Türkiye’nin Gazze’de “barışçılık” oynarken aynı anda Rojava’da savaş diplomasisi yürütmesi çıplak bir çelişkidir. “Barış” adı altında Kürtleri savunmasız bırakacak bir dengeyi dayatma riski çok yüksektir…
Bugünün siyasetinde beden dili, bir halkın bilinçaltına kazınmış tarihi gibidir. Kuzey İrlandalıların İngiliz kraliyeti karşısında ellerini ceplerine sokarak gösterdiği sessiz direniş gibi, Kürtlerin de her jesti, her bakışı artık bir sembol değer taşır. Kimi zaman bir tokalaşmada saklıdır mesafe, kimi zaman bir fotoğraf karesinde görünür hiyerarşi. Egemenin buyruğu sadece yasada değil, bedende, sembollerde de okunur ve direniş de tam orada başlar, sessiz bir duruşta, dik duran bir başta. Devrimsel özgürlük, sözün ötesine geçip bedene kazınmış bu hafızayı fark etmekle başlar.
Derin bir saygıyla andığım Yaşar Kemal, Dostoyevski’nin Budala’sını anlatırken insanın uçurumun kenarında bile yaşama tutkusundan vazgeçmediğini söyler:
“Bir insanı sonsuz bir uçurumun kenarına koy, altında sonsuz bir boşluk ama ayağını basabileceği yalnızca bir karış toprak kalsın o insan yine de yaşamak ister.”
Bu satırlar yalnızca bireysel değil, toplumsal bir hakikati anlatır. Kürt halkı, bir yüzyıldır uçurumun kenarında, sömürgeciliğin, inkârın ve ırkçılığın dayattığı dar bir alanda nefes almaya çalışıyor. Bu halkın yaşama iradesi, insanlık tarihinin en uzun soluklu ve onurlu direnişlerinden biridir. Ama artık mesele yalnızca yaşamak değil, yaşatmak, yani yeniden inşa etmektir.
Tam da bu noktada Fransız yazar Giuliano da Empoli, “L’ère des prédateurs” (Yırtıcılar Çağı) başlıklı yazısında çağımızın karakterini tarif ederken şöyle der: “Bugün, tarihin kimi dönemlerinde olduğu gibi, önceliğin saldırgana verildiği bir ortamda yaşıyoruz. Artık kurallar yok, yalnızca yırtıcılar var. Bu çağda iki tür yırtıcı hüküm sürüyor: İlki, siyasal yırtıcılar, D. Trump, MB Salmane, Bukele gibi figürler, eylemi tek yasa, propagandayı tek yöntem haline getirenler. Diğeri, teknolojik yırtıcılar, dijital dünyanın lordları. Onlar yeni bir ekosistem kurdular: saldırganın hep avantajlı olduğu, saldırmanın bedava ama savunmanın son derece pahalı hale geldiği bir dünya.”
Empoli’nin sözleri bugünün ruh halini bütünüyle özetliyor. Artık güç, yasaya değil saldırıya, örgüt değil şova, etik değil etkiye dayanıyor. O halde bugün Kürtlerin varoluşu yalnızca bir halkın savunusu değil, bu yırtıcı çağda insanlığın son savunma hattıdır. Çünkü yaşadığımız günümüz dünyasında hayatta kalmak artık biyolojik değil ahlaki bir eylem, etik bir direniştir.
Dünyanın bir ucunda Yahudi Konferansı, geçmişin soykırımıyla hesaplaşmanın ahlaki yükünü taşırken, diğer ucunda Ermeni halkının acısı hâlâ suskunluğun içinde yankılanıyor. Filistin halkı, her gün gözlerimizin önünde aynı adaletsizlikle sınanıyor ve Kürt halkı, kendi tarihinin inkârıyla boğuşmaya devam ediyor. Aynı haftalarda biri “bir daha asla” derken, diğeri “hala buradayız” diyordu. Bu, yalnızca tarihsel bir çelişki değil insanlığın hafızasında açılmış derin bir sessizliktir.
Ve evet, her defasında “bir yaprak kımıldasa bahar sanmak” bazılarına zayıflık gibi görünebilir. Oysa bu refleks, bir halkın yokluğa karşı kurduğu en derin varlık biçimidir. Her sözde, her açıklamada, her söylentide bir umut aramak, ölümü bu kadar yakından tanımış bir halkın hayata duyduğu inancın en insani ifadesidir. Bu ümit üretme hali küçümsenmemeli zira bu tükenmemiş bir yüreğin attığı son ritimdir.
Bugün Türkiye’de barıştan ya da sürecinden söz etmek isteyen herkesin önce şu gerçeği görmesi gerekir, İmralı yalnızca bir rehin tutma mekânı değil, bir yönetim ve kontrol biçimidir. Zeki Akıl’ın Yeni Özgür Politika gazetesindeki yazısında vurguladığı gibi: “İmralı rehin tutma mekânı oldukça barış olmaz.” Bu söz, meselenin özünü gösterir. Bir halkın önderliğini, düşüncesini ve siyasal iradesini denetim altında tutarak barış kurulamaz. Bu sistem, Kürt sorununa stratejik değil, kolonyal bir bakışla yaklaşmanın ürünüdür kontrol et, izole et, sonra ‘diyalog ’tan bahset.
Ayni şekilde Duran Kalkan’da ANF’ye verdiği uzun röportajında bu gerçeği daha da açık tarif ediyor: “İmralı tecrit sisteminde bir değişiklik yok… Öyle bir sistem yarattılar ki; her şeyi yasakla, yasakla; sonra altı sene sonra bir avukat görüşü olunca herkes sevinsin.” Bu yalnızca bir tecrit biçimi değil, bir halkın siyasal varlığını sürekli ölçüp sınırlayan bir kontrol mekanizmasıdır. Sömürgecilik bugün çoğu zaman tankla değil, bu tür görünmez idari mimarilerle işliyor.
Bu koşullar altında, DEM Partisi’nin hâlâ ayakta kalması bile başlı başına bir direniş olgusudur. Eski eşbaşkanları, binlerce kadrosu, yüzlerce belediye eşbaşkanı, milletvekili ve yöneticisi cezaevindeyken her seçimde iradenin yeniden örgütlenmesi, her baskıdan sonra ayağa kalkılması, bu yalnızca bir partinin değil, bir halkın belleğinin ve onurunun direnişidir. Sömürgeci düzen, bu hafızayı söndüremediği için kaybediyor aslında, Kürt halkı yalnızca yaşamak için değil, hakikati ayakta tutmak için direniyor.
Kürt siyaseti yıllarca kendini ispat etme yükü altında yürüdü. Her diyalogda, her süreçte, her konferansta önce “niyetini kanıtlama” zorunluluğuyla karşılaştı. Ama bu ispat, artık bir direnişin değil, bir halkın onurunun sınavına dönüştü.
Oysa artık ispat dönemi bitmeli. Çünkü bir halkın varlığını, acısını ve direncini hâlâ ispatlamaya zorlamak, sömürgeciliğin en ince biçimidir. Hakikat zaten ortada, mesele artık haklı olduğunu anlatmak değil, haklılığın gerektirdiği hayatı kurabilmektir. Devrimsel özgürlük tam da burada başlar, kendini ispat etmekten vazgeçip, kendin gibi yaşamaya başlamakta.
Bölgenin jeopolitiği bu resmi daha da ağırlaştırıyor. Türkiye’nin Gazze’de “barışçılık” oynarken aynı anda Rojava’da savaş diplomasisi yürütmesi artık çıplak bir çelişkidir.
Duran Kalkan’ın ısrarla dile getirdiği “Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak!” uyarısı, bir metafor değil, hareketin iç gözlemlerine dayanan, Doğu Akdeniz enerji hatları Batı ile yeniden eklemlenme denklemini işaret eden politik bir tespittir.
Kıbrıs/Doğu Akdeniz hattındaki sıkışma, Kürtlerin barış mücadelesiyle doğrudan ilişkilidir.
Suriye’den Kıbrıs’a, İran’dan Doğu Akdeniz’e uzanan hatta derin krizlerin büyümesi olasıdır. “Barış” adı altında yürütülen süreçlerin, gelecek fırtınalarda Kürtleri savunmasız bırakacak bir dengeyi dayatma riski çok yüksektir.
Bu arada hegemonik güçlerin, Kürtlerin saf ve haklı umutlarını kendi bölgesel stratejilerine yedirmeye çalıştığı da görülüyor. “Dostluk”, “ittifak” ya da “konferans” başlıklarıyla yürüyen her temas, içeride ırkçılığı körükleyen medya diliyle çarpıtılabiliyor. Kürtlerin en doğal politik arayışları bile suç gibi sunulabiliyor. Kürtlerin ve Kürdistan özgürlük hareketinin kendisini destekleyeceğine inandığı tüm güçlerle görüşme ve taktik/stratejik ortaklık kurma hakkı meşrudur, eleştiri bu hakkın kendisine değil, bu adımların hegemonik güçlerce düşmanca manipüle edilişidir. Bu yüzden stratejik bilinç elden bırakılmamalı, umut korunmalı ama araçsallaştırılmasına izin verilmemelidir.
Bu tabloya karşı ve yüklendiği misyon ile Gültan Kışanak, halkın ve özellikle Kürt gençliğinin kurucu sorumluluğunu şöyle hatırlatıyor: “Gençlerin önünü açalım, sorumluluk verelim. Genç başladık iddiasıyla başlayan bir hareketin gençliği bu mücadelenin sorumluluğunu almalı. Gençler, eksiklerimizi yüzümüze vurun, yeni olanı inşa edin.”
Bu çağrı elbet bir eleştiri değil, bir mirasın hatırlatması ve devamına davet olsa da şu gerçeği hatırlatmak yanlış olmaz, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin hangi evresinde ve ihtiyacı olduğunda Kürdistan gençliği geri durdu ki? Bu halkın gençleri zaten bir asırdır yalnızca sokakta değil, yaşamın her alanında en ağır bedelleri ödeyerek bu mücadeleyi omuzladı, sorumluluklarından hiçbir zaman geri durmadı ve en büyük bedeli ödemeye devam ediyor.
Bugün ihtiyaç duyulan, gençliğin kendini “eskiye uydurması” değil, yöneten kadroların, gençliğin dilini, hızını, mecrasını, ruhunu anlaması ve onlarla yeni olanı inşa edebilmesidir. Bugün artık mesele hayatta kalmak değil, sömürgeciliğin dayattığı hayat biçimini reddetmektir. Barış, sunulan en asgari lütuflar ile değil, eşitlikle mümkündür. Ve devrimsel özgürlük, korkunun değil, cesaretin dilinde yeniden kurulacaktır.
Çünkü özgürlük, bir uçurumun kenarında değil o uçurumun ötesine atlayabilme cesaretindedir.
/Bu yazı ANF’den alınmıştır/











