İran ile dün Cenevre’de yapılan görüşmelerden de sonuç çıkmadı. ABD Başkanı Trump bugün ‘gidişattan memnun olmadığını’ açıkladı. Trump, ‘’İran vermesi gereken şeyi vermek istemiyor’’ vurgusu yaptı. ABD Başkanı geçen hafta da,’ ‘’İran ile bir anlaşmanın olup olmayacağının 10 gün içinde netleşeceğini’’ açıklamıştı. 10 günlük süre de doldu, doluyor…
Trump’ın İran’ı ‘anlaşarak’ teslim almak istediği biliniyor. Bunu da en çok İran biliyor ve bu nedenle bir yandan müzakerelerle zaman kazanmaya çalışırken diğer yandan Çin’in füze ve hava savunma desteği eşliğinde savaş hazırlıklarını sürdürüyor.
Amerika ise İran’ı askeri olarak haftalar öncesinden kuşatmış durumda.
Amerikan ordusu Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’ya en büyük sevkiyatını gerçekleştirmiş, emir bekliyor. Aynı şekilde İsrail de topyekün seferberlik halinde savaş hazırlıklarını sürdürüyor. İsrail’in sokak aralarına kadar hava savunma sistemleri kurması olası savaşın şiddeti hakkında bir fikir de veriyor.
Artık geri sayım başladı. Aylar öncesi tartıştığımızda savaşın çıkıp çıkmayacağı konusunda temkinli öngörülerde bulunmak gerekiyordu ancak artık savaş kaçınılmaz. Savaşın ne kadar süreceği ve nasıl sonuçlanacağını kestirmek ise pek kolay değil. ABD Başkan Yardımcısı Vance, bugün yaptığı açıklamada, Amerika’nın askeri seçenekleri değerlendirdiğini ancak bölgede yıllarca takılıp kalacakları “uzun süreli savaşın” olmayacağını söyledi.
Amerikan yönetiminin kısa sürede bir sonuç almak için orantısız bir güçle yükleneceği biliniyor. Trump’ın acelesinin olduğu; hem Çin’e odaklanmak ki İran operasyonu da bunun bir parçası; hem de yaklaşan ara seçimler nedeniyle kesin bir zafere ihtiyaç duyduğu da biliniyor. Bunu başarmak için herşeyi yapacağı da…
Amerika’nın savaştan zaferle çıkış dışında bir stratejisi yok ancak, şartların ve İran’ın direncinin ne getireceğini kestirmek de zor. Kısa süreli bir çatışmanın içerden çıkacak bir alternatifle; rejim değişikliğiyle sonuçlanması ve İran’ın ABD- İsrail eksenine alınması ihtimalı yabana atılır bir ihtimal değil ancak, rejimin çökmesi, İran’ın etnik ve dini dinamiklerin dağılması, savaşın tüm bölgeye yayılması ihtimali de göz ardı edilemez.
Fakat ister birinci ihtimal; yeni, seküler ve elbette yine otoriter bir rejimin kurulması ve Trump’ın Suriye’de olduğu gibi İran’da da otokratik yeni liderle iş tutması, isterse de ikinci ihtimalin hayat bulması; İran’ın dağılması ve savaşın yayılması olasılığı olsun; savaş sonrası artık bildiğimiz İran olmayacak. Eski İran olmayacağı gibi elbette eski Irak, Suriye, Lübnan; eski bölgede olmayacak…
Zira Amerika ve İsrail başta olmak üzere batı dünyası, İran’da rejim değişikliği olmadan bölgede kalıcı bir dengenin kurulamayacağını ve istikrarın sağlanamayacağının farkında. Bütün hesaplar şöyle veya böyle; İran’ı ya teslim alma ya da etkisiz kılma üzerine yapılmış görünüyor.
Öte yandan bölgenin yeniden şekillenmesinde geniş kapsamlı bir strateji uygulayan Amerika’nın İsrail’in itiraz ve çekincelerine karşın Türkiye’ye bir rol biçtiği de gözleniyor. Trump’ın ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte normalleşme sürecine giren ABD- Türk ilişkilerinde baş döndürücü bir ilerleme yaşanıyor. Amerika’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin Amerika’ya olan ihtiyacından kaynaklanan bu ilerlemenin Suriye’de olduğu gibi Irak’ın ve İran’ın yeniden şekillenmesinde de etkili olacağı anlaşılıyor.
Uluslararası medyada çıkan, Türkiye’deki NATO radarların İran’a çevrildiği ve bir kaos anında Türk ordusunun İran’a gireceği haberlerine bu açıdan bakmak yararlı olacaktır. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin içinde olduğu ‘Sünni Eksen’e biçilen rolün ne olduğu, bunun ne tür sonuçlar doğuracağı ve bölgenin yeniden yapılanmasına nasıl yansıyacağı aslında bütün bölge için olduğu gibi Kürtler için de hayati önemde ancak bu mesele Kürtlerin gündeminde pek de yer bulmuyor.
Oysa Türkiye, Amerika ve Avrupa ile kurulan yeni ilişkilerin sağladığı avantajların ve Sünni Eksen’deki öncü rolün sayesinde bölgenin yeniden dizayni sürecinde Kürtleri olabildiğince sınırlandırmanın, bastırmanın ve yeni güç merkezlerine bağlamanın hesaplarını yapıyor ve bu yolda ilerlemeye devam ediyor.
Suriye’de; Rojava’da yaptıkları ortada, Irak’ta; Şengal’de, Mahmur’da, Kandil’de yapmak istedikleri açık, İran’da Rojhilat için ne planladıkları da biliniyor. Kuzey’de ise Kürtleri topyekün kuşatmış, inisiyatifi kapmış, Kürtleri ‘süreç’ denilen bir tuzağa düşürmüş durumda ve bütün yol ve yöntemleri kullanarak buradan çıkmalarına fırsat da vermiyor…
Yeni küresel sisteme giden yolda Ortadoğu’nun yeniden yapılanması kaçınılmazdır. Ne de olsa sistemin odak noktası burasıdır ve yüzyıl öncesinin aksine bütün risklerine rağmen Kürtlerin özgürleşmesi, Kürdistan’ın tarih sahnesine çıkması fırsatı da vardır ve Türkiye bütün cephelerdeki faaliyetleriyle Kürtlerin elindeki bu fırsatı almanın peşindedir.
Geçenlerde SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Amerikan PBS kanalına verdiği röportajda, Şam ile imzalanan anlaşmanın başarısız olması ihtimalinden söz etti ve bunun olması halinde direneceklerini söyledi.
Rojava Dışilişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ise ‘tehlikenin geçmediği, savaşın yeniden başlayabileceği ve Türkiye’nin Suriye Kürtlerin haklarını almayı engellemeye devam ettiğini’ söyledi.
Bizim medyada pek yer almıyor ancak Rojava’da ‘entegrasyon süreci’ de iyi gitmiyor. Şimdiye kadar entegrasyon bir tek Sağlık Bakanlığı bünyesinde sağlandı ve diğer bakanlıklarda sorun, kriz, tartışma, pazarlıklar devam ediyor. İlerleme yok zira, Şam bildiğinde ısrar ediyor. Anlaşmaya rağmen dayatmalarda bulunan Colani, kadın savunma birliklerinin (YPJ) bağımsız bir tugay olarak savunma bakanlığına bağlanmasını kabul etmiyor. SDG tugayları içinse sayıyı neredeyse yarıya kadar düşürüyor ve bu tugaylarda Kürtlerin yanında kendi belirlediği Arapların da görev almasını istiyor.
Kobani’deki kuşatmayı ise anlaşmaya rağmen sürdürüyor. Elindeki esirleri anlaşmaya rağmen bırakmıyor. Yaralılar, kayıplar hakkında bilgi vermiyor. Anadilde eğitim meselesinde top çeviriyor, somut adım atmıyor. Colani Haseke’ye Kürt bir vali atadı ancak; Haseke’nin Kürtler tarafından yönetilmesini içine sindiremiyor. Güvenlik amiri ve ekibi marifetiyle valinin yetkilerine müdahale ediyor; altını oymaya çalışıyor.
HTŞ’nin ve Türk ordusunun fırsatını bulduğunda Rojava’ya yeni bir saldırı yapacakları ihtimal dışı değil; bunun için Amerika’nın İran’a saldırısını bekliyor olabilirler. Anlaşmayı uygulamak istememeleri bence buradan kaynaklanıyor.
Özcesi; Ortadoğu’ya şiddetli bir fırtına geliyor. Kürtlerin bu fırtınadan korunması, yeni koşullar altında yeni fırsatlar yaratması, buna uygun adımlar atması gerekiyor. Bunun için de Rojava’ya saldırı ile ortaya çıkan ulusal ateşin sönümlenmesine izin vermemeleri, birlik yolunda hızla ilerlemeleri, yeni şartlara uygun ulusal bir strateji etrafında bütün güçlerini birleştirmeleri gerekiyor.
Bu anlamda bugün Başur Kürdistan’da Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi hamlesi hayati önemdedir; Rojava ve Başur da bir strateji etrafında açık bir birleşme iradesi sergilemeli ve bunu adım adım Rojhilat ve Bakur’a doğru genişletmelidir.
Böylesi hayati bir dönemde Kürtlerin sömürgeci devletlerin kurduğu tuzaklara düşmemeleri, sırat köprüsünde yürürken birbirini itmemeleri, enerjilerini içeride tüketmemeleri, sorumlu, sağduyulu, basiretli davranmaları gerekmektedir.
*
Solunum yollarında yaşanan ve giderek ağırlaşan sağlık sorunu nedeniyle Youtube yayınlarını sonlandırmak zorunda kaldım. 15-20 dakikalık yayında bile soluğum kesiliyor, sesim düşüyor ve astım krizi tetikleniyordu. Ertelediğim tedavi sürecine başladım. Akciğerlerde yaşanan sıkıntılar nedeniyle bir süre doktorlar ve klinikler arasında dolaşacağım ancak, fırsat buldukça Nûpel’de yazmayı sürdüreceğim.
Bu arada Youtube kanalındaki veda videosuna yorum yazan ve içten duygularını paylaşan herkese çok teşekkür ediyorum. Bu sevgiyi, güveni ve ilgiyi hak ettim mi bilemiyorum fakat minnettarım..İyi ki bu halkın bir evladı, Kürtlerin özgürlük kavgasının bir damlasıyım…
İyi ki…












