Kürdistan’ın dört parçasında gelişen seferberlik, ‘hebûn û nebûn’un Kürt toplumu tarafından hızla kavranmasını sağladı; siyasete bir kez daha yön verme fırsatı sundu ve savrulmanın önüne geçti…
Halep’te Şêxmeqsûd, Eşrefiyê ve sonrasında yaşananlar artık yalnızca bir askeri saldırı ya da yerel bir çatışma olarak ele alınamaz. Bu saldırının hem sahada hem de zihinsel alanda çok katmanlı biçimde kurgulanmış ve Kürtlere dayatılmış bir tasfiye planı olduğu artık açık. İlk okumada amacın yalnızca belirli bir alanı kontrol altına almak, Kürt siyasal iradesini felç etmek ve müzakere masasını teslimiyet zeminine dönüştürmek olduğu düşünülebilir. Ancak özellikle 18 Ocak Hewlêr toplantısının ardından yapılan okumalar, bu saldırı konseptinin nihai hedefinin Kürdistan’ın bütünü olduğunu ve baş aktörün sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti devleti olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koydu.
Bu nedenle Halep ve sonrasında yaşanan süreç bir sonuç değil, yeni bir eşiğin adıdır. Asıl soru artık “ne oldu?” değil, “bu eşikte nasıl konuşlanılacak?” sorusudur.
OYUNU BOZMAK NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Halep’ten sonra yapılan çağrılar, sıklıkla yanlış bir biçimde “masayı devirmek” olarak okundu. Oysa burada kastedilen radikal kararlaşma, müzakereyi bütünüyle terk etmek değildi. Oyunu bozmak, kurulan masaların, dayatılan çerçevelerin ve Kürtleri teslimiyet zeminine çekmeyi amaçlayan manipülatif başlıkların reddedilmesiydi. Asıl sorun müzakerenin kendisi değil, müzakere adı altında kurulan ve sahadaki askeri basınçla eşzamanlı ilerleyen kuşatma düzenidir.
Özellikle Suriye bağlamında yürüyen müzakere süreci, başka tarihsel ve siyasal masalarla bilinçli biçimde iç içe geçirilmemelidir. Burada söz konusu olan, Suriye sahasında askeri takvimle senkronize ilerleyen somut bir müzakere zeminidir. Bu zemine daha geniş, soyut ya da farklı bağlamlar yüklenmesi, saldırı konseptinin üzerini örtmeye dönük bir saptırmadır.
Tam da bu noktada Türkiye Cumhuriyeti devlet aklı devreye girmekte; müzakere dili ile askeri kuşatma aynı stratejinin iki tamamlayıcı aracı olarak işletilmektedir. Dolayısıyla Türkiye, bu sürecin dışında, kenarında ya da arabulucu konumunda değil; bizzat saldırı konseptinin kurucu ve yönlendirici unsurlarından biridir.
PSİKOLOJİK HARBİN OPERATÖRLÜĞÜ
Bu süreçte Hakan Fidan, bir kişi olarak değil; Türkiye Cumhuriyeti devlet aklının sahadaki ve zihinsel alandaki operatörü olarak konumlandı. Yürütülen hat, klasik diplomasinin ötesinde, yoğun bir psikolojik harp pratiğidir. Kürtler sürekli kendi iç tartışmalarına çekilerek semboller, söylemler ve temsiliyetler üzerinden yıpratılıyor.

Son dönemde sosyal medya üzerinden yayılan ve genç kitleler tarafından benimsenen “2+2=1” söylemi, yani her iki parça Kürdistan’ın toplamının bir olduğu fikri bu bağlamda okunmalıdır. Kürtler açısından sembolik bir anlam taşıyan bu ifade, bizzat Hakan Fidan’ın bir basın toplantısında “2+2=4 eder” vurgusuyla karşılık buldu. Bu, mekanik bir matematik hatırlatması değil, bilinçli bir siyasal göndermedir. Mesaj açık: ‘Bu süreci, sahada da söylemde de biz yönetiyoruz.’
Benzer biçimde, Mesut Barzani ile Ahmed el-Şara arasında gerçekleşen telefon görüşmesinin Kürt kamuoyunda polemik konusu yapılmasının ardından İlham Ahmed’in, bu temasın bizzat Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminin talebiyle yapıldığını açıklaması, psikolojik harp denemelerinin nasıl boşa düşürülebileceğine dair somut bir örnekti. Kriz anlarında çok kanallı diplomasinin gerekliliği, bilinçli biçimde “ihanet” ya da “ayrışma” kodlarıyla çarpıtılmak istendi.
Bu yöntem yeni değil; Teşkilat-ı Mahsusa’dan Özel Harp Dairelerine, kontrgerilla yapılanmalarından güncel istihbarat ve diplomasi pratiklerine uzanan devlet hafızası, özellikle Kürtlere karşı bu araçları acımasızca kullanma konusunda derin bir tecrübeye sahiptir. Bugün bu tecrübe, Suriye’de kurulmak istenen yeni dengede HTŞ benzeri yapılara aktarılmakta ve adeta formatlanmaktadır.
ÇOK PLANLI BİR SİYASAL VE ASKERİ OPERASYON
Ortaya çıkan tablo, rastlantısal ya da anlık bir askeri gelişme değildir. Kürtlerde siyasal, toplumsal ve psikolojik bir kırılma yaratmayı ve bu kırılma üzerinden Kürtleri derin, çok katmanlı bir krizin içine sürüklemeyi hedefleyen, önceden kurgulanmış bir senaryonun parçasıdır.
Bu noktada, 17 Ocak 2026 tarihli Yeni Özgür Politika’da yayımlanan Zeki Akıl imzalı “Soykırım İçeren Büyük Komplo” başlıklı yazıda altı çizilen tespit ayrıca önemlidir. Halep saldırılarından hemen önce SDG ile Şam yönetimi arasında imza aşamasına gelen mutabakatın, Türkiye’nin doğrudan müdahalesiyle bozulduğu; Paris’te ABD ve İsrail’le yapılan görüşmelerin hemen ardından Kürt mahallelerine yönelik saldırıların başlatıldığı vurgulanıyordu. Bu durum, yaşananların yerel ya da anlık bir güvenlik refleksi değil; çok aktörlü ve planlı bir siyasal-askeri operasyon olduğunu açık biçimde gösteriyor.
BU ÇELİŞKİ TEŞHİR EDİLMELİ
Ahmed el-Şara’nın IKBY merkezli Şems TV’ye verdiği röportajın servis ediliş biçimi ve içeriği, bu psikolojik hattın tamamlayıcı örneklerinden biridir. Enerji, doğal kaynaklar ve yeniden imar başlıkları üzerinden kurulan ekonomik ve güvenlikçi söylem, Kürtleri siyasal bir muhatap olmaktan çıkarıp kriminalize etmeyi amaçlıyordu.
“Kaynakların gasp edildiği”, “gelirlerin Kandil’e aktarıldığı” iddiaları, kanıta dayanmaktan çok, askeri ve güvenlikçi müdahaleyi meşrulaştıran bir ön anlatı işlevi görmekteydi. “Tehdit etmiyorum” denilerek kurulan bu dil, fiilen bir son uyarı, bir teslimiyet çağrısıydı. Kürtlerin Kandil’den talimat aldığı iddiası ise ironik biçimde, Ankara’dan onay almadan nefes dahi alamayan bir siyasal ve askeri hattın sözcülüğünü yapan ağızlardan yükseliyordu.
Bu çelişkinin teşhir edilmesi ve gündemde tutulması bir zorunluluktur.
MASA VARKEN SALDIRI OLDU
Bugün gelinen aşamada artık klasik anlamda bir müzakere sürecinden söz etmek güç. Halep pratiği ve sonrasında yaşananlar şunu açık biçimde gösterdi:
- Masa varken saldırı oldu.
- Entegrasyon konuşulurken kuşatma yapıldı.
- Diyalog dili, askeri takvimle senkronize biçimde işletildi.
Bu tablo, yaşananların bir “yanlış anlaşılma” değil, bilinçli biçimde kurgulanmış bir basınç rejimi olduğunu ortaya koyuyor. Bugün tartışılan şey, müzakere başlıklarının içeriğinden çok, teslimiyetin açık bir takvimle çözüm diye dayatıldığı zeminin kendisidir.
Bu noktada tarihsel örnekler açıklayıcıdır. Cezayir deneyimi, Frantz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde işaret ettiği temel gerçeği berrak biçimde ortaya koyar: Sömürge koşullarında müzakere, çoğu zaman çözümün değil, şiddetin başka bir biçimi olarak işletilir.
Fanon, müzakereyi ilkesel olarak reddetmez; ancak sömürgeci gücün yenilgi ihtimalini hissetmeden gerçek bir çözüm iradesi geliştirmeyeceğini özellikle vurgular. Masadaki dil, çoğu zaman sahadaki zorun, şiddetin gecikmeli tercümesidir.
FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) masadayken saldırıya uğramış, kadroları işkencelerden geçirilmiş; çözüm hemen gelişmemiştir. Ancak direniş, Fransa’nın “düzen kurucu” meşruiyetini geri dönülmez biçimde aşındırmış ve bu süreç, 18 Mart 1962’de Evian Anlaşması’yla Cezayir’in bağımsızlığına varmıştır.
Bugün Suriye sahasında yaşananlar da aynı mantığın güncellenmiş bir versiyonuna işaret ediyor: Müzakere, eşitlik temelinde bir çözüm arayışı olarak değil, teslimiyetin zamana yayılmış bir aracı olarak işletiliyor.
Bugün mesele, kazanmak ya da kaybetmekten çok, teslimiyetin çözüm diye sunulduğu bir zemini reddetme iradesidir.
Direniş tek başına çözüm üretmeyebilir, hatta kısa vadede kazanım da getirmeyebilir. Fakat teslimiyetin “tek akıl” olarak dayatıldığı bir momentte direniş; bir tutunma hattı, bir siyasal eşik ve gelecekteki olası çözümlerin ön koşulu haline gelir. Bugün yapılabilecek en gerçekçi tutum ne romantik beklentilere sığınmak ne de teslimiyet dilini “akıl” diye kabullenmektir. Yapılması gereken, bu kırılma anını doğru kayda geçirmek ve geleceği mümkün kılacak siyasal kollektif sabrı örgütlemek olacaktır.
ROJAVA’DA KIRILMA VE HEBÛN Û NEBÛN EŞİĞİ
Bugün Rojava’da yaşananlar, geçici bir gerilim ya da yerel bir çatışma değildir. Bu, Kürtlerin siyasal, toplumsal ve tarihsel varlığını hedef alan uzun erimli bir tasfiye mimarisinin görünür hale gelmiş biçimidir. Normalleştirme dili, sessizlik ve geciktirme çağrıları, bu mimarinin tamamlayıcı parçalarıdır.
Bu süreci tek tek aktörlere indirgemek yanıltıcıdır. Ahmed el-Şara ve benzeri yapılar, bu hattın nedeni değil, taşıyıcı kuklalarıdır. Şiddet ve tasfiye dışında bir yönetim pratiği üretemeyen bu çizgi, Suriye’yi yönetebilecek siyasal ve ahlaki bir kapasiteye sahip olmadığını açık biçimde göstermiştir. Ancak bu gerçeğin açığa çıkmasının bedelini bir kez daha Kürtler ödemiştir.
Tasfiye siyasetinin en çıplak ve sembolik boyutu, Kürt kadınına yönelen saldırılarda görülüyor. Kürt kadını, Rojava deneyiminde yalnızca bir birey değil, toplumsal dönüşümün taşıyıcısıdır. Ona yönelen şiddet, doğrudan bu modelin kendisine yönelmiş bir saldırıdır. Hafızanın unuttuğunu vicdan unutmaz. Vicdan, affetmeyen bir yargıç gibi Kürt ulusal bilincini ayakta tutan en keskin damardır; yarına bırakır ama yanlarına bırakmaz.
Irak ve Suriye’de eşzamanlı biçimde tezgahlanan bu yeni düzen, Kürtleri Arap toplumsal yapılarıyla karşı karşıya getirerek Kürdistan coğrafyasını parçalamayı hedefliyor. Bu bağlamda Rojava ile Kürdistan arasındaki sınır hattı, Kürtlerin bölgesel sürekliliğini sağlayan son stratejik damardır. Bu hattın kopması, Güney Kürdistan’ın da hedef haline gelmesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin uzun süredir şekillenen hedefi, Habur’dan Musul’a uzanan hattı fiilen kontrol altına almak, Şengal ve Maxmur’u tasfiye ederek Kürt varlığını izole etmektir. Rojava’nın düşmesi, bu planın önündeki en büyük engelin ortadan kalkması demek oluyor.
Bu anlamda Kürdistan’ın dört parçasında gelişen seferberlik ve mobilizasyon, ‘hebûn û nebûn’un Kürt toplumu tarafından hızla kavranmasını sağladı; siyasete bir kez daha yön verme fırsatı sundu ve savrulmanın önüne geçti.
SON OLARAK
Ziyad Halep’in şahsında ete kemiğe bürünen bu onursal duruş, bütün psikolojik harp tekniklerinin, bütün kirli senaryoların ve bütün teslim alma projelerinin karşısında duran en güçlü cevaptır.
Bu nedenle Halep’teki direniş, yalnızca bir savunma hattı değil; aynı zamanda bir ahlaki eşik, bir irade beyanı ve tarihsel sürekliliğin bugüne düşen mührüdür.
Bu mühür ne masa başında ne de propaganda aygıtlarıyla sökülebilir. Çünkü o, teslimiyetin dayatıldığı bu çağda, en son tahlilde iradenin hâlâ mümkün olduğunu hatırlatan tarihsel kararlaşmadır. Kürtleri direnişe kilitleyen, diz çökmeyen iradenin adıdır; buradan doğacak olan ise özgür Kürdistan’dır.











