Evin Zapsu: Bir halkın yeniden doğuşu, bir kadının yeniden ayağa kalkışıyla başlar

Kadın

Ben, Nusaybin’in taşlarında büyümüş bir kız çocuğuyum. Tarihin hem izini hem de yarasını taşıyan o topraklarda, yoksulluğun gölgesinde, annenin sessiz sabrı ve çocuk kahkahalarının arasında büyüdüm. Dördüncü çocuktum; ne en büyük ne en küçük—ama yoksulluğun ortasında, eksik kalan her şeyin yükünü en çok hisseden bendim. Babamın uluslararası yollarda kaybolan varlığıyla büyüdüm; gözümde bir hayal, kulağımda bir sessizlikti. Evdeki erkek eksikliğini annemin susarak kurduğu direnişle tamamladık. O suskunluk, Kürt kadınının sabrıydı; tarih kadar eski, toprak kadar sessiz.

Çocukluk, bazen sadece yaşanmamış bir hayaldir. Benimkisi, gözaltı hücrelerinin demir kapılarına çarpan bir rüyaydı. 1992 yılında, henüz 16 yaşında bir kız çocuğuyken, Kürt olmanın suç sayıldığı bir coğrafyada annemle ve kız kardeşimle birlikte gözaltına alındım. Dağa çıkacağım varsayımıyla, çocuk bedenim devletin zindanlarında bir suçun ispatı sayıldı. Bir ay boyunca, insanlıktan çıkartılmanın, un ufak edilmenin ne demek olduğunu öğrendim. Fiziksel acı, insanı parçalıyor ama asıl tahribat, insanın zihnine çöken o karanlıkta başlıyor. İşte orada, o en dipsiz yerde, özgürlüğün ne kadar kutsal, direnişin ne kadar yaşamsal olduğunu öğrendim.

Urfa Cezaevi’ne gönderildim. 3 yıl 9 ay süren tutsaklık, bedenimi duvarlara, ruhumu ise halkımın tarihine kazıdı. Orası, bana göre bir zindan değil, başka türden bir okuldu—küllerimden yeniden doğduğum yerdi. Orada kendimi eğittim, orada tarihimi okudum, orada halkımın acısını kendi bilincimde bir direniş hattına dönüştürdüm. Cezaevi, cehaleti parçalayan bir bilinç ocağıydı artık. Yoldaşlık, bizim üniversitemizdi. Her sohbet, bir seminerdi. Her sessizlik, bir kitap kadar derindi.

Dışarıda hayat değişmişti. Ailem Hizbulkontra’nın karanlık gölgesinden kaçarak Mersin’e sığınmıştı. Toprağımızdan kopmuştuk ama toprağın belleği içimizdeydi. 1999 yılında tanıştığım kader arkadaşım da benim gibi zindanların kokusunu bilen biriydi. Evlendik. Birlikte bir hayat kurduk; daha doğrusu, birlikte yıkıntıların arasından bir yaşam inşa etmeye çalıştık. Üç çocuğumuz oldu. Onlar çocuk olurken, biz hep eksik kaldık. Onlar gülümserken, biz bazen yoktuk. Çünkü eşim tekrar cezaevine alındı. Altı yıl boyunca onun sadece adını ve yoksulluğunu taşıdım.

Yalnız bir annenin kucağı, hem sığınak hem de savaş meydanıdır. O kucakta hem ninniler söylenir hem de gözyaşları sessizce içilir. 2010 yılında, yaşamın bir başka zorunlu kıyısına, yeniden Mersin’e göçtüm. Bir umut aradım; çocuklarım için, onların bir lokma ekmek ve bir satır eğitim hakkı için… Ama kader sadece isim değiştiriyordu. Devletin gölgesi nerede olsan peşindeydi.

Legal siyasetin kadın kollarında çalışmaya başladım. Mücadele hiçbir zaman benden ayrılmadı; ben onunla büyüdüm, o benimle güçlendi. Eşim serbest bırakıldıktan sonra bu defa ben tutuklandım. 7 ay kaldım, çıktım. Ama üç ay sonra yeniden girdim. Şimdi bu satırları yazarken, hâlâ cezaevindeyim. Yıllardır çocuklarım hem anneden hem babadan yoksun büyüyorlar. Bir annenin kalbi için en büyük acı bu; bir yoksunluğa çare olamamak. Ama ben yalnız değilim. Binlerce Kürt kadını gibi, bu acıya alışarak değil, bu acıyı ortaklaştırarak yaşıyorum. Paylaştıkça hafiflemeyen ama paylaştıkça yücelen bir acı bu.

Kadın tutsak olmak bu ülkede daha koyu, daha ağır bir karanlık demektir. Ama biz, bu karanlığın içinde ışığı var ettik. İçerideki yoldaşlıklarımız, komünal yaşam tarzımız, bizi her gün yeniden büyütüyor. Her sabah Şînê oluyoruz, her gece Mizgîn… Her acıda Berîvan, her sessizlikte Xelat… Ben Evin’im. Üç çocuğun annesi, yüzlerce yoldaşın ruhunu taşıyan bir kadınım. Yanımda oturan genç yoldaşlarıma kızlarım gibi bakıyor, onların gelişiminde kendi kızlarımın siluetini görüyorum. Bazen bir mektup, bazen bir ziyaret; dışarının kokusunu getiriyor ama içimizin hakikatini asla örtemiyor.

Zamanın demir parmaklıklarla bölündüğü bu yerde, 17 yılım cezaevlerinde geçmiş olacak. Ama ben, cezaeviyle ölçülemem. Çünkü burada, müebbet yemiş gencecik kadın arkadaşlarımın sessiz haykırışları var. Onların tek kişilik hücrelerde bastırılmış sesleriyle yemin ediyorum: Biz boyun eğmedik, eğmeyeceğiz.

Bir halkın yeniden doğuşu, bir kadının yeniden ayağa kalkışıyla başlar. Kürt kadını bilinçlendiğinde, sistem titrer. Ve biz, o titremeyi her gün biraz daha büyütüyoruz.

Zamanın Sürgününde Kalanlar

Zaman… Cezaevinin duvarlarına çarpıp geri dönen, sessiz bir yankı. Dışarıda ne kadar geçtiğini bilemeden yaşadığım yıllarda, çocuklarım büyüdü. Ben parmaklıklar ardında sayılara bölünmüş günleri yaşarken, onlar kendi yollarında ayakta kalmaya çalıştı. Bir annenin yokluğu, bir boşluk yaratır; ve o boşluk hiçbir zaman tamamen dolmaz. Sadece çocuklar onu taşımasını öğrenir. İşte benimkiler de öyle yaptılar.

Üniversiteli oldular. Onlar bir yandan hayatla mücadele ederken, diğer yandan benim yokluğumla büyüdüler. Her mevsim bir eksiklikti onlar için. Bir annenin dizinin dibi, bazen bir sığınak, bazen de bir kılavuzdur. Onlarınsa ellerinde sadece eksik bir koku, yarım kalmış bir ninni vardı. Yine de yürüdüler, düştüler, kalktılar. Çünkü bilmeden de olsa bir yerlerde direnen annelerinin izlerini taşıyorlardı.

Ama bu ülke… Bu ülke, çocuklarımın bile sabrını taşıracak kadar hoyrat oldu. Onların yurtdışına göç etmesi bir tercih değil, zorunluluktu. Eşim, çocuklarım yurt dışına çıkmadan sadece birkaç ay önce tekrar gözaltına alındı. Cezaevinin soğuk kapıları bir kez daha açılmıştı ve bu defa, çocuklarım için zaman donmuştu. Babalarının tutuklanmasıyla çaresiz kalan iki evladım, kendilerine yeni bir yol çizmek zorunda kaldılar. Büyük olan, üniversiteyi bitirmesine bir yıl kalmış, başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir gençti. Küçüğü ise henüz lisedeydi; okulunu tamamlayamadan, ablasıyla birlikte göç yollarına düştü. Bir annenin bakışlarıyla uğurlayamadığı bir gidiş… Sessiz, kırık dökük, ama mecburi bir veda.

Dışarıda sadece bir kızım kaldı. Üniversitenin son sınıfında okurken, babası tekrar tutuklandığında, okula ara verip çalışmak zorunda kaldı. Hem bana hem babasına bakmak için gençliğinden ödün verdi. O da biliyor; bizim hayatta kalma şeklimiz hep biraz eksik, hep biraz yarım ama her zaman dirençle örülüdür. Onlar dışarıda, ben içeride… Ama biz hiçbir zaman bir duvarın iki yüzü olmadık; hep bir bütünün ayrı çığlıklarıydık.

Ben parmaklıklar arasında zamanı döverken, onlar dışarıda zamanla dövüşüyorlar. Her gün, bir annenin eksikliğiyle yüzleşip, o boşluğu kendilerince doldurmaya çalışıyorlar. Ama ben biliyorum, içimde hissediyorum: Onlar bana kızmıyor. Onlar beni anlamaya çalışıyor. Çünkü benim yaşamam, sadece kendi adıma değil. Benim direnişim, onların daha insanca bir hayat sürebilmesi içindi.

Zindanlar bize sadece özgürlüğü değil, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu da öğretti. Bir annenin sarılmadığı her çocukluk, bir halkın suskunluğudur. Ve biz, Kürt kadınları, bu suskunluğu bir çığlığa dönüştürdük. Her kayıpta direndik, her yoksunlukta örgütlendik.

Cezaevlerinde geçen yıllar bana çok şey öğretti ama en çok da şu: Sürgün sadece coğrafi bir zorunluluk değil, aynı zamanda insanın kendi toprağından, kendi sevdasından koparılma halidir. Çocuklarım gitti. Belki bir daha sarılmayacağız, belki yaşadıklarımızı anlatmak için sözcükler yetmeyecek. Ama her birinin yüreğinde bir anne izi var. Ve ben, bu izle varım.

Dışarıda bir kızım ve eşim kaldı. Hayata tutunmaya çalışıyorlar. Biliyorum, kolay değil. Yalnızlık, bazen dört duvardan daha boğucudur. Ama onlar da benim gibi öğrendi: Bu mücadelede yalnızlık bir kader değil, kolektif bir haykırışın başka bir biçimidir. Yalnızken de çoğuz biz. Ve her zorlukta biraz daha çoğalıyoruz.

/Kayseri Kadın Kapalı Cezaevi/

İlginizi Çekebilir

Erdoğan’ın Saray’ı Bir Günde 2 bin 746 Emekli Maaşı Harcıyor
Berkin Elvan 12 Yıl Önce Bugün Vuruldu

Öne Çıkanlar