Fırat Aydınkaya: Avrupa Notları: Celadet’in Bisikleti, Kafka’nın Kafası

Yazarlar

 

 *Bo bîranîna Celadet Alî Bedirxan

Şu son beş yılda neredeyse tüm Kürt gençleri bir Dostoyevski karakteri misali Avrupa yollarını arşınlıyor. Hani İvan Karamazov, kardeşine demişti ya, “Avrupa’ya gitmek istiyorum, Alyoşa. Buradan doğruca Avrupa’ya gideceğim. Biliyorum, orada sadece bir mezarlık bulacağım”. Şüphe yok ki hassaten de bugünlerde, Kürt gençleri orada bir mezarlık bulma umuduyla değil, bir gül bahçesi bulma umuduyla yollara düşüyor. Şu son zamanlarda başta Kanada olmak üzere Avrupa toplumlarının içinde Kürdistan adacıkları oluşmaya başladı. Kürt Karamazov’lar Avrupa’ya yürüyor, Avrupa’nın kendisi değilse bile yolları çoğu zaman Kürtler için kabristan olsa da.

Ben de yollara düştüm yakın zamanda, ancak İvan Karamazov gibi değil, yazarı misali gezmek görmek için. En son Avrupa ülkelerine gidişimin üzerinden yirmi yıl geçmişti. Görünen, görünmeyen bir dizi yasal engeli aştıktan sonra batı toplumlarına karışmanın bende yarattığı bir dizi gözlemi not etmek istedim. Söz konusu seyahat ve notları olduğunda Dostoyevski’ye selam vermeksizin yapılacak iş eksik kalırdı. Bu sebeple büyük ustayla düet misali, Yaz İzlenimleri Üzerine Yaz Notları babında birkaç şeyin altını çizmek istiyorum.

Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları kitabında biraz da çuvaldız niyetine “biz Ruslar arasında, Avrupa’yı, Rusya’dan iki kat daha iyi bilmeyen kimse kaldı mı” diye sorma gereği duymuştu büyük yazar. Şüphe yok ki Kürt okumuşlarında da durum benzer, Avrupa’yı, Kürdistan’dan en az iki kat fazla bilen pek çok kişimiz var. O pek kutsal mucizeler ülkesinden feyz alanımız, özgürlük bekleyenimiz epeyce fazla. 

Bir kere seyahat ettiğim yerler (Budapeşte, Viyana, Prag, Münih) itibariyle batı toplumlarını yorgun ve hatta yılgın gördüğümü belirtmek isterim. Bu bir ölçüde tüketim yorgunluğu olsa da esas yorgunluk galiba medeniyetin yaşlanma belirtileri manasıyla bir tür ruhsal yorgunluk. Shakespeare’in Hamlet’te kadim Roma geleneğinin yasını diline doladığı türden cümleleri, şimdilerde Shakespeare’i temsilci olarak gören medeniyet için de söyleyebiliriz sanıyorum: “ey bir zamanlar dünyayı titreten kasırga/ şimdi duvarda harç, kışın soğuğuna karşı” diyordu bir seferinde. Üretmekten çok tüketen,  tüketirken de her şeyi ayağına isteyen bir oburluğun parmak izlerini uzun tır kuyruklarından görmek pekala mümkün. Bu uzun tır kuyrukları belki de yakın zamanda dünyayı titreten medeniyetin mezar duvarı için harç taşıyordur, kim bilir!

Özellikle doğu Avrupa toplumlarının gündeliğinde bir hayalet dolaşıyor. Bir korku imparatorluğunun ayak sesleri bariz bir şekilde hissediliyor. Çok uzaktan Cengiz hanın ordusunun havaya kaldırdığı toz bulutunu görüp kaleyi tahkim etmek peşinde koşan bir telaş alarmizmini her sokağa sinmiş olarak müşahede etmek mümkün. Ukrayna savaşının yarattığı korku, bir işgal beklentisi olarak sokaktaki insanların yüzlerine bir “düşünceli hal” bırakmış durumda. Avrupa bir savaşa gebe görünüyor ve görünen o ki, işgal bekleyen Avrupa ulusları bu gebeliği Ukrayna vücudunda düşük yaptırma peşinde.

Gezdiğim yerlerin mimarisi şüphe yok ki göz kamaştırıcıydı, tarih ve estetik bilinci had safhadaydı. Keza bu toplumların sistemi, rol bölüşümü, gündelik hayat formatları da kamil bir vaziyette. Kentlerin sosyolojik ve sınıfsal okuması ise başka yordamları ele veriyor. Bir kere bu şehirlerin mimarisi orta ve üst sınıfların kültürel formları ile işliyor. Yoksulluğu, sınıfsal ezilmişliği gündelik hayatın dışına, sıradan gözlerin göremeyeceği lokasyonlara sığdırmaları hemen kendini ele veriyor. Sınıfsal ezilmişliği çözemese de bunu gözden ırak tutan bir sistem nereden bakılırsa bakılsın gayrı insani bir sistemdir, bir efendi kibridir, hayaletten korkanların yordamıdır. Dilenen bir kimseyi görmek zor olduğu gibi, açlık sınırında yaşayan kimseleri de sosyal devlet ambalajı ile kamp kültürüne almış durumdalar. Bu haliyle şehir mezkezleri butik burjuva kentleri olarak misafirlerine sunulurken, şehrin gözden ırak yerleri ise yoksulların kampı olarak tasarlanmış vaziyette. 

Burada durup Dostoyevski’nin yüz elli yıl önce yoksullar ve şehir planlaması üzerine dediği şeyler üzerine düşünmekte fayda var. Ağırlıkla Paris üzerine gözlemlerini paylaşan büyük usta şu soruyu sorma gereği duymuştu: niçin tüm yoksulları toplayıp bir yere sürdü de şimdi artık onların var olmadığı iddia edi(li)yor? İlaveten de burjuvazinin de kendini görünmez kıldığına dikkatimizi çekiyordu. O günden bu güne, gördüğüm kadarıyla pek az şey değişmiş durumda, yoksulluk görünmez kılınmış, burjuvazi kendini gözlere sokmama istidadında. Belki de modernleşmenin gör/ül/me stratejileri tüketim ayarlarında görüntüyü sabitleştirmiş olabilir.

Öte taraftan klasik ırkçılık geri çekilirken, kültürel ırkçılık her an göz göze gelinebilecek bir olgu. Daha çok da ırksız ırkçılık, kültürel fark veya islamofobi tarzında ritüeller görülebiliyor. Gündelik hayat panayır tadında akıp giderken, kültürel ırkçılık güzel bir yemeğin içine düşen bir kıl gibi her an önünüze çıkabilecek bir şey. Bazen bir gözün kaçırılışında, bazen kurcalayıcı bir bakışta, bazen bir mekana kabul edilmeyişte ortaya çıkan aperatif ırkçılık her an kol geziyor. 

Sokakta gezerken en çok da Berger’in görme biçimleri aklıma gelip durdu. Sahiden de görme, konuşmadan önce gelen bir şey ve hatta göz, dili gereksiz kılıyor. Batılı toplumlar görmezden gelerek görmeyi tercih ediyor, gözlerini kaçırarak sana bakıyor. Tam bir görmezden gelerek görme ustası gibiler. Görmek muhatap olmaktır. Görmezden gelerek, muhatap olmayı askıya alıyorlar. Bu sebeple batılı olmayanlar, batının akıp giden gündelik hayatın ırmağında var olduğunu ispatlamak için egzotik bir bitki muamelesi görmesi gerekiyor. Zira çoğu zaman sokaktaki insanlar tarafından muhatap alınmak için ya cürüm işlemek gerekiyor, ya da kabahat veya ekstrem bir hareket. Galiba liberalizmin çok kültürcü teorilerinin mezarlığı haline gelmiş sokaklar. Bu minvalde acaba Spivak’in meşhur cümlesini tersine mi çevirsek: Üst insan (beyaz efendi) konuşabilir mi?

Bununla birlikte gündelik hayatın koreografilerinde devlet veya devleti temsil eden gösterenler neredeyse yok gibi.  Eğer devlet Lenin’e atfedilen cümledeki gibi elinde silahı tutan bir asker ise, ortada ne asker var, ne de silah.  Devlet yerini resmi topluma bırakmış görünüyor. Fakat devletin, Ukrayna savaşı vesilesiyle kapalı kapılar ardında yeni bir militarist kurumsallaşma üzerine antrenman yaptığı da keskin gözlerin görebileceği bir durum. Devlet ev ödevine, yani yeni bir savaşa hazırlanıyor.

Prag görkemli ve azametli bir şehirdi. Qasimlo’nun, Kafka’nın ve Kundera’nın, son derece bıkkın akan nehrin kenarında nefes aldığı yerlerdendi. Qasimlo’nun, Prag günlerini bizler dahi hatırlamazken, Prag’lılardan bunu beklemek safça elbette. Prag demek Kafka demek. Ve galiba bu artık kültürel bir tercih değil, dayatılan bir kültüralizm estetiği. O Kafka ki otomatizmden, gözetmenlikten hiç hazzetmediği halde, şehrin orta yerine inşa edilen modüler kafası, değişen mimari simetrilerle sürekli şehri gözetliyor, paradoksal bir haleyle. Kafka ve sembolleri şehir üzerinde dalgalanırken, Kundera’nın neredeyse esamesinin okunmaması ilginç bir durum. Benzer bir durum Viyana için de geçerli, Mozart el üstünde tutulurken, Freud (beklendiği üzere) üvey çocuk muamelesi görüyor.  

Ve elbette Münih. Bir yandan Hitler’in meşhur söylevini verdiği meydan, öbür yandan insanlığın yüz karası mekanlardan Dachau toplama kampı. İnsanlık şu günlerde yeni Dachau’ların kenarında siyaset yapadursun, bu toplama kampı kelimenin gerçek anlamıyla insanlığın yüzünün ortasında oturmuş kanlı bir sivilce gibi öylece duruyor. Ölümün insandan hicap duyduğu bir andır Dachau.  

Avrupa’da gezdiğim yerlerdeki Kürt toplumuna dair de birkaç söz söylemek isterim. Şu soru eşliğinde gözlemlerimi yazmak acaba abartılı mı olur: Türklükten kaçıp Batılılaşmaya sığınmak çare mi? Veya bu sorun mudur? Kürtler, değersel manada Avrupa toplumlarına ne verebilir? Kürtlerin modernite, modernleşme ve batılılaşma arasında bir ayrım yapması gerekir mi? Gerekiyorsa buradaki ölçü ne olmalıdır?

Bilinir ki sistem karşıtı hareketlerin inşa ettiği alternatif modernite teorileri var. Kürt hareketi demokratik moderniteyi bir alternatif modernite olarak savlıyor. Avrupa’daki Kürt kurumlarının demokratik modernite konusunda ne düşündüklerini gözlemleme fırsatım olmadı, keza bu kurumların bu teorinin hakkını verip vermediğine dair de tecrübem olmadı. Bu sebeple bunları şimdilik anarak geçeyim. 

Geçen yüzyılın başlarında Kürt entelijensiyasının İstanbul’da çıkardığı Kürt Teavvün ve Terakki Gazetesi, Rojî Kurd ve diğer neşriyatlar aklıma geldi. Bu neşriyatların enerjilerinin kayda değer bir bölümünü, Kürtlerin medeni bir halk olduğunu ispata ayırması, Kürtlerin doğuştan medeni bir halk oldukları savları bugünden bakıldığında elbette gülünç görünür. Medeniyet ile batılılaşma arasında esaslı bir yarık var ise eğer diyebilirim ki Kürt erkeklerinin batılılaşmaya dair filtreleri değişken iken, Kürt kadınlarının, batılılaşmaya gelenek üzerinden direniş göstermesini görmek benim için öğreticiydi. Fakat şu da bir gerçek ki, gezdiğim yerlerdeki Kürt toplumu tipik bir diasporik toplum. Bütün gözleri ve kulakları ile bütün geçmiş ve gelecekleriyle halen de Kürdistan’da yaşıyorlar ama pratikte Kürdistan onlar için esasen on beş ya da yirmi günlerini geçirecek bir yazlık hükmüne gelmiş durumda. Bir tarafta içinde bulundukları toplum ile özerk bir ilişki kurarken, diğer yandan Kürtlüklerini aile içinde yeniden üretmekteler. Fakat Kürtlükle bağları çoğu zaman nostaljikçe ve dilde başlayıp evin içinde biten bir yan faaliyet. Tehlike şu ki sonraki kuşakların nostalji diye bir dertleri olmayacak, Yahudilerin kutsal kitabı hükmünde kutsal bir bağları da olmayacak. Puşkin’in dadısı misali onlara temel Kürtlük değerlerini öğretecek bir trabzan da olmayacak. Bu sebeple sonraki kuşakların Kürtlükle kuracağı bağlar için şimdiden düşünmekte fayda var. Türkleşmekten kaçınmak için Avrupa’ya sığınan yurtsever Kürtlerin çocuklarının hakim kültürlere ihtidasını engelleyecek hangi değerlerimiz var? Bunun üzerinde yeterince düşünüyor muyuz? 

Öbür yandan geçen yüzyıl Abdullah Cevdet gibi sonuna kadar batılılaşmayı savunanlarımız olduğu gibi Ziya Gökalp, Beddiüzaman gibi “Batının tekniğini alalım ama ahlakını almayalım” şeklinde filtre önerenlerimiz de vardı. Günümüz akıllı telefonları ile bu modüler filtrenin mümkünatı kalmadı şüphesiz. Bir anlamda Abdullah Cevdet, diğerlerine galebe çalmış görünüyor. Belki de Kürt çocuklarının batılılaşmasını önleyecek alternatif modernite teorileri üzerine düşünmeliyiz, en azından Avrupalı olanlarımız için. Zira Kürtleri, batılılaşmaktan koruyacak pek az değeri var bugün; ve yarın bu değerler de olmayacak gibi görünüyor. Dostoyevski’nin sorduğu soruyu Kürtleştirerek bir kez daha soralım: İşte şimdi pek çok Kürt, çocuğunu eğitim için Avrupa’ya gönderiyor. Peki orada Kürt dadılar yoksa ve beşikten itibaren işitilen bir Kürt dili de yoksa ne olacak?     

Madem konu, dile geldi dayandı, son söz de büyük ustamız Celadet Alî Bedirxan özelinde olsun. Münih bir açıdan Celadet’in de şehri zira ve burada yaklaşık iki yüz kilometre bisiklet sürdüğü de bilinir. Gerçekten de Celadet’in, konforsuz demir atıyla geniş Münih düzlüklerinden, Avusturya, İsviçre sınırındaki yüksek dağlara doğru yol gitmesi, Kürtlerin dağ merakı bağlamında ilgi çekici görünüyor. Buradaki Kürtler, her sene Celadet’i anma babında bu uzun bisiklet parkurunda pedal çeviriyor. Çok güzel organizasyonlar yapıyorlar ve ortam bir açıdan Kürtçe festivali havasında geçiyor. Gönül isterdi ki bisiklet parkurunun sonunda kültürel bir organizasyon da yapılsın ve tıpkı Puşkin anması gibi Celadet anması da kültürel bir rönesansa hizmet eylesin.

Ezcümle şu son zamanlarda inanılmaz oranlarda batıya göç ediyor Kürtler. Belki de tarihimizin en yüksek oranlarında bir yer değiştirme olayı yaşanıyor sessiz sedasız. Şüphe yok ki, Kürdistan bilinçli ve sistematik olarak Kürtsüzleştiriliyor ve üstelik bu olgu gönüllülük perdesi adı altında yapılıyor. Birinci dünya savaşında sonra ilk kez Kürt toplumu, bütün genç ve dinamik unsurlarından arındırılmış bulunuyor. Neredeyse bütün Kürt köyleri yaşlılara terk edilmiş durumda ve genç, işlevsel nüfusun esamesi okunmuyor. Kürt köyleri sistematik olarak insansızlaştırılıyor. Şehirlere yönlendirilen Kürt aileleri Türkleşmenin ayartıcılığı ile yüz yüze bırakılırken, Avrupa’ya yönlendirilenler ise batılılaşmanın insafına terk edilmiş durumda. 

Son sözü de büyük ustadan ilhamla kurmak evladır. Dostoyevski, bir metninde “Ruslar için artık iki yurt var, Rusya ve Avrupa” diyordu. Galiba Kürtler için de aynı şekilde artık iki yurt var. Birisinde yaşadıkları, diğerinde ise hayalinde yaşadıkları…

Not: Celadet Alî Bedirxan için düzenlenen organizasyonda emeği geçen başta İbrahim Şahin, Ömer Güneş, Yakup Güneş olmak üzere Osman, Tuncay, Brahim, Yavuz, Viki, İmdat, Yakup ve Selami arkadaşlara gönül dolusu sevgi ve şükran olsun.  

İlginizi Çekebilir

Diyarbakır Barosu’ndan 15 Temmuz açıklaması
Avrupa Birliği için ‘kader haftası’

Öne Çıkanlar