“Totaliter rejimler, tabanlarını ahlaksızlaştırarak kendi suçlarına ortak ederler”.
-Hannah Arendt-
“Ateş en çok dumanı sönerken çıkarır”.
-Halk deyişi-
23 yıldır iktidar olan AKP’nin ‘müesses nizamın’ diğer siyasi partilerinden farklı bir ajandası var… Türkiye’deki rejimi adı konmamış bir İslam Emirliği yapmak istiyor… Eğer başarabilirse, ilelebet iktidar olmayı amaçlıyor… Bunun için de adım adım devlet aygıtını dönüştürüyor… Doğrusu hayli yol aldığını söylemek de bir abartma değil… Boşuna Yeni Türkiye demiyorlar… Bütün devlet kurumlarının içini boşalttılar. Yasa yok, kural yok, etik yok, ahlâk yok, sınır yok… Oysa etik sınır demektir, potansiyel olarak yapılabilir olandan sakınmaktır… Artık, George Orwell’in “Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü yasa yoktu” dediği durum söz konusu… Ülke tam bir çöküş tablosuna hapsolmuş durumda… Ekonomik çöküş de beceriksizliğin veya yanlış politikaların değil, bilinçli bir tercihin sonucu… Dinci rejim toplumun ‘yandaş olmayan’ öteki büyük yarısını katli vacip düşman sayıyor ki, bunun tarihte bir örneği yoktur. Tam bir işgalci gibi davranıyor. Hiçbir kural, hiçbir sınır tanımıyor… Bu ülkede geride kalan yüzyıllık dönemde AKP iktidarında olduğu kadar sömürü, yağma ve talan görülmedi…
Türkiye’ye 1980 de 24 Ocak Kararları ve NATO’cu, Amerikancı faşist askeri darbeyle neoliberal ekonomik ve sosyal politikalar dayatıldı… O tarihten sonra ekonominin temeli aşınmaya devam etti… 2002’de iktidar olan Politik İslamcı (İhvancı) iktidar yangına körükle gitti ve artık yağmalanmamış, talan edilmemiş pek bir şey bırakmadılar… AKP iktidarı toplum sorunlarına külliyen yabancılaşmış durumda… Yaptığı yegane şey bütçeyi, hazineyi, müşterekleri ve doğayı yağmalamak, talan etmek… Tam bir işgalci gibi davranıyor… Aceleleri var…
İktidarını sürdürmek, İslam soslu faşizmi dayatmak ve kalıcılaştırmak için her yolu denemek isteyecektir… Zira onun için iktidarı bırakmanın maliyeti çok büyük… İktidarı bırakmak yağma ve talan olanağından mahrum olmak demek ama bir de hesap verme sorunuyla yüzleşmek zorundalar… Verili koşullarda ve verili yasal ve kurumsal çerçeve dahilinde seçimle iktidarı bırakmaya yanaşmak istemeyecektir… Bunun için muhalefeti etkisizleştirmesi gerekiyor… Son dönemde yapılanlar niyetin ne olduğunu gösteriyor. Öyle ki, seçimler AKP’nin kaybetmeyeceği seçimler olmalı… İşlevsiz bir muhalefet arzulanıyor…
AKP’nin bu kadar kolay at oynatabilmesi, muhalefetin basiretsizliğinin eseri… Muhalefet her kritik kavşakta yanlış yaptı, gerekli direnci gösteremedi… Artık müesses nizamın muhalefetiyle çöküş tablosundan çıkmak mümkün değil. Radikal bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var… Velhasıl, ehven-i şer’in bir işe yaramadığı zaman gelip çattı… Ekonomik çöküş sosyal kötülükleri (açlık, işsizlik, yoksulluk, aşağılanma, etik yozlaşma…) azdırıyor. Ekolojik yıkımın hızı ve kapsamı da büyüyor… Yaşamın temeli hızla aşındırılıyor… Rejim varlığını terörle mücadele retoriğine borçlu… Elbette bu sadece AKP’ye mahsus bir şey değil, bu rejim iç ve dış düşmansız yapamıyor… Terörle mücadele söylemi demokratikleşmenin önünü kapatıyor, rejimi içten içe çürütüyor… Her türlü hukuksuzluğu ve baskıyı dayatmanın aracı haline geliyor… Vakitlice bu iktidardan kurtulmak gerekiyor ama o kadarı yeterli olmaz. Radikal bir paradigma değişikliğine de ihtiyaç var.
O halde neler yapılır, nelerden sakınılırsa, çöküş tablosundan çıkılabilir sorusu ile devam edebiliriz. Bir kere 43 yıllık neoliberal saplantının dışına çıkmak gerekiyor… Geride kalan dönemde özelleştirme adı altında toplumdan çalınanı, gasp edileni, yağmalananı asıl sahibine iade etmek gerekiyor. Kapsamlı bir kamulaştırma, sosyalleştirme olmadan taşı yerinden oynatmak mümkün değildir… Zira, kamu hizmetleri budanmış, müşterekler yağmalanmış, talan edilmiş durumda… Kamu hizmetleri ve müşterekler nerdeyse tamamen özelleştirildi… Oysa, herkesin olan, herkesin kullanımına sunulması gereken müşterekler (ortak yaşam kaynakları ve alanları) ve kamu hizmetleri toplumun tutkalıdır, birlikte yaşamın vazgeçilmezleridir… Müştereklerden yoksun bir toplumsal yaşam sürdürülebilir değildir… Her şeyin özelleştirildiği, metalaştığı, soysuzlaştığı, birer kâr aracına dönüştürüldüğü durumda ekonomi planlanamaz… Orada neyin planını, neyin hesabını yapacaksınız?.. Oysa, sadece ekonomik planlama değil, radikal bir sosyal ve ekolojik planlamaya da acilen ihtiyaç var… Ekolojik yıkımın hızı ve yoğunluğu artmış bulunuyor ki, bu yaşamın temelinin aşınmasıdır… Esasen her şeyin metalaştığı, şeyleştiği, paralılaştığı, soysuzlaştığı bir toplumsal yaşam mümkün de sürdürülebilir de değildir…
Fanatik neoliberal- İslamo-faşist rejim, toplum sorunlarına külliyen yabancılaşmış bulunuyor. Devlet aygıtı münhasıran sömürünün, yağma ve talanın, çalıp-çırpmanın hizmetinde ki, böyle bir rejimin meşruluk temeli, dolayısıyla da rıza üretme yeteneği yoktur… Gayri meşrudur… Baskıyı şiddeti devlet terörünü dayatmak dışında bir koza ve inandırıcılığa sahip değil…
Bu yeni durumla yüzleşmek, yeni bir perspektifi, yeni paradigmayı, yeni bir örgüt ve mücadele anlayışını gerektiriyor… Şeylerin seyrini değiştirmek, yaşanabilir bir toplumsal düzene giden yolu aralamak, zihinsel-entelektüel-ideolojik-politik bir kopuş olmadan mümkün değil… Mevcut olandan farklı bir şey yapmak da bizim irademizi aşan bir şey değil… Bir kere siyaseti profesyonel politikacıların işi olmaktan çıkarmak gerekiyor… Beş yılda bir sandığa oy atmakla şeylerin seyrini değiştirmek, yeni, farklı bir şey yapmak mümkün değildir… Siyasetin bir anlam taşıyabilmesi, herkesin işi, şeyi, olmasını varsayar… Siyasal sürece katılmanın da bin bir çeşit yolu var…
AKP iktidarı sömürücü, yağmacı, talancı dar bir “yandaş kitle” dışında toplum çoğunluğunun deşteğini kaybetmiş bulunuyor. Artık meşruiyet-rıza üretme yeteneği yok. Devlet terörünü dayatmak dışında da bir koza sahip değil… İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tarihî bir skandal olan diplomasının iptal edilip, ardından tutuklanması sonrasında üniversite gençliğinin barikatları aşıp meydanları doldurması, yüzbinlerin Saraçhane’ye akması, 16 milyon insanın Ekrem İmamoğlu için sandığa koşması, faşist azınlık iktidarı için sonun başlangıcı demeye geliyor… Şimdi top bu toplumun tüm zenginliğini yaratan ama yarattığı zenginlikten yeterli pay alamayan, açlık, yoksulluk ve sefaletle cebelleşen işçi sınıfının, bir bütün olarak emekçi sınıfların kucağında… Bir genel grev şeylerin seyrini kalıcı olarak değiştirebilir… Velhasıl şeylerin seyri, geniş emekçi sınıfların ‘basiretine’ indirgenmiş bulunuyor… Fakat başta da söylediğim gibi, sadece faşist azınlık iktidarını defetmek yeterli olmaz… Radikal bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var…