H. Salih Durmuş: Ordo ab Chao Rojava’da kaostan doğan düzen

Yazarlar

Rojava ve Kuzey Suriye’yi yöneten aklın bugüne kadarki en büyük başarısı, kaosun ortasında yalnızca direnmek değil, yaşamı mümkün kılmak olmuştur. Bundan sonra belirleyici olan, bu ayakta kalma kapasitesinin ne ölçüde savunulacağıdır.

Suriye iç savaşı, modern Ortadoğu’nun en derin siyasal ve toplumsal çözülmelerinden birini yarattı. Devlet aygıtının geri çekildiği, hukukun askıya alındığı, silahlı grupların ve dış müdahalelerin sahayı belirlediği bu coğrafyada uzun süre hakim olan duygu yalnızca kaostu. Ancak bu kaos, soyut bir kavram değil; tarihsel ölçekte karşılığı olan bir yıkımı ifade ediyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana çağımızın en büyük insani felaketlerinden biri olarak tanımlanan Suriye krizi, Birleşmiş Milletler verilerine göre yüz binlerce sivilin yaşamını yitirdiği; gerçek can kaybının ise kayıt dışı ölümler nedeniyle çok daha yüksek olduğu bir tabloya işaret ediyor. Yaklaşık 14 milyona yakın insan yerinden edilmiş durumda; bunun 6,8 milyonu mülteci, 6,7 milyonu ise kendi ülkesinde yurdundan koparılmış halde yaşıyor.

On altı milyondan fazla insan acil insani yardıma muhtaç, milyonlarca çocuk savaşın ve yıkımın doğrudan mağduru. Bu veriler, Suriye’de yaşananların yalnızca bir iç savaş değil, modern dönemin en derin toplumsal ve insani çöküşlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Tam da bu nedenle, bu ölçekte bir yıkımın ortasında ortaya çıkan her siyasal düzen denemesi, yalnızca bir yönetim tercihi olarak değil, kaosa karşı verilen varoluşsal bir yanıt olarak değerlendirilmelidir. Tarih, her zaman yalnızca yıkımın diliyle yazılmaz. Bazı anlarda düzen, tam da bu çözülmenin içinden, beklenmedik biçimde ortaya çıkar. Yakın dünya tarihi, bu tür örneklerle fazlasıyla doludur.

Latince Ordo ab Chao, yani “kaostan doğan düzen” ifadesi, Rojava ve Kuzey Suriye deneyimini tanımlamak için rastgele seçilmiş bir metafor değildir. 2012’den itibaren ortaya çıkan yapı, önceden tasarlanmış bir devlet projesi değil; devletin yokluğunda toplumun kendi varlığını koruma ve süreklilik üretme çabasının sonucudur.

Güvenlik boşluğu, mezhepsel şiddet ve zorunlu göç koşullarında gelişen bu deneyim, düzeni bastırarak değil; kaosu tanıyarak, parametrelerini içselleştirerek ve yöneterek kurmaya yönelmiştir.

Rojava’da inşa edilen şey, klasik anlamda merkezi bir otorite değil; yerel meclisler, toplumsal katılım, kadın öncülüğü ve çok etnikli temsile dayanan bir siyasal akıldır. Bu yönüyle Rojava, “önce düzen, sonra toplum” anlayışını tersine çevirmiştir. Toplum, düzenin nesnesi değil, kurucu öznesi haline gelmiştir. Kaosun içinden çıkan bu düzen, tam da bu nedenle hem yenilikçi hem de kırılgandır.

Ne var ki Rojava’nın ürettiği bu siyasal düzen, uluslararası sistem açısından bir istikrar unsuru olarak değil, bir belirsizlik kaynağı olarak okunmuştur. Çünkü hegemonik güçlerin aradığı şey demokratik derinlik ya da toplumsal meşruiyet değil; öngörülebilir, pazarlık edilebilir ve gerektiğinde yönlendirilebilir bir “kontrol edilebilir istikrar”dır. Rojava ise değer üretmekte, fakat kontrol edilememektedir. Bu da onu desteklenmesi gereken bir modelden ziyade sınırlandırılması gereken bir deneyime dönüştürmüştür. Tasfiye edilmesi gereken bir yapı olarak görülseydi, hegemonik güçlerin yönelimi çok daha yıkıcı olurdu.

Bu çelişki sahada açık biçimde görülmüştür. Suriye’de toplumsal meşruiyeti en yüksek yapılardan biri, aynı zamanda en az korunan yapı olmuştur. Buna karşılık, merkeziyetçi, tek muhataplı ve pazarlık edilebilir aktörler, geçmişleri ne olursa olsun “kabul edilebilir” seçenekler haline getirilmiştir. Bu tercih, ahlaki bir sapmadan çok sistemin kendi işleyiş mantığının sonucudur.

Demokrasi değil; yönetilebilirlik ve manipüle edilebilirlik esas alınmıştır. Suriye haritasından Hatay ve Golan Tepeleri’nin fiilen dışlanması, bu yaklaşımın en bariz örneklerinden biridir.

Rojava’nın açmazı da tam burada derinleşmiştir. Kaosun içinden doğan bu düzen sahada kendini var etmiştir; fakat masada aynı güce sahip olmamıştır. Asimetrik müzakere koşulları altında siyasal kazanımlar, hak olarak değil, geçici tavizler olarak ele alınmıştır. “Entegrasyon”, “merkezileşme” ve “güvenlik” başlıkları altında bu düzenin içinin boşaltılması hedeflenmiştir. Kaostan doğan düzen, bu kez masa başında boğulmak istenmiştir.

Türkiye’nin pozisyonu bu süreçte belirleyici olmuştur. Ankara, Rojava’yı bir siyasal deneyim olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak kodlamış; bu yaklaşımı yalnızca askeri operasyonlarla değil, diplomatik ve siyasal baskılarla da sürdürmüştür. Uluslararası aktörler ise Türkiye ile doğrudan çatışmamak adına Rojava’yı feda edilebilir bir alan olarak görmüştür. Böylece “kontrol edilebilir istikrar” söylemi, sahada demokratik olanın “entegrasyon” başlığı altında içinin boşaltılmasına zemin hazırlamıştır.

Ancak Rojava’da kurulan düzeni yalnızca güvenlik ve yönetim başlıkları üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü kaosun ortasında ayakta kalabilen her siyasal yapı, aynı zamanda yaşamı sürdürebilen bir toplumsal ve ekonomik zemine yaslanmak zorundadır. Rojava ve Kuzey Suriye’yi yöneten aklın asıl başarısı da burada ortaya çıkar.

Bu tespit, yalnızca dışarıdan yapılan bir okumanın sonucu değildir. 2015’te Kobanê’nin yeniden inşası için Amed’de düzenlenen konferansla başlayan ve 2021 ortasına kadar sahayla doğrudan temas halinde geçen süreç, bu aklın nasıl işlediğini somut biçimde gözlemleme imkanı sundu.

O dönemde askeri cephelerin yanı başında yürütülen insani yardım, sağlık, temel ihtiyaç ve yeniden inşa çalışmaları, siyasal iddianın ancak gündelik hayatı ayakta tutabildiği ölçüde karşılık bulduğunu açık biçimde gösterdi. Sahada görülen gerçeklik şuydu: Düzen, sloganlarla değil; sağlık hizmetiyle, sosyal ağların örülmesiyle, en temel ihtiyaçların ulaşılabilir olmasıyla, yani yaşamın sürekliliğiyle taşınıyordu.

Bu nedenle Rojava ve Kuzey Suriye’de tercih edilen ekonomi politikaları, mikro düzeyde ama son derece belirleyici adımlara dayanır. Şeker, yakıt ve temel gıda maddeleri gibi tüketim kalemlerinin mümkün olduğunca erişilebilir ve denetlenebilir fiyatlarla sunulması; petrol gibi stratejik kaynakların piyasa spekülasyonuna terk edilmemesi, en önemlisi de sağlık hizmetlerinin tamamen ücretsiz ya da maddi bir karşılık gözetilmeksizin örgütlenmesi, bu aklın somut göstergeleridir.

Bunlar büyük ideolojik iddialar değil; toplumun dağılmasını, göç etmesini ve çözülmesini engelleyen hayati denge araçlarıdır.

Burada altı özellikle çizilmelidir: Bu yaklaşım, romantize edilmiş bir “alternatif ekonomi modeli” değildir. Kapitalistik refleksler, piyasa ilişkileri ve düzensiz pratikler bu coğrafyada da varlığını sürdürmektedir. Bu kaçınılmazdır. Asıl belirleyici olan, bu reflekslerin siyasal ve toplumsal dokuyu çözücü hale gelmesine izin verilmemesidir. Rojava’yı yöneten akıl, ekonomiyi serbest piyasanın mutlak hakimiyetine bırakmak yerine, toplumu ayakta tutacak asgari denge noktalarını korumaya odaklanmıştır.

Tam da bu nedenle ekonomik ayak, askeri ve siyasal ivmenin ötesinde, düzenin sürdürülebilirlik testidir. İnsanların tedavi olabildiği, temel ihtiyaçlara erişebildiği ve yarına dair mutlak bir belirsizlik içine itilmediği bir zemin, siyasal düzenin sessiz ama hayati taşıyıcısıdır. Rojava’nın bugüne kadar ayakta kalabilmesinin nedeni, bu taşıyıcı aklın tüm baskılara rağmen korunabilmiş olmasıdır.

Bugün sahadan gelen işaretler, bu kapasitenin doğrudan hedef alındığını göstermektedir. “Entegrasyon” söylemi altında yürütülen süreç, karşılıklı ve bağlayıcı bir uzlaşıdan ziyade, tek taraflı dayatmalarla ilerleyen bir tasfiye hattına dönüşmektedir. Türkiye’nin diplomasi, güvenlik ve siyasal baskıyı eşzamanlı devreye soktuğu “çok araçlı baskı” stratejisi, on yılı aşkın sürede oluşmuş askeri, siyasal ve toplumsal birikime, yani hazıra konmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” ve “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” başlıkları altında yürütülen girişimlerin özü de Rojava’da büyük bedellerle elde edilen kazanımların savaşmadan devralınmasıdır. Son tahlilde, olası bir savaşın maliyeti herkes için ağır olacaktır.

10 Mart Mutabakatı’nın uygulanmaması, Rojava ve Kürtler açısından bir baskı takvimi olarak kabul edilmemelidir. Bu tür zaman sınırlamaları, dışarıdan yüklenen ve iradeyi kırmayı amaçlayan tekniklerdir; ancak kendi iç gündemini ve siyasal sürekliliğini koruyabilen bir akıl tarafından etkisizleştirilebilir. Bu nedenle Rojava’nın siyasal ve askeri iradesini pasifize etme ve kırma temelli tüm saldırıların, yalnızca reflekslerle değil; tutarlı argümanlarla, ikna edici siyasal formülasyonlarla ve meşru zeminde sistemli biçimde çürütülmesi hayati bir zorunluluktur.

Böyle bir tabloda Kürtlerden her koşulda pasif kalmaları beklenemez. Mesele, savaşın yüceltilmesi değil; iradesizliğin normalleştirilmesine karşı durmaktır. Sürekli savaşla tehdit edilen bir halk, her koşulda sessiz kalmaya zorlanamaz. Dayatılan koşullar, bazen insanı istemediği eşiklere sürükler; bu bir tercih değil, tarihsel bir sıkışmadır.

Ve tam da bu noktada bize düşen görev netleşmektedir. Bu yazının amacı, Rojava ve Kuzey Suriye’yi yöneten akla akıl vermek değildir. O akıl, on yılı aşkın bir süredir savaşın, ambargonun ve kuşatmanın ortasında ayakta kalmayı başarmış; kendi ustalığını zaten üretmiş ve kanıtlamıştır. Bize düşen de bu başarıyı uzaktan alkışlamak değildir. Asıl sorumluluk, her şart ve koşulda bu aklı savunabilecek, onu hedef alan saldırılar karşısında sesi olabilecek ve gerektiğinde onun adına konuşabilecek ciddi ve kolektif bir politik pozisyon almaktır.

Çünkü bazı düzenler, dışarıdan tanındığı için değil, içeriden vazgeçilmediği için ayakta kalır. Rojava ve Kuzey Suriye’yi yöneten aklın bugüne kadarki en büyük başarısı, kaosun ortasında yalnızca direnmek değil, yaşamı mümkün kılmak olmuştur. Bundan sonra belirleyici olan, bu ayakta kalma kapasitesinin ne ölçüde savunulacağıdır.

/Bu yazı ANF’den alınmıştır./

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Xanima Derî Sînoran
Prof. Bezwan: Türkiye’nin Suriye’de önerdiği model, yeni bir iç savaş tasarısıdır

Öne Çıkanlar