Her bir Kürdün evinde yarım kalan hikayeyi yazıyorum. Kamışlo Çarşısında röportaj alırken, bedel vermişim, canımı vermişim; bir şeyin boşa gitmemesi mesajını bir esnaftan aldım. “Yurdum, yerim burasıdır” diyor. Rojava bir tarihin toplamı dersek belki daha yerini bulur.
Kürdün yiğitleri, savaş kahramanları çoktu. Hakeza tıpkı geçmiş yüzyıllardaki gibi Ararat’ın Kartalı, Halit Bey, Yado, Biroyê Heski Telli’nin bıraktığı tarihin izleri gibi. Bu yüzyılda da Atakan Mahir’in zamanın kodu şiirine, tarihe not düşen, günlük tutan Amedli Avareş’e; gözlerinde dağları, yolları, patikaları, suyu, zemheri, zulasını, iki cihan dünyasını, bugüne hikaye biriktiren zarif, esmer, ince boylu binlerce Kürt savaşçının ardından bıraktığı bir mirası var ve yine onları yazıyorum. Daha yer altında kalmış notlar da vardı. Gününü nasıl geçirmiş, nerede savaşmış, nerelere uğramış, kaçıncı mevsimin zamanıydı, yazıp araştırıyorum. Annesini kırmızı bir güle benzeten, şehrin sokaklarında savaşan, yıllar boyunca yürüyen Kürt savaşçılarının notları kalmıştı geriye. Kürdistan’ın her yerine uğramış, savaşmış ve zamanın rengini onların günlüklerinde anlamaya çalışıyoruz.
- yüzyılım zorlu zamanlarını yaşayarak, mavi nehirleri geçerek, dağların silsilesinden oturup çayını demleyen bir zamandan söz ediyorum. “Önce Erivan Radyosu’nu dinlerdim” diyor. Daha sonra uzaktan uzaklara, Kürtlük duygusunu geliştiren o radyoyu. Şam bir yanımda hep uzak düşerdi. Halep, Afrin ve Amudê de uzaktı. Ermenilerin mezar taşları da vardı. Yazar Wilim Saroyan’ın dediği gibi bir yanım Anadolu, bir diğer yanım Ermenistan’dı. Dağlar ardı sıra kalırdı geriye.
Burada savaşmış evlatlarınızın fotoğrafları, mezarları da burada. Ebu Leyla’nın, Berwar’ın, Ekin’in, Simko’nun, Süleymaniyeli Kemal’in, Bitlisli Ciwanın, Merivanlı Hiwa’nın, Zehra’nın, Bengin’nin, Şervan’ın, Rubar’ın fotoğrafı bu dört yolun kenarında asılı. Rojava’da en çok şunu demiştim: İki nehrin arasında yaşamalıdır Kürdün dengbêjî, ozanı, abdalı, yoksunu, direnişi; sonsuzluğa varacak, ebedî günlere kalmalı deyip öyle geçerdim. Kürdün statüsü desek belki daha yerli yerinde olur. Dağ neydi? Yaşam alanı, kendini koruma, bir isyan, bir inkârın sonucunda Kürdün yerleştiği, kendine mesken yaptığı son yüzyıllığın uzun hikâyesi.

Şimdi düz ovanın içinde yürüyerek bin yılların yalnızlığını hissediyorum. Yaşar Kemal’in yalnızlığından daha çok. Garip olan neydi? Adlarını bilmediğimiz nice güzel insanları gördüm. Dağın yamaçlarında kurtuluş, özgürlük, kimliksiz bir savaşın tarihe bıraktığı bir an, bir iz ve bir hafıza. Çantasıyla, silahıyla, saatiyle notları biriktiren yüzlerce savaşçının yol yürüyüşüne tanık oldum. Dağların ardından şarkılarına, hayallerine, cansız bedenlerine, gülüşlerine tanık oldum. Badem ağacının çiçek açtığı bir Nisan yağmuru kadar birbirleriyle eşlik edenler de çoktu. 20. yüzyıllığın yitirilişi, bir halkın varoluşunu, varlığını kanıtlayan, zamanın ruhunu okumaya adanmışlığa; kimliksiz, pasaportsuz bir yüzyıllığın sancısı kadar yaşam çatışmalı, çelişki dolu ve diyalektiğin döngüsü ve insan endişesi.
Yüzüm 1920’lere dönük; isyanların tarihi, hafızamızda kalan darağacı, başarının, soykırımın, özgürlüğünü kazanmalı bu devri vakit. Geçmişim tarihin izlerinden kefen yırtmaya çalıştığında, karanlığın bittiği bir zamandım.
12 yıldır Rojava’dan bakıp duruyorum, gözüm Mardin’in akşamlarına ilişiyor. Yüksek yerlerden yanan sarı ışıkları izleyip duruyorum. Apê Musa’yı ve bir sigara tütününün yadigârı oluyorum. Ben sınırın bu tarafından izliyorum her şeyi. Amudê’nin akşamlarına, Nusaybin’e bakan, beyaz bir atın yüreğinde yaşayıp gitmişim. Camiler bombalanıyordu. Sur günlerden bir yakarıştı. Evler harabe olmuştu.
İki sınırın arasında yaşanan savaşın belirsiz bir yörüngede devam etmesi… Sırt çantalarıyla, siyah renkli Casio saatleriyle ovaya inen nice savaşçının günlük defterlerini de belki şimdi yazıyorum. Bir annenin evlat aramasıydım. Bir mezar taşıydım. Haber, beklenti, hüzün, özgürlük havası, türküsü, çetin bir savaşın ardından gülen yüzlerin sevinciydi zaman.
Bir bilsen, kimleri düşünmemişim; kaç atlı, kaç süvari, kaç annenin şefkatini biriktirmişim bu ovaya. Belki bir Nergiz, bir Beybun ovası değil. Ama akşamları, ikindi zamanları, bir de güneş daha batmadan düşünürüm tarihi. Sınır hatlarına yürüdüm. Eski tren yoluna da vardım. Halep’ten indim; Memduh Selim’in ağrısı, Ferihası, siyah parkesi, Ağrı’dan ulaşmayan bir mektup kadar içime çektim havayı, rüzgârı.
2016 yılının Ekim ayında uçaktan indim Şam’a. Eyyubilerin, Abbasilerin kentinde o zaman bir soluk aldım. Celadet Bedirxan’a, Osman Sabri’ye, Müküslü Hamza Bey’e dipnotlar biriktirmiştim. Bir sis vardı önümde, bir çiçek açardı Afrin’e. Ne kadar gelip geçmişim; savaşmışım, yaralıyım, geçmişim zamanın dirençli dönemlerine, çağına.
Süvari mi desem, atlı mı, savaşçı mı, bilemiyorum ama sınırların boylarında gelip geçen yine onlardı. Halep’ten gelirlerdi bazen, bazen de Şengal’e doğru yol alırlardı. Bazen mevsim yaz aylarıydı, rüya desen kısaydı. Savaşçının ebediyeti, sözleri, umudu daimîydi. Gazetecisi de öyle, savaşçısı, sanatçısı da öyle karşı durdu zamana. Olmayanın, aşkın, hakikatin sözlerini taşımaktan ve öylece yürüyoruz geleceğe.












