Suriye’de son düzlüğe girildi. HTŞ’li Şam ve SDG’li Rojava yönetimleri her cephede harıl harıl yeni ve belki de son bir müzakere sürecine hazırlanıyor. Bu ayın içerisinde Amman’da yapılacağı ileri sürülen müzakereler için öncülük eden Amerika, buradan bir sonuç elde etmeyi, Suriye’de yeni devletin ve siyasi liderliğin inşası yolunda yeni bir aşamaya geçmeyi umuyor ancak, nihai tekliflerin sunulacağı, kıra kırana pazarlıkların yapılacağı müzakerelerin tarafların talepleri ve beklentileri arasındaki mesafeyi kapatması pek mümkün görünmüyor.
Amerika’nın öncülük ettiği, Fransa’nın gözlemci olarak katılacağı, İngiltere’nin ise Türkiye’nin iteklemesiyle ‘müdahil’ olacağı kritik müzakere sürecinde Rojava ile Şam’ın ortak paydada buluşması çok zor görünüyor. Zorluk ise HTŞ’li Şam yönetiminden çok Türkiye’nin tutumundan kaynaklanıyor.
Zira Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye, tekçi, otoriter ve katı merkeziyetçi Suriye’de ısrar ediyor. Erdoğan, Esad’dan kalma katı merkeziyetçi, otoriter Suriye’yi Colani ile kaldığı yerden sürdürmek istiyor. Türkiye’nin bu tutumu Suriye’nin sosyolojik, kültürel, siyasal gerçekleriyle çelişiyor; istikrar yerine çatışma üretiyor ancak, Ankara tutumunda ısrar ediyor.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, bugün yaptığı açıklamada Suriye’de ademi merkeziyetçiliği ‘terör devletçiği’ olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin Suriye’de kendisine benzer ve kendisine bağlı tekçi, inkarcı, katı merkezci rejim hayalini terk etmeyeceğini gösteriyor. Öyle ki Suriye gerçeklerinin az-çok farkında olan ve buna uygun bazı adımları atmaya hazır olduğu izlenimi yaratan Colani’ye bile farklı bir yol ya da arayış için izin vermiyor. Aslında HTŞ ve Colani’ye kalsa Amerika’nın da etkisiyle SDG ile ortak bir yol bulabilir ki onların da çıkarları bunu gerektiriyor ancak, yakalarını kaptırdıkları Ankara buna izin vermiyor, verecek gibi de görünmüyor.
Türkiye, Suriye’nin yeniden yapılandırılacağı bu kritik süreçte kendi siyasetini revize etmek, Kürt karşıtı politikasını gözden geçirmek yerine, elindeki bütün imkanları kullanarak, baskı, şantaj ve tehdit siyasetinin dozunu arttırarak Rojava’yı statütüsüz, Rojava Kürtlerini savunmasız ve geleceksiz bırakmak için bastırıyor. Bu amacına uygun olarak, belli bir plan dahilinde ilk olarak kurulacak müzakere masasını etkilemeye çalışıyor.
Bunun için HTŞ’ye gözü kapalı destek veriyor, Kürt tarafını Şam’a taviz vermeye, hatta biat etmeye zorluyor. Bunun olmaması halinde ise Paris örneğinde olduğu gibi Şam’ı masadan çekip almayı, süreci baltalamayı, masayı bir kez daha dağıtmayı amaçlıyor. Masa kurulmaz veya kurulur da Türkiye’nin istediği sonuç çıkmaz ise de Bahçeli’nin bugün ilan ettiği üzre, ‘Ankara- Şam ortak askeri operasyonu’ için düğmeye basacağının mesajını veriyor.
Son günlerde Türkiye’den Rojava’ya yapılan SİHA saldırıları, Erdoğan’ın Kürtleri hedef alan ‘Kılıç’lı tehdit açıklamaları, yandaş medyadan yükselen savaş naraları, Halep’teki Kürt mahallelerinde dönük cihadist abluka ve son olarak bugün 1 Ekim Süreci’nin mimarı olan MHP Lideri Bahçeli’den gelen ‘Ankara- Şam ortak askeri operasyon’ açıklaması, ‘çözüm sürecine’ rağmen Türkiye’nin Rojava siyasetinde bir değişim olmadığını, olmayacağını gösteriyor.
Aslında Türkiye’nin MHP Lideri Bahçeli öncülüğünde süreci başlatırken de temel hedefi Rojava’nın darbelenmesi; Özerk Yönetimin lağvedilmesi, SDG’nin ‘entegrasyon’ adı altında tasfiye edilmesiydi. Elbette aynı şekilde; Kürt siyasetinin de sürece onay vermesi, fesih ve silah bırakma kararı almasının temel nedeni de Rojava’ydı. Türk devleti sürece Rojava’yı yıkmak, Kürt siyaseti ise Rojava’yı korumak misyonunu biçmişti ve bu gerçeğin günün sonunda ortaya çıkması bekleniyordu. Öyle de oldu. Sürecin final aşamasının Rojava’da yaşanacağı daha ilk günden belliydi ve taraflar bunu bilerek son aşamaya hazırlandılar.
Bu aşamada artık ya bir mucize gerçekleşecek ya da bir felaketle yüzleşilecek. İkisinin ortası, gerilimlerin bir süre daha devam etmesi de söz konusu olabilir fakat, Suriye’nin ve bölgenin kırılgan dengeleri buna pek fırsat verecek gibi görünmüyor.
Öte yandan bölgenin değişen dengeleri ve elbette Kürtlerin binbir bedel ödeyerek elde ettikleri birikimleri Türkiye’nin tekçi,katı merkeziyetçi ve otoriter Suriye hedefini gerçekleştiremeyeceğine işaret ediyor. Türkiye’nin bir başına; Colani’nin bile girmek istemediği bir savaşa girmesi, ‘Kılıç’la sonuç alması kolay değil. Dolayısıyla Ankara’nın hevesi kursağında kalabilir, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilir. Dünya hali bu hiç belli olmaz.
Ayrıca Amerika, Avrupa ve Arap dünyasını unutmamak gerekiyor. Bu üçlü Suriye’de yeni bir çatışma istemiyor. Özellikle Suriye’de istikrarı sağlamak için çabalayan, Colani’ye yatırım yapan, onunla aynı hedefleri paylaştığını açıklayan, bunun dışında bir ‘B planı’ olmadığını duyuran Amerika’nın Türkiye’nin Rojava’ya ‘askeri operasyonuna’ izin vermesi, aradan çekilmesi, bu konjonktürde mümkün görünmüyor. Suriye meselesinde merkezi bir rol oynayan Amerika, tarafları ortak bir noktada buluşmaya ve uzlaşmaya zorlamaya devam edecektir. Ne kadar başarılı olacağını yakında göreceğiz ancak şimdiden görünen odur ki Türkiye’den başka bir ülke Suriye’de savaş istemiyor ve yine Türkiye’den başka bir ülke de ademi merkeziyetçi, katılımcı, kapsayıcı bir sisteme karşı çıkmıyor.
Aslında Rojava müzakereleri ve Suriye’nin yeniden yapılanması meselesi Türkiye’ye 200 yılı aşkın bir süredir; 1806 Baban isyanından bu yana içine düştüğü Kürt-Kürdistan açmazından kurtulma fırsatı sunuyor ancak, Erdoğan rejiminin bunu değerlendirme gibi bir niyeti yok. Olmadığı gibi de Erdoğan yel değirmenlerine saldıran Don Kişot gibi kılıç sallamaya, Bahçeli de sadık hizmetkarı Sancho Panza gibi ona eşlik etmeye devam edeceğe benziyor.
Ama daha nereye kadar derseniz; orası meçhul…
Şimdilik görünen Türkiye ya Suriye’de ülkenin gerçekleri ve aynı zamanda uluslararası toplumun beklentileri ile örtüşen katılımcı, adem-i merkeziyetçi bir sistemin ve hukuk devletinin kurulmasını kabul edecektir ya da her iki tarafı da tüketecek bir ‘milli boğazlaşma’nın fitilini ateşleyecektir…
SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, ‘savaş istemiyoruz; demokratik, ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir Suriye’nin inşa edilmesini istiyoruz’ derken, herkes için olumlu sonuçlar doğuracak birinci seçeneğe, ‘savaşa hazırız ama önlemeye çalışıyoruz’ derken de ikincisine işaret etmektedir…
Bakalım artık yakında netleşecektir.










