H. Salih Durmuş: Halep sonrası; Müteveffa* Türk devlet aklının yeni planı

Yazarlar

Kürtler, dayatılan birçok zorluğu tarih boyunca yaşamış ve taşımıştır. Ancak Kürt siyasal ve toplumsal hafızasında kabul edilmeyen tek bir eşik vardır o da teslimiyettir. Bu durum yalnızca siyasal bir tutum değil, tarihsel ve kültürel bir sınırdır

Halep sonrası sahadaki dengelerin değişmesiyle birlikte yalnızca askeri değil, siyasal yeni bir süreç de başlatıldı. Türk devlet aklının farklı kanalları üzerinden yürütülen bu süreç, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünen açıklamalar, çağrılar ve “yeni dönem” vurguları üzerinden ilerliyor. Ancak zamanlamaya dikkatle bakıldığında, bu söz akışının kendiliğinden gelişen bir tartışma değil, planlı ve aşamalı bir siyasal ajandanın parçası olduğu açık biçimde görülmektedir.

Halep’te Kürtlerin askeri ve siyasal olarak baskı altına alındığı bir momentin hemen ardından, Türkiye devlet aklı farklı aktörler aracılığıyla aynı çerçeveyi dolaşıma sokmuştur. Hukuk diliyle yapılan teknik açıklamalar, siyaset alanından gelen “fırsat” vurguları ve kamuoyuna yönelik “normalleşme” çağrıları içerik olarak farklı görünse de aynı mesajı taşımaktadır, “yeni güç dengesi oluşmuştur” bu durumu kabul edin.
Burada belirleyici olan tek tek açıklamaların içeriği değil, zamanlaması ve eşzamanlılığıdır. Güvenlik, hukuk ve siyaset alanlarından kısa aralıklarla üretilen benzer mesajlar, sürecin günlük ve aşamalı bir takvim üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir. Bu bir tartışma ortamı değildir, bir psikolojik zemin hazırlama sürecidir.

Bu planlı söz akışının en dikkat çekici örneklerinden biri, Cumhurbaşkanlığı çevresinden yapılan uzun metinler ve hukuki çerçeve açıklamalarıdır. Özellikle Mehmet Uçum tarafından kaleme alınan ve altı sayfa boyunca farklı ifadelerle aynı çerçeveyi tekrar eden metin, içerdiği mesajdan çok dili ve tekrar yoğunluğu açısından anlamlıdır. Metin boyunca verilen temel mesaj açıktır: Yeni durum oluşmuştur, bu durumun içselleştirilmesi ve buna uyum sağlanması gerekmektedir.

Bu tür tekrarlar ikna gücünün değil, ikna ihtiyacının göstergesidir. Güçlü olan bir kez söyler. Meşruiyeti olan tartışır. Aynı mesajın sayfalar boyunca yeniden kurulması, karşı tarafta diren bir iradenin varlığının farkında olunduğunu göstermektedir.

Benzer şekilde “umut hakkı” başlığı etrafında yapılan teknik açıklamalar da bu çerçevede okunmalıdır. Hukuki bir düzenleme tartışması gibi sunulan bu yaklaşım, özü itibarıyla bir özgürlük perspektifi değil; sınırlı, denetime bağlı ve belirsiz bir ihtimal üzerinden siyasal alanı daraltan bir çerçeve üretmektedir. Bu dil, çözüm öneren bir yaklaşımın değil, kontrol altında tutulan ve zamana yayılan bir beklenti yönetiminin göstergesidir.

Bu nedenle burada tartışılması gereken tek tek açıklamalar değil, bu açıklamaların aynı dönemde, aynı siyasal bağlam içinde ve birbirini tamamlayan bir takvimle dolaşıma sokulmasıdır. Ortaya çıkan tablo, çözüm iradesinden çok, yeni güç dengesinin kabulünü psikolojik olarak hazırlama çabasına işaret etmektedir.
Amaç, doğrudan bir dayatma görüntüsü oluşturmadan kaçınılmazlık duygusu üretmektir. “Gerçekçilik”, “fırsat”, “yeni dönem” ve “umut” söylemleri üzerinden siyasal alan daraltılmakta, teslimiyet, rasyonel bir tercih gibi sunulmaktadır. Bu nedenle bugün asıl risk, açıklamaların içeriğinden çok, oluşturulmak istenen atmosferdir. Sürekli tekrar edilen dil, yeni durumu tartışılmaz ve kaçınılmaz hâle getirmeyi amaçlamaktadır. Yapılması gereken ilk şey, bu sürecin bir çözüm arayışı değil, tasfiyenin psikolojik zeminini hazırlama girişimi olduğunu açık biçimde teşhir etmektir. Ancak bu teşhir tek başına yeterli değildir.

Halep sonrasında ortaya çıkan tablo, bir gerçeği daha hatırlatmaktadır: Dünya, Kürtler için kendiliğinden harekete geçmeyecektir. Uluslararası hukuk, değerler ya da normların kendi iç krizlerinden çıkıp Kürtler lehine bir alan açmasını beklemek artık bir siyasal tercih değil, bir yanılsamadır. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, daha önce de işaret edilen Kürt dinamiğinin reorganizasyonun hızlandırılmasıdır.

Son elli yılda diaspora üzerinden sabırla, inatla örülen toplumsal, siyasal ve kurumsal ağlar, yeni dönemin en kritik güç alanlarından biridir. Bu ağların yeniden koordine edilmesi, daha görünür, daha etkili ve daha sürekli bir uluslararası siyasal basınç hattına dönüştürülmesi zorunludur. Çünkü dünya haklı olanı değil, maliyet üreteni ciddiye alır. Haklılık ancak örgütlendiğinde sonuç doğurur. Meşruiyet ancak görünür hâle geldiğinde karşılık bulur. Nitekim son olarak Suriye Geçici Hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri arasında imzalanan anlaşmada Kürtlerin yeniden aktör olarak masaya dönmesini sağlayan temel unsur, Kürt halkı ve dostlarının yarattığı mobilizasyon alanı olmuştur.

Bu noktada Türk devlet aklının en büyük yanılgısı da ortaya çıkmaktadır.
Kürtler, kendilerine dayatılan birçok zorluğu tarih boyunca yaşamış ve taşımıştır. Ancak Kürt siyasal ve toplumsal hafızasında kabul edilmeyen tek bir eşik vardır o da teslimiyettir. Bu durum yalnızca siyasal bir tutum değil, tarihsel ve kültürel bir sınırdır. Baskı yönetilebilir görülebilir, zor koşullara uyum sağlanabilir, fakat iradenin inkar edilmesi ve teslimiyetin dayatılması kabul edilmez.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti devlet aklı bu gerçeği hâlâ görmek istememektedir. Ekonomik çöküş, toplumsal kutuplaşma, kurumsal çürüme ve derinleşen ahlaki krizlere rağmen öncelikleri değişmemiştir: Kürtlerin statü sahibi olmaması. Halep öncesinde ve sonrasında Suriye’de milliyetçi ve cihadist Arap damarının Kürtlere tercih edilmiş olması, bu yaklaşımın bölgesel düzeydeki yansımasıdır. Kısa vadeli güvenlik hesaplarıyla desteklenen bu hat, uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı derinleştirecek ve bir bumerang etkisi yaratacaktır. Ancak bugün karşımızda olan şey, bu riskleri dahi göremeyecek ölçüde körelmiş bir devlet aklıdır.

Bu nedenle yürütülen süreç bir çözüm arayışı değil, bir sınırlandırma çabasıdır. Ancak karşısındaki toplumsal gerçeklik doğru okunmadığı sürece, kurulan her plan kendi sınırına çarpmaya mahkumdur.

Bugün tartışma zemininin kendisi de bu sürecin bir parçası haline gelmiş durumdadır. Sanal medya üzerinden hızla yayılan yorumlar, bağlamından koparılmış değerlendirmeler ve organize tepki dalgaları, düşünce üretmekten çok bir gürültü alanı oluşturmaktadır. Bu ortam, sözün derinleşmesini değil sertleşmesini, anlamın çoğalmasını değil tarafların birbirini dinleyemez hâle gelmesini teşvik etmektedir. Sürekli tepki üretme baskısı, düşünmek için gerekli olan mesafeyi ve sükûneti ortadan kaldırmaktadır. Oysa böylesi dönemlerde ihtiyaç duyulan şey hız değil mesafe almak, tepki değil soğukkanlı değerlendirme yapabilme kapasitesidir. Gürültü arttıkça söz duyulmaz hâle gelir ve toplumsal akıl zayıflar.

Bugün ortaya çıkan tepkilerin “duygusal” olarak değerlendirilmesi de yanıltıcıdır. Son yirmi yılda yaşanan savaş, güvenlik politikaları ve sürekli kırılma ortamı, Kürt toplumunda güçlü bir teyakkuz ve hassasiyet hali üretmiştir. Bu durum bireysel bir ruh halinden değil, kolektif hafızanın ve deneyimin sonucudur. Tartışılması gereken, söylenen sözlerin niyetinden çok, bu sözlerin hangi tarihsel bağlam içinde nasıl duyulduğudur.

Sorun taleplerin kapsamı değildir zira nasıl geçmişte bağımsız Kürdistan talebi şiddetle reddedildiyse bugün en asgari talepler de aynı şiddetle reddedilmektedir. Sorun, Kürt meselesini hâlâ bir güvenlik ve tehdit kategorisi içinde tanımlayan zihniyetin sürekliliğidir. Bu nedenle verilen tepkiler barışa karşı değil, barışı imkânsızlaştıran amaç ve dile yöneliktir. Çünkü mesele talepler değil eşit siyasal özne olarak kabul edilip edilmemesidir.

Halep sonrasında başlatılan planlı söz akışı bir barış sürecinin değil, teslimiyet atmosferi üretme girişiminin parçasıdır. Ve bu planı bozan ise her topyekûn saldırı koşulunda Kürt halkının ortaya koyduğu onurlu duruş ve kolektif mobilizasyondur.

Bu nedenle bugün yapılması gereken üç şey açıktır:

Bu sürecin devlet aklı tarafından dayatılan gerçek niteliğini teşhir etmek.

Kürtlerin kendi gücüne dayanan reorganizasyonunu hızlandırmak.

Parçalı hareket etmenin maliyetinin arttığı bu dönemde, Kürt siyasal ve toplumsal birliğini varoluşun temel güvencesi haline getirmek.

Çünkü bu dönemde belirleyici olan yalnızca niyet ya da haklılık değildir, hangi alanda güç üretildiği gerçekliğidir.

Halep sonrasında ortaya çıkan tablo, mücadelenin ağırlık merkezinin radikal biçimde değiştiğini açık biçimde göstermektedir. Uluslararası sistem artık sahadaki askeri dengelerden çok, siyasal meşruiyet, görünürlük ve maliyet üretme kapasitesi üzerinden işlemektedir. Bu koşullarda Kürtler açısından en etkili ve sonuç alıcı alan, küresel siyasal ve toplumsal örgütlenme hattıdır. Son elli yılda diaspora üzerinden adım adım kurulan ağlar, bugün yalnızca bir destek alanı değil, mücadelenin en güçlü ve en belirleyici cephesi hâline gelmiştir.

Çünkü bu dönemde belirleyici olan silahın gücü değil, uluslararası alanda üretilebilen siyasal ağırlık ve gerçek güç merkezleriyle kurulacak uzun vadeli stratejik ilişkilerdir.

Halep’ten sonra Kürtler açısından kapanan bir dönem varsa, o da gücün yalnızca askeri araçlarla tanımlandığı dönemdir. Açılan yeni dönem ise şunu zorunlu kılmaktadır, haklılığı örgütlü, sürekli ve sonuç üreten bir küresel basınca dönüştürmek ve bunu kalıcı biçimde örgütlemek.

Bugün Kürtlerin sığınabileceği en güçlü ve en etkili alan tam da burasıdır.

*Müteveffa: Ölmüş

*

/Bu yazı ANF’den alınmıştır /

İlginizi Çekebilir

Rojava Avrupa Parlamentosu gündeminde: Karar oylaması Perşembe
Kobani’de su kesintileri nedeniyle 500 kişi hastalandı

Öne Çıkanlar