürriyet’teki yazısında Ahmet Hakan, bu süreci “çeşitlilik sağlama” diye savundu. Böylece bu yaklaşım ya da savunma, gazetecilik ünvanlı isimlerin içine düştükleri çukuru göstermiş oluyor. Cem Küçük ise, “İletişim Başkanlığı aykırı soruları çıkarıyor, bu yanlış” diyerek gerçeği açıkça itiraf etti. Küçük’ün önerisi ise ironik: “Ilımlı muhalif gazeteciler de uçağa alınmalı.” Bu, kendini bu kategoriye dahil etme arzusu mu ya da mevcut duruma bir örtü bulma kaygısı mı bilinmez! Ancak bu öneri, sistemin özünü değiştirmiyor: Gazeteciliğin iktidarın bir aparatı haline dönüştürülmüş olma gerçeği orta yerde duruyor.

 İktidarın Hakikati Katletme Savaşı Sürüyor

 Bu skandalın nedeni, iktidarın hakikati kontrol etme arzusundan başka bir şey değil. Onlar biliyor ki gerçek gazetecilik, gerçeği ortaya çıkararak iktidarları rahatsız eder; bu yüzden medya susturuluyor, havuzlar oluşturuluyor, güç kullanılıyor, hukuk bir sopa olarak sallandırılıyor, satın alınıyor veya manipüle ediliyor.

ABD gezisi, Trump görüşmesi filtre edilerek ve “kabul edilebilir” hale getirilmek istendi. Ancak gerçek şu ki; İletişim Başkanlığı’nın soruları denetlemesi, toplumun gerçekleri öğrenme hakkını gasp ediyor. Gazze’deki durum veya ABD’den pahalı LNG alımı, Nükleer anlaşması, savaş uçakları alımı, ihtiyaç olup olmadığı sorgulanmayan 225 Boeing uçak alımı, nadir elementler, Rojava konusu, içeride Kürt sorununda çözüm gibi kritik konular, uçakta sorulmuyor; çünkü bu sorular “aykırı” bulunuyor. Çünkü iktidar, medyayı propaganda aracı haline getirerek toplumu manipüle etmeyi amaçlıyor. Bu, sadece gazeteciliğin değil, Türkiye’de demokrasinin düzeyini gösteriyor.

 Gazeteciğe İhanet Edenler ve Direnenler

 Ancak bu karanlık tablonun kahramanları da var: Faruk Bildirici gibi gerçeğin peşindeki gazeteciler hala direniyor. Onlar, baskıya boyun eğmeyerek mesleğin onurunu koruyor. Bağımsız, özgür medya kuruluşları, gazeteciliğin ilkelerine onurluca sahip çıkan gazeteciler ve hakikat arayışındaki yurttaşlar, bu direnişin omurgasını oluşturuyor. Gazetecilik, onların kaleminde ve halkın zihninde yeniden yaşam buluyor.

Direnişin Umudu: Gerçeğin Zaferi

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın ABD dönüşünde yaşanan skandal Türkiye’de gazetecilik, uçurumun kenarında olduğunu bir kez daha gösterdi. Ancak gerçeğin er ya da geç ortaya çıkma huyu, umudu canlı tutuyor. Bildirici’nin cesur çıkışı, bu skandalı gün yüzüne çıkardı; toplumun tepkisi ise değişim talebini güçlendiriyor. Gazetecilik, iktidarın paspası olmayı reddettiğinde, toplumun vicdanı olarak yeniden doğabilir. Yurttaşlar, bağımsız medyayı destekleyerek bu mücadelede yer alabilir. Cem Küçük’ün bile “yanlış” dediği bu sistem, direnişle yıkılabilir.

 Gazetecilik ve Hakikat

Bir kez daha kanıtlanmış oldu ki; gazetecilik, sadece haber yazmak değil; hakikat arayışıdır. “Hakikat nedir?” sorusu, gazetecinin varoluşsal pusulasıdır. Sipariş sorular, bu pusulayı kırıyor, karartıyor olsa da kararlılığından bir şey kaybetmeyen gazeteciler var. Bildirici’nin ifşası, gazeteciliğin felsefi duruşunu hatırlatıyor: Gerçeği aramak, baskıya direnmek, toplumu aydınlatmak. Dolayısıyla bu skandal, aynı zamanda mesleğin özüne dönme çağrısıdır. Karşılık bulur mu bilinmez! Ancak gerçeğin savunucuları, çürümüşlüğün ortasında bir umut ışığıdır.

 Gazetecilik, Gerçeğin Savaş Alanı

Sonuç olarak; Türkiye’de gazetecilik, İletişim Başkanlığı’nın sipariş sorularıyla çöküş yaşıyor. Ahmet Hakan’ın savunması ve Cem Küçük’ün itirafı, bu utancı tescilledi. Ancak Faruk Bildirici gibi gazetecilerin cesur çıkışı, gerçeğin gücünü hatırlattı. Gazetecilik, iktidarın paspası değil, gerçeğin kalesi olmalı. Bu kaleyi savunanlar, bir ülkenin vicdanını ve geleceğini kurtaracak. Gerçeğin zaferi, tarih karşısında onurla anılacak. Gazetecilik, bu tarihi sorumluluğu omuzlayarak yeniden yoluna devam ederek büyüyecek.  

İlginizi Çekebilir

Pentagon, füze üretimini dört katına çıkarmak istiyor
Sumud filosuna Türk savaş gemileri ve İHA’lar eşlik ediyor

Öne Çıkanlar