Bugün ortaya çıkan tablo, Kürtlerin artık sadece direnmekle yetinemeyeceğini, aynı zamanda hızlı düşünen, hızlı organize olan ve hızlı tepki veren bir siyasal refleks geliştirmek zorunda olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla bugün asıl soru şudur: Kürtler bu yeni dönemi, eski alışkanlıklarla mı karşılayacak, yoksa mücadelenin yön değiştirdiği bu eşikte, diplomatik, toplumsal ve örgütsel olarak yeni bir hız ve yeni bir akıl mı inşa edecektir? Halep’ten sonra girilen tarihsel momentum, tam olarak bu soruya verilecek cevabın adıdır…
*
Halep’ten Rojava’ya uzanan saldırı dalgası, Kürtler açısından artık tartışma kaldırmayan bir gerçeği açığa çıkarmıştır. Bu yaşananlar ne taktik bir askeri hamle ne de geçici bir gerilimdir. Ortada, Kürtleri yeni bölgesel dizaynın dışında bırakmayı hedefleyen, çok aktörlü, planlı ve uzun erimli bir tasfiye girişimi vardır. Uluslararası hukuk, ittifaklar, demokrasi ve insan hakları söylemiyle kurulan düzen, Kürtler söz konusu olduğunda bir kez daha ya sessizliğe gömülmüş ya da bu sessizlik üzerinden fiilen politik hile ve entrikalar ile suç ortaklığına dönüşmüştür.
Bu tablo karşısında Kürtler için belirleyici olan, siyasal yapıların manevraları değil, halkın doğrudan aldığı pozisyon olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti devleti, sürecin başından itibaren bilinçli ve organize bir biçimde Kürtleri ayrıştırmaya, bölmeye ve birbirine karşı konumlandırmaya çalışmıştır. Kavram kargaşası üretilmiş, ideolojik ve teorik tartışmalar özellikle körüklenmiştir. Ancak bu kez plan işlemedi. Çünkü halk, kendisine doğan siyasete yön verme fırsatını kullanmış siyasete müdahale etmiş ve sahaya doğrudan müdahil olmuştur. Ortaya çıkan refleks partiler üstü, ideolojiler üstü ve açık biçimde Kürdistani bir duruştur. Bu, yukarıdan dayatılmış bir program değil, ölüm–kalım eşiğinde şekillenmiş kolektif bir varoluş iradesidir.
Tam da bu noktada “halkların kardeşliği” başlığı etrafında yürütülen tartışmaların neden sert bir tepki ürettiği doğru okunmalıdır. Ortada halkların bir arada yaşamasına ya da eşitliğine yönelik bir inkâr yoktur. Tepki, bu söylemin Kürtlerin varlığının doğrudan tehdit altında olduğu bir momentte, bağlamından koparılarak bir bastırma ve yön saptırma aracına dönüştürülmesine yöneliktir. Toplum çok açık bir öncelik sıralaması yapmaktadır, zaman tartışmanın değil, pozisyon almanın ve sorumluluk üstlenmenin zamanıdır. Önce ayakta kalmak, önce birleşmek, önce savunmak gerekir. Eşitlik ve kardeşlik ancak bu zemin üzerinde anlam kazanabilir.
Bu noktada tarihsel hafızaya bilinçli ve zorunlu bir geri dönüş yapmak gerekir. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kuruluş sürecinde, hareketin emek, fedakârlık ve enternasyonal karakterini belirleyen iki kurucu figür, Türk kökenli olmalarına rağmen Haki Karer ve Kemal Pir, etnik kimlikleriyle değil, uğruna yaşamlarını feda ettikleri siyasal hedefle anlam kazanmıştır. Bu hedef, Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını esas alan ulusal kurtuluş perspektifidir.
Bu nedenle halkların kardeşliği fikri, bu tarihsel hatta Kürtlerin varlığını askıya alan soyut bir üst kimlik anlatısı olarak değil, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını esas alan somut bir siyasal duruş olarak şekillenmiştir. Bugün ortaya çıkan toplumsal refleks de bu çizginin nostaljik bir hatırlatması değil; artan tehditler ve daralan manevra alanı nedeniyle, güncel koşullarda daha net, daha kararlı ve daha sert bir devamıdır.
Rojava pratiği, bu tartışmayı soyut olmaktan çıkarıp bedeli ödenmiş somut bir deneyime dönüştürmüştür. Kürtler, Rojava’da yalnızca kendileri için değil, bölgedeki tüm halklar için demokratik bir yaşam modeli inşa etmeye çalışmış, bunun bedelini büyük ölçüde tek başına ödemiştir. Ancak Halep süreciyle birlikte, SDG içerisinde vücut bulmuş Arap aşiretleri ilk ciddi basınç anında Kürtlerin tasfiyesini kolaylaştıran bir hatta geçtiği görülmüştür. Toplumda açığa çıkan sertlik ve tepkisellik, tam olarak bu yaşanmışlıklardan dolayıdır.
Halep’ten Rojava’ya uzanan saldırı hattının arkasında Türk devlet aklının olduğu gerçeği artık gizlenemediği gibi, bizzat sahiplendikleri bir gerçeklik haline gelmiştir. Rojava’da yürütülen imha pratiği ile Kuzey’de kurulan barış söylemi arasındaki çelişki, Kürt halkı açısından açık bir inkâr politikasıdır.
Tam da bu noktada Sterk TV’ye konuşan Murat Karayılanın yaptığı açıklamalar altı çizilmesi gereken önemdedir; “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojava’nın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir”. “Halkın tavrı bize talimattır” ifadesi, ise sahada zaten açığa çıkmış olan iradenin tarif edilmesi ve belirleyici olanın bu sözün ötesinde işaret ettiği gerçektir: Halk bir kez daha siyasetin önüne geçmiş, yönü tayin etmiş ve sınırları çizmiştir.
Bu metin kaleme alınırken, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Suriye devleti arasında bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ancak bu ateşkes, yaşanan sürecin sona erdiğini değil; çatışmanın biçim değiştirdiğini göstermektedir. Kürtler açısından ateşkeslerin tarihsel olarak çoğu zaman kalıcı bir güvenlik değil, yeni baskı ve tasfiye hamleleri için zaman kazanma aracı olarak işletildiği unutulmamalıdır.
Perde arkasında nelerin konuşulduğunu, hangi pazarlıkların yürütüldüğünü bilmek mümkün olmayabilir. Ancak bu aşamada mobilizasyonun düşmesi en tehlikeli senaryodur. Kürtler açısından asıl tuzak, “geçici rahatlama” hissiyle bu tarihsel momentumu kendi elleriyle dağıtmaktır. Türk devletinin onayladığı ya da desteklediği her anlaşmaya, içeriğinden bağımsız olarak, tarihsel deneyimler ışığında kuşkuyla yaklaşmak zorunludur. Çünkü bu tür mutabakatlar çoğu zaman çözüm üretmekten çok, zaman kazanmayı ve sahayı yeniden düzenlemeyi hedeflemiştir.
Bugün asıl risk, bu momentumu bir daha yakalayamamak ihtimalidir. Oysa içinde bulunduğumuz dönem, savaşın ve dar realpolitik hesapların ötesinde, Kürtler açısından stratejik bir fırsat penceresi sunmaktadır. Bu pencerenin, gerçek ve bağlayıcı bir anayasal zemin oluşuncaya kadar kapatılmaması gerekir. Aynı şekilde, bölgesel denklemde İran başlığının giderek daha merkezi hale geleceği de hesaba katılmalı, Kürt siyaseti bu olasılığa hazırlıksız yakalanmamalıdır.
Bu süreçte Kürt halkının ortaya koyduğu keskin serhıldan hâli, salt bir öfke patlaması değildir. Bu tutum, Kürdistan’ın statüsünün korunması ve sahadaki gerçek güç dengelerinin harekete geçmesi açısından belirleyicidir. Kürt meselesi, dar jeopolitik pazarlık alanında sessizce yönetilen bir başlık olmaktan çıkmış; diaspora eylemleri, toplumsal mobilizasyon ve artan görünürlük sayesinde uluslararası kamuoyunda daha fazla baskı üreten bir alana taşınmış ve aleyhte kurulan dengeleri sarsmıştır.
Ancak burada hayati bir gerçek daha açık biçimde ifade edilmelidir. Bu süreç ne yalnızca direnişle ne de serhıldanlarla sürdürülebilir. Direniş zorunludur, fakat tek başına belirleyici değildir. Çünkü dünya politik dengeleri söylemler, haklılık iddiaları ya da ahlaki çağrılar üzerinden değil, çıkarlar, güvenlik hesapları ve maliyet dengeleri üzerinden şekillenir.
Bu gerçeği çarpıcı biçimde gösteren örneklerden biri, Le Monde Diplomatique’in yayımlanacak Şubat 2026 sayısında Razmig Keucheyan tarafından kaleme alınan “Bir soykırım nasıl inkâr edilir?” başlıklı yazıda ele alınmaktadır. Söz konusu analiz, Ermeni soykırımının İsrail tarafından hala resmi olarak tanınmamış olmasını, tarihsel bir cehaletten ziyade bölgesel güvenlik ve çıkar hesaplarıyla ilişkilendirmektedir. Soykırımdan sağ çıkmış bir halkın kurduğu bir devletin, başka bir halkın soykırımını resmi olarak tanımaktan kaçınması; uluslararası siyasette ahlaki doğruların değil, stratejik ittifakların ve güç dengelerinin belirleyici olduğunu gösteren öğretici bir çelişkidir.
Bu örnek, haklı olmanın tek başına yeterli olmadığını; haklılığın ancak karşı tarafa bedel ürettiği, dengeleri zorladığı ve sürdürülemez hale getirdiği ölçüde siyasal sonuç doğurduğunu göstermektedir. Aksi halde inkâr, sessizlik ve erteleme, birer yönetim tekniği olarak işlemeye devam eder.
Bu nedenle Kürtler açısından önümüzdeki dönem, yalnızca ayağa kalkmanın değil, ayağa kalkmış bir toplumu siyasal, toplumsal ve stratejik olarak taşıyabilmenin dönemidir. Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyası, önümüzdeki yıllarda daha fazla kaos, daha fazla parçalanma ve daha sert güç mücadelelerine sahne olacaktır. Böyle bir tabloda Kürtlerin ayakta kalabilmesi, bir asırlık mücadelelerinin tarihsel olarak bir yere oturmasıyla mümkündür. Bu da ancak stratejik bir akıl, stratejik bir ortaklaşma ve stratejik bir duruşla sağlanabilir.
Halep’le birlikte yaşananlar, bir dönemin kapandığını değil, gerçek mücadelenin yeni bir biçim alarak şimdi başladığını göstermektedir. Bundan sonraki süreç, yalnızca sahadaki direnişle değil, diplomatik alanlarda, uluslararası kamuoyunda ve özellikle diaspora üzerinden şekillenen siyasal baskı hatlarında yürütülecektir.
Bugün ortaya çıkan tablo, Kürtlerin artık sadece direnmekle yetinemeyeceğini, aynı zamanda hızlı düşünen, hızlı organize olan ve hızlı tepki veren bir siyasal refleks geliştirmek zorunda olduğunu göstermektedir. Diplomasi, uzun vadeli ve ağır ilerleyen bir alan olmaktan çıkmış, anlık gelişmelere yanıt üretebilen, görünürlük sağlayan ve maliyet yaratan bir mücadele alanına dönüşmüştür. Diaspora bu bağlamda bir destek unsuru değil; bizzat mücadelenin ön cephesi haline gelmiştir.
Bu yeni dönemde belirleyici olan, haklılığı tekrar tekrar anlatmak değil, bu haklılığı örgütlü, sürekli ve sonuç alıcı bir siyasal basınca dönüştürebilmektir. Reflekslerin geç kalmadığı, dağınık kalmadığı ve iç tartışmalarla tüketilmediği bir hat kurulamıyorsa, kazanımlar da kalıcı hale gelemez.
Dolayısıyla bugün asıl soru şudur: Kürtler bu yeni dönemi, eski alışkanlıklarla mı karşılayacak, yoksa mücadelenin yön değiştirdiği bu eşikte, diplomatik, toplumsal ve örgütsel olarak yeni bir hız ve yeni bir akıl mı inşa edecektir? Halep’ten sonra girilen tarihsel momentum, tam olarak bu soruya verilecek cevabın adıdır.
Bu nedenle artık mesele yalnızca ne olduğu değildir, bundan sonra nasıl ve ne kadar hızlı hareket edileceği meselesidir. Zira yeni savaşlar kapıdadır ve bu kez hazırlıksız yakalanma lüksü yoktur.










