Uluslararası diplomaside Irak’ın ‘Churchill’in bir çılgınlığı’ olduğu söylenir.
Bölge halklarına olduğu gibi dünya barışına da büyük zararlar veren bu ‘çılgınlığın’ nedeni olarak da İngiltere’nin –değişmez- çıkarları gösterilir.
1’inci Dünya Savaşı yıllarında bahriye, levazım, harbiye ve sömürge bakanı olarak görev yapan Churchill, Ortadoğu’yu bundan yüzyıl kadar önce İngiltere’nin çıkarları temelinde şekillendirdi.
Dolayısıyla bugün dehşet içinde irkilerek seyrettiğimiz bu kanlı ve karanlık tablo onun eseridir.
Ayrıca 2‘nci Paylaşım Savaşı sonrasında Yalta’da Stalin ve Roosevelt ile birlikte dünyayı çıkarlar temelinde paylaşan ve Soğuk Savaş‘ın temellerini atan da İngiltere’nin bu, ‘en önemli devlet ve siyaset adamı‘ Churchill’den başkası değildir.
Geçen yüzyılda küresel alanda kurulan dengelerin mimarı olan ve dünya insanlığına kanlı bir yüzyıl yaşatan Churchill aynı zamanda Nobel – edebiyat- ödülünün de sahibidir!
*
İngiltere, 1916 yılında Fransa’yla yaptığı Rusya’nın da onayladığı Sykes-Picot anlaşmasına dayanarak 1917 başlarında petrol zengini Basra, Kerkük ve Musul bölgelerini işgal etti.
Bu bölgelerde yaşayan Şiileri, Sünni Arapları ve Kürtleri Mezopotamya Manda İdaresi altında –zorla- birleştirdi.
Ardından bu topraklarda Irak adında yapay bir devlet inşa etti. Devletin başına da Şam’dan getirttiği Haşimi ailesinden Kral Faysal’ı geçirdi.
Şiiler ve Kürtler kukla kralın milleti olmayı kabul etmediler. İngiliz projesine isyan edip, direndiler ancak, güçler dengesi eşit değildi; bu yüzden yenildiler.
İngiltere gizli anlaşmayla petrol zengini Mezopotamya’yı kendine aldı ama, buna karşılık Şam’dan Adana’ya uzanan Doğu Akdeniz hattını da Fransa’ya bıraktı.
İngiltere’nin Bağdat‘ta yaptığını Fransa Şam‘da yaptı. O da orada Suriye adında yapay bir devlet yarattı.
İngiliz-Fransız ikilisi Basra’dan Filistin‘e bütün bölgeyi kendi aralarında paylaştılar.
Buralarda sınırlarını cetvelle çizdikleri, yöneticilerini de kendilerinin belirledikleri devletçikler yarattılar.
Halkların iradesi kanla bastırdılar. Ülkeleri bölüp parçaladılar. Kukla her devletin başına da işbirlikçi bir şeyh, bir kral ya da bir komutan atadılar.
Ortadoğu’yu böylece kanlı bir kaosun içine sürüklediler. Bölge ülkelerinde Lozan’daki dizaynin sonucu olarak iç çatışmalar, krizler, darbeler yaşanırken bunlar da petrol başta olmak üzere bölgenin bütün zenginliklerini talan ettiler. Halklar birbirini boğazlarken onlar elde ettikleri ganimeti kendi aralarında üleştiler.
*
Osmanlı’nın yenilmesi ve Mondros Mütarekesi’yle tarih sahnesinden çekileceğinin görülmesi üzerine yeni bir devlet kurmak için harekete geçen Osmanlı sarayı ise bunun için elde kalan önemli komutanlardan biri olan Mustafa Kemal’i görevlendirdi. Kemal ve ekibi Padişahın onayı, İngilizlerin de yardımıyla Samsun’a çıkarıldı(!). Yeni devlete giden süreç 19 Mayıs 1919’da Samsun’da start aldı.
Mustafa Kemal ve ekibi İngilizlerle yapılan anlaşmaya sadık kaldılar. Aralarında zaman zaman sorunlar yaşansada, İngilizlerin baskısı sonucu ana hedefleri olan Misak-ı Milli’den vazgeçmek İngilizlerin sınırlarını çizdikleri ‘oyun sahasında’ top çevirmek (!) zorunda kaldılar.
Uzun süren hatta Lozan sonrasına da sarkan pazarlıklar sonucunda sınırlarını İngilizlerin cetvelle çizdiği Ankara merkezli ‘milli devlete’ razı oldular.
Kemalistler, Türkçülük esaslarına dayanan, sınırlarını ve misyonunu Churchill ve ekibinin çizdiği ‘mili devlet’ karşılığından petrol yatakları, su kaynakları ve tarım arazileri açısından zengin Güney Kürdistan’ı Brüksel Antlaşması ile İngilizlere, Batı Kürdistanı (Rojava) ise Ankara Antlaşması ile Fransızlara bıraktılar.
Kemalistler 1. Paylaşım Savaşı’nda kendilerine destek veren Kürtlere ihanet ettiler; Kürtlerle bir gelecek kurmak yerine, İngiliz vesayetinde Anadolu ve Kürdistan’ı Türkleştirme çabasına giriştiler.
Oysa o toprakların tarihsel, kültürel, sosyal birikimleri ‘ulus devlete’ izin vermiyordu ancak Ankara’nın istediği buydu. Aslında Irak’tan çok Türkiye Churchill’in bir çılgınlığıydı ama resmi tarih tersini söylüyor, yalan ve ajitasyonla gerçeği gizliyor, ‘7 Düvele Karşı Kurtuluş Savaşı’ propagandasıyla kitleleri uyutuyordu.
*
Öte yandan Lozan’da sadece Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ilan edilmemiş; rejimin niteliği ve görevleri de belirlenmişti. Irak’ta ve Suriye’de krallardan, Türkiye’de ise komutanlardan ‘işbirlikçiler’ devrilmişti ve onların yönettiklerini sandıkları ülkeleri özünde İngilizler ve Fransızlar ele geçirmiş, onlar yönetmişti.
Lozan tasarımı nedeniyle Irak, Suriye ve Türkiye geride kalan yüzyılı çatışmayla, krizlerle, darbelerle geçirdi. Osmanlı’dan Türkiye’ye geçiş sürecinde gerçekleştirilen Ermeni, Asuri Süryani, Rum vd. katliamlarını, Ankara’nın ırkçı ve imhacı ‘milli siyaseti’ nedeniyle Cumhuriyet döneminde Kürt katliamları izledi.
Yüzyıllık dönem kan, gözyaşı, acı içinde geçti ancak devlet açısından bu bir sonuç vermedi. Kürtler Türkleşmedi. Kürtler Irak’ta, Suriye ve Türkiye’de yüzyıl boyunca kendi ulusal demokratik hakları için direndi. Ağır bedeller ödedi ancak, kendi ülkesinde özgürce yaşama sevdasından vazgeçmedi.
‘’Churchill’in çılgınlığı’‘ yüzünden Irak, Suriye, Türkiye ve Kürdistan bir asırdır rahat yüzü görmedi ancak, Kürtlerin yüzyıllık direnişleri sayesinde Türkiye, Irak ve Suriye’nin kaderi de Kürtlerin eline geçti. Şimdi bu ülkeler birbirine bağlı olarak derin krizler, amiyane deyimle ‘beka sorunları’ yaşıyor ve bunların kaderlerini belirleme hakkını ise Kürtler ellerinde tutuyor.
Kürtlerin 100 yıl sonra özgür iradeleriyle yapacakları tercih şimdi bu üç ülke için de hayati önem arz ediyor.
Ne var ki özellikle Türkiye, daha kuruluş aşamasında ‘Kürtlerle savaşa’ kodlandığı için, bunun önemini pek de fark etmiş görünmüyor. Ya da öyle davranıyor. Her ne kadar devlet içindeki bir eğilim Kürtlerle yeni bir başlangıç yapmanın arayışında ve bunun koşullarını yaratmanın çabası içinde olsada Ankara’nın zihinsel kodları, korkuları, alışkanlıkları ve ilişkileri nedeniyle bu eğilim etkili olamıyor.
1 Ekim 2024’te başlayan ve Kürtlerin tek taraflı tarihi adımlarına rağmen yerinde sayan süreçteki savrulmalar da esas olarak buradan kaynaklanıyor. Ankara Kürtleri ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Deyim yerindeyse ‘kucaklamak’’ ile ‘’soykırıma uğratmak’ arasında gidip gidip geliyor. Aslında fırsatını bulsa, yeni yüzyılda önüne çıkan fırsatları kaçıracağı bir sonuca inansa Kürtleri yeniden kılıçtan geçirmek ve geçmişte olduğu gibi asıp kesmek için tereddü etmeyecek ama işte şartlar, Kürtler, fırsatlar buna izin vermiyor.
Böyle bir şey astarı yüzünden pahalı hale gelebilir ve Erdoğan ile Bahçeli’nin sık sık sözünü ettikleri ‘’Türkiye Yüzyılı’’ kabusa dönüşebilir.
Böylesi herkes için felaket anlamına gelecek senaryosunu karşısında ise Kürtlerle anlaşma alternatifi duruyor ancak, bu da çok kolay görünmüyor zira, Türk devleti resmi söylemlerinin aksine Kürtleri ‘kardeş’ olarak değil ‘tehdit’ olarak görüyor. Ve bundan henüz vazgeçmiş değil.
*
Diğer yandan Türkiye’de başlatılan 1 Ekim sürecinin temel amaçlarından birinin Kemalistlerin vazgeçmek zorunda bırakıldıkları Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek olduğu biliniyor.
MHP Lideri Bahçeli, ‘’Şartlar oluştuğunda, tarih coğrafyaya dar geldiğinde Misak-ı Milli uyanacak 81 Düzce’den sonra 82 Kerkük, 83 Musul deme hakkının önünde hiçbir güç durmayacaktır. Misak-ı Milli zaman aşımına uğramaz’’ diyerek ve konuyu belli aralıklarla günde getirerek devletin bu hedefini ilan ediyor ve buna uygun olarak nabız yoklamayı sürdürüyor.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da son dönemlerde dilinden düşürmediği ‘’Türk- Kürt- Arap ittifakının’’ arka planınında böylesi bir hesap yapıyor.
Elbette, bu planda özgür Kürde, biçimi ne olursa olsun özerk, federal ya da konfederal Kürdistan’a bir yer verilmiyor. Bunun yerine ‘ümmet’ bilinci ve ‘bin yıllık din kardeşliği’ söylemiyle Kürtler yeni rejimin bileşeni, Kürdistan yeni devletin ‘postmodern sömürgesi’ yapılmak isteniyor.
Sürecin de , kalıcı bir çözümün de açmazı bana sorarsanız buradan kaynaklanıyor. Türkiye Kürtlerle ve Kürdistan’la eşitliğe ve özgürlüğe dayanan bir gelecek istemiyor. Buna son ana kadar da direneceğinin mesajını veriyor. Ne ki şartlar değişmiş durumda ve Kürtlerin özgürlük taleplerine şöyle ya da böyle bir yanıt vermesi gerekecek. Konjonktür ve Kürtler tarafından buna mecbur edilecek.
Bakalım artık… Çoğu gitti azı kaldı. Lozan aşıldı, Ortadoğu’da şimdi yeni bir masa kuruluyor. Masaya Kürdistan için de bir sandalye konulacağı da kaçınılmaz görünüyor.
Türkiye bu masada Kürtlerle birlikte yer alır, adil, onurlu, kalıcı bir barış; eşitlik ve özgürlük ekseninde bir çözüme razı olursa hem Churchill’in kan ve talan üreten ‘100 yıllık çılgınlığının’ tasfiye edilmesine hem de Orta Doğu’nun kaderinin değişmesine hizmet edecektir.
Bunun için şimdilik umut vermiyor aksine, şansını bir kez daha savaştan yana deneyeceğinin mesajını veriyor ancak, Türkiye için de Kürdistan için de, Orta Doğu için de tek çıkış yolunun barış olduğunu, bundan başka bir yol olmadığını geride kalan kanlı 102 yıl gösteriyor…







