Hakan Tahmaz: İran savaşının gölgesinde siyasal tutarsızlık

Yazarlar
🔴Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmadığı bir tabloda, küresel hukuktan söz etmek tutarlılık sorunu doğurur.
Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Çiğdem Mater, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Selçuk Kozağaçlı gibi isimler ve benzer durumdaki yüzlerce kişi hakkında verilen kararların uygulanmaması, bu tartışmanın merkezinde duruyor.

Anadolu’da gündelik dilde anonimleşmiş bir ifade vardır: “Yalandan kim ölmüş?” İlk söyleyeni, zamanı ve yeri bilinmez. Genellikle kimseye büyük zarar vermeyeceği düşünülen, insanları oyalamak ya da ikna etmek için başvurulan küçük yalanlar için kullanılır.

ABD ve İsrail’in İran’a savaş ilanı sonrasında bu sözün anlamı daha ağır bir içerik kazanmış görünüyor. Artık bu “deyiş”, haydutların, muktedirlerin, savaş ve silah baronlarının, kişisel ikbal peşinde koşanların başvurduğu bir siyasetin aracı hâline gelmiş durumda.

Savaş daha ilk iki günde bölgesel bir nitelik kazandı. Nerede ve ne zaman duracağı belirsiz. İnsan yaşamını ve doğal zenginlikleri hiçe sayan strateji ve taktiklerle yalnızca askeri alanlar değil; hastaneler, okullar ve sivil yerleşim yerleri bombalanıyor. Petrol ve enerji sahaları hedef alınıyor.

İki gün önce yaşanan Hatay vakası, savaşın sınırımıza dayandığının ilk işareti oldu. Ankara’nın tarafsız gibi görünen edilgen tutumu, gerçekte ABD-İsrail hattına yakın duran politikalarıyla süreci sağlıklı yönetmesi mümkün görünmüyor.

Buradaki mesele savaşa doğrudan taraf olmak değil; tutarlı, açık ve bütüncül bir dış ve iç politika izleyememek. ABD ve İsrail’in İran politikasından medet uman, fırsat kollayan yaklaşımlar terk edilmelidir. Savaşa karşı çıkarken İran’ın siyasal çizgisini gözetme tuzağına düşmeden, ilkeli bir tutum almak gerekir. Savaşın dışında kalmak tek başına yeterli değildir.

Uluslararası hukukun ve kurumların gerçek işlevlerini yerine getirmesi ve demokratik muhteva ve tarzda tahkim edilmeleri için çaba gösterilmesi ve bunların açık bir biçimde savunuculuğunu yapması artık Ankara için bir zorunluluktur. Küresel siyasal krizin aşılmasında etki ön açıcı rol üstenilmelidir.   

Ancak Ankara bu konumdan hayli uzakta. 1 Mart 2003’te TBMM’de Irak tezkeresinin reddedilmesinin ortaya koyduğu siyasal iradeden bugün eser yok. Türkiye, artık Donald Trump’ın öngörülemez politikalarına küçük hesaplarla rıza gösteren bir pozisyonda duruyor. “Belirsizlikler dönemi” denilen bu süreçte bu konumdan uzaklaşması da giderek zorlaşıyor.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşın dördüncü günü, 3 Mart Salı günü TBMM’de düzenlenen iftar programındaki konuşması bunun somut göstergesidir. Konuşmasının önemli bir bölümünü İran savaşı ve yeni çözüm sürecine ayırdı.

Erdoğan, “uluslararası kurumların etkisizleştiğini, güç dengesinin bozulduğunu, uluslararası hukukun rafa kaldırıldığını, geleneksel diplomasinin terk edildiğini” ifade etti. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin sarsıldığını, dünyanın en küçük kıvılcımda tutuşacak kadar ısındığını ve küresel adaletsizliğin derinleştiğini söyledi.

Bu tespitler başlı başına önemlidir. Ancak çeyrek asırdır iktidarda olan, son on yıldır hemen her konuda tek başına karar verebilen bir siyasal liderin bu sözleri söylerken dönüp kendi pratiğine bakmaması, sözlerin inandırıcılığını zedeliyor. Bu durumda ifadeler, girişte değinilen “oyalama” ve oyalanma  cümlelerinin ötesine geçemiyor.

Uluslararası Hukuk Söylemi ve İç Politika Gerçeği

Türkiye’de kurumların işlevsizleştiği, kararların tek merkezden alındığı yönündeki eleştiriler dünya kamuoyunun da malumu. Böyle bir tabloda uluslararası hukukun askıya alınmasından söz etmek ne ölçüde etkili olabilir?

Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında, İran savaşının mimarları olan Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun isimlerini anmaması da dikkat çekiciydi. Hakikati bütün boyutlarıyla ortaya koymaktan kaçınan bu yaklaşım, dış politikada denge arayışının, iç politikada ise güçlü görünme çabasının işareti olarak okunabilir.

Uluslararası kurumların işlevsizliğinden söz edilirken, bir ay önce Trump’ın fiilen yön verdiği ve Birleşmiş Milletler ’in yerini aldığı iddia edilen Gazze Barış Kurulu’nda yer almanın nasıl izah edileceği sorusu ortadadır. Yıllarca “Dünya beşten büyüktür” diyerek BM düzenine itiraz eden bir siyasi çizginin, bugün farklı bir güç merkezine yaslanması açık bir çelişkidir.

Eğer uluslararası hukuk ve kurumlar gerçekten önemliyse, bunun iç hukukta da karşılığının olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmadığı bir tabloda, küresel hukuktan söz etmek tutarlılık sorunu doğurur.

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Çiğdem Mater, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Selçuk Kozağaçlı gibi isimler ve benzer durumdaki yüzlerce kişi hakkında verilen kararların uygulanmaması, bu tartışmanın merkezinde duruyor.

Siyasi tutarlık bütün bu insanların cezaevinde olmamasını gerektirir. Yetmez: TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 20026 kabul edilen raporun 7 maddesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına ve uluslararası sözleşmelere uygulanmış olmasını gerektirir. Rapor gereği için Meclis’in ve yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı önünde duruyor.

Uluslararası hukuka ve mahkeme kararlarına gerçekten bağlılık iddiası varsa, bunun kaçamak değil; hukuken tutarlı ve ikna edici bir açıklaması yapılmalıdır. Aksi hâlde, “Yalandan kim ölmüş?” sözü ağır bir siyasal ironi olarak dönüp dolaşıp yerini bulacaktır.

 

/yeniarayis.com/

İlginizi Çekebilir

Akın Gürlek’ten İmamoğlu mesajı: “Görevimi yaptım, vicdanım rahat”
İmamoğlu’dan İBB Davası Açıklaması: “Türkiye Demokrasisi İçin Kritik Bir Sınav”

Öne Çıkanlar