🔴İran’da yaşananlar, devlet–toplum uyumsuzluğunun açığa çıkmış halidir. Bu uyumsuzluk yeni biçimlerle kendini dayatacaktır. Rojhilat ise sürecin hem tarihsel hafızasını hem de tamamlanmamış imkânlarını içinde barındıran bir merkez olarak öne çıkmaktadır.
İran’daki son kriz, kartopu etkisiyle hızla büyüyüp milyonlara ulaşan bir sürece dönüşürken, en çok konuşulan yerde değil, en uzun süre bastırılmış coğrafyada derinleşmektedir aslında. Bugün İran’ı sarsan siyasal, toplumsal ve jeopolitik kırılmaları yalnızca Tahran merkezli iktidar mücadeleleriyle okumak, meselenin esas dinamiğini gözden kaçırmak anlamına gelir. Bu dinamiğin en açık biçimde biriktiği ve kendini yeniden dayattığı yer, uzun süredir sistematik biçimde görmezden gelinen bir coğrafyadır: Rojhilat!
Rojhilat, İran siyasetinin çevresi değil, her krizin ilk bastırıldığı, ama en son patladığı eşik alanıdır aslında.
1979 İran Devrimi, geriye dönük olarak sunulduğu gibi yekpare bir “İslam devrimi” değildi. Devrimin ilk evresinde sahneye çıkan dinamikler; işçiler, öğrenciler, sol hareketler ve özellikle Kürtlerin belirleyici rol oynadığı çoğulcu bir itiraz zeminini temsil ediyordu. Kürtler bu süreçte tali bir unsur değil, devrimin kurucu dinamiklerinden biriydi. Ancak kısa süre içinde kaybedilen şey yalnızca bir devrim değil, İran’ın çoğulcu ve seküler bir devlet olma ihtimaliydi. Ruhullah Humeyni öncülüğündeki katı merkeziyetçi ve dini ideolojik bir iktidar, bu boşluğu hızla doldurarak siyasal alanı daralttı. Rojhilat’ta uygulanan sert bastırma, yalnızca Kürtlerin değil, İran’daki tüm halkların siyasal özne olma kapasitesinin sınırlandığı tarihsel bir kırılma yarattı. Bugün İran’ı kuşatan krizlerin önemli bir bölümü, bu gasp edilmiş momentin ertelenmiş sonuçlarıdır.
Kürt meselesini İran, Türkiye, Irak ve Suriye sınırları içinde parçalı başlıklar halinde ele almak, bugün olan biteni anlamak için artık yetersiz kalmaktadır. Bu mesele, her ülkeye özgü dinamikler taşısa da bu sınırları aşan tarihsel ve siyasal bir bütünlük içinde düşünülmek zorundadır. Rojhilat’ın bu bütünlük içinde uzun süre ihmal edilmiş, hatta bir tür kör açı olarak bırakılmış olması tesadüf değildir. Oysa Kürt tarihinin en kritik kırılma anlarından ikisi olan Mahabad deneyimi ve 1979 süreci, doğrudan Rojhilat’ın dinamikleriyle şekillenmiştir. Bugün İran’da yaşanan krizi ve olası gelecek senaryolarını sağlıklı biçimde değerlendirmek için, bu tarihsel merkezi yeniden ciddiyetle ele almak artık bir tercih değil, zorunluluktur.
1979 süreci, Kürtler açısından Mahabad hafızasıyla birlikte, 1975 Cezayir anlaşması sonrasında Barzani hareketinin yaşadığı kırılmanın da yeniden değerlendirildiği bir dönem olmuştur. Bu değerlendirme, Kürtlerin merkezle kurduğu ilişkinin Rojhilat’ta daha temkinli ve eleştirel biçimde sorgulanmasına yol açmıştır.
İran tarihinde kriz anları çoğu zaman iki uç arasında sıkışmıştır: ya merkezî iktidarın daha sert biçimde yeniden tahkimi ya da bu sertliğe karşı gelişen, ancak kalıcı bir siyasal zemine kavuşamayan dağınık isyanlar. Her iki yol da uzun vadede aynı sonucu üretmiştir, toplumun siyasal özne olmaktan çıkarılması ve devletin meşruiyetini zor aygıtı üzerinden yeniden kurması. Bu döngünün en yoğun yaşandığı alanlardan biri Rojhşlat’tır. Mahabad deneyimi ve 1979 sonrası süreç, devletin çoğulculuğa hangi sınırlar içinde tahammül edebildiğini açık biçimde göstermiştir.
Suriye krizinin başlangıç yıllarında Rojava’da ortaya çıkan siyasal ve toplumsal boşluk, Kürdistan’ın farklı parçalarından gelen genç kuşakların aktif katılımını beraberinde getirdi. Bu süreçte özellikle Rojhilat’tan Rojava’ya yönelen gençlerin emeği inkâr edilemeyecek ölçekte faydalı oldu. Rojava, bu kuşak için yalnızca bir cephe değil; siyasal hafızanın ve kolektif tecrübenin şekillendiği tarihsel bir laboratuvar işlevi gördü. Örgütlenme, yerel yönetim pratikleri, toplumsal dayanışma ve siyasal sorumluluk bilinci gibi alanlarda edinilen bu birikim, bugün Rojhilat’ta hissedilen toplumsal ve siyasal hareketliliğin arka planını oluşturmaktadır.
Bu nedenle Rojhilat’ta yaşananları geçici bir dalgalanma olarak okumak eksik bir değerlendirme olur. Burada açığa çıkan şey, uzun süre bastırılmış bir enerjinin, bölgesel ölçekte edinilmiş tarihsel deneyimlerle yeniden biçimlenmesidir. İran krizi sonrası olası senaryolar tartışılırken Rojhilat’ın kilit rolü, coğrafi ya da demografik ağırlığından değil; tarihsel hafızası, siyasal tecrübesi ve çoğul toplumsal yapısıyla yeni bir düzenin nasıl kurulabileceğine dair sınayıcı bir alan oluşturmasından ve iç dinamiklerinin organize olmasından kaynaklanmaktadır.
Rojhilat’ın Kürt siyasal hafızasında görünmez kılınmasının bir diğer boyutu, bu coğrafyada verilen mücadelenin çoğu zaman yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlıymış gibi okunmasıdır. Oysa Rojhilat, aynı zamanda ciddi bir entelektüel damarın, aydınların, örgütlenme ağlarının ve sivil siyasal aktörlerin ağır bedeller ödediği bir mücadele alanıdır. Kürdistan özgürlük hareketinin İran’da ağır işkenceler sonrası yaralı halde idam edilen ilk kadrolarından biri olan, Kuzey Kürdistanlı Hasan Hikmet Demir’in ve Ferzad Kemanger’in bir öğretmen, bir sendikacı ve bir aydın olarak göstermelik yargılamalarla idam edilmesi, bu gerçeğin en çarpıcı örneklerindendir. Bu infazlar, yalnızca bireylere yönelmiş cezalar değil, Rojhilat’ta toplumsal iradeyi, düşünceyi ve örgütlü yaşamı hedef alan sömürgeci sistematik bir devlet aklının tezahürüdür.
Bu sembol değeri yüksek isimleri anmak, geçmişe dönük bir yas tutma çağrısı değil tabii; Rojhilat’ta mücadelenin hangi koşullar altında ve hangi bedellerle yürütüldüğünü hatırlama sorumluluğudur. Çünkü kolektif hafıza, yalnızca silahlı mücadele ile değil, darağaçlarında, hücrelerde ve susturulmak istenen düşüncelerde de şekillenir. Rojhilat’ın bugün yeniden merkeze alınması, ancak bu çok katmanlı bedel tarihinin doğru ve eksiksiz biçimde hatırlanmasıyla mümkündür.
Merkezi iktidarın zayıflaması ya da dönüşmesi halinde ortaya çıkacak siyasal boşluk, kendiliğinden demokratik bir düzen üretmeyecektir. Bu boşluğun nasıl doldurulacağı, toplumların örgütlenme kapasitesi ve siyasal birikimiyle belirlenecektir. Rojhilat, ne kolayca merkezileştirilebilir bir alan ne de edilgen bir çevredir.
Kendi taleplerini İran’daki diğer halkların özgürlük ve adalet arayışıyla ilişkilendirebildiği ölçüde, ülke genelinde kurulacak yeni denklemin dengeleyici ve kurucu unsurlarından biri olabilir. Bu anlamda Rojava tecrübesi hala tamamlanmamış zengin ve komple bir deneyim olarak önümüzde durmaktadır.
Bölgesel ölçekte yapılan güncel jeopolitik analizler, İran’ın askeri ve diplomatik olarak zayıfladığını, buna karşın önümüzdeki yıllarda hâlâ belirleyici bir aktör olmayı sürdüreceğini ortaya koymaktadır. Ancak bu belirleyiciliğin hangi iç dinamikler üzerinden şekilleneceği sorusu, Rojhilat gibi tarihsel olarak bastırılmış merkezler dikkate alınmadan yanıtlanamaz.
Avrupa merkezli batı dünyasının yansıttığı gibi bu son ayaklanma “Bazar de Théran”’da doğmamıştır, Bazar’ı da kat ederek, içine çekerek ilerlemiştir. Başka bir ifadeyle, Tahran’daki Büyük Çarşı’da yaşanan gerilimler, mevcut itiraz dalgasının başlangıç noktası ya da temel açıklaması değildir. Bu gelişmeler, daha önce ülkenin farklı bölgelerinde ve özellikle uzun süredir siyasal ve ekonomik olarak dışlanmış alanlarda birikmiş olan toplumsal öfkenin, merkezi ve sembolik mekânlara ulaşmış olmasının göstergesidir. Batılı yorumların Bazar’ı merkeze alan okumaları, bu nedenle, krizin kaynağıyla görünürlük anını yer değiştiren indirgemeci bir bakışı yansıtmaktadır.
Dört parça Kürdistan’da farklı rejimler ve ideolojiler hüküm sürse de Kürtlere yönelen düşmanlığın ortak bir devlet refleksi olarak yeniden üretildiği görülmektedir. Bu durum, Kürtlerin karşı karşıya olduğu sorunun yerel ya da dönemsel değil, tarihsel ve yapısal bir kader ortaklığı olduğunu göstermektedir. Tam da bu nedenle, Kürtlerin önündeki temel görev bu kader ortaklığını pasif bir yazgı olarak kabullenmek değil, onu tersine çevirerek siyasal bilinç, dayanışma ve ortaklaşma zemininde yeniden kurmaktır. Çünkü tarih, bastırılmaya çalışılan her iradenin, direnç ve deneyim yoluyla aynı zamanda güçlenme potansiyelini de ürettiğini defalarca göstermiştir. Nietzsche’nin ifadesiyle, “beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.”
Son tahlilde İran’da yaşananlar, geçici bir rejim krizinden çok daha fazlasıdır. Bu, derin bir devlet–toplum uyumsuzluğunun açığa çıkmış halidir. Bu uyumsuzluk bastırıldıkça çözülmeyecek, aksine yeni biçimler alarak kendini dayatacaktır. Rojhilat ise bu sürecin hem tarihsel hafızasını hem de henüz tamamlanmamış imkânlarını içinde barındıran bir merkez olarak öne çıkmaktadır.
“Jin, Jiyan, Azadî” nasıl yalnızca bir slogan değil, kolektif bir hafızaya dönüştüyse, Rojhilat’ın da tıpkı Rojava gibi Kürt siyasal ve toplumsal bilincinde hak ettiği yerini alması artık bir gerekliliğin ötesinde zorunluluktur.
Not: Metinde “Rojhilat” ifadesi, Doğu Kürdistan için Kürt siyasal ve toplumsal literatürde kullanılan tarihsel adlandırmayı esas almak amacıyla tercih edilmiştir.
*
/Bu yazı ANF‘den alınmıştır/











