Yalanlar – Gerçekler
Bu çalışma birkaç bölümden oluşacak. Kaleme alınmasının nedeni malum: Sey Rıza’nın “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert olsun; önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” sözlerine yönelik “böyle bir şey söylemedi” itirazları. Bu iddiayı dillendirenler, dayanak olarak İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarını gösteriyor. Dolayısıyla hem Çağlayangil’in anılarındaki ifadeleri hem de Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı söyleşide dile getirdiklerini ciddi biçimde sorgulamak artık kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Valery Legasov, “Yalanların bedeli nedir? Onları doğruyla karıştırmamız değil. Asıl tehlike şudur ki, yeterince yalan duyarsak doğruyu artık hiç tanıyamayız,” derken aslında totaliter ve baskıcı rejimlerin yalanla mesaisini anlatmak ister. Yalan ne kadar tekrarlanırsa, hakikat o kadar boğulur. Dersim söz konusu olduğunda da gizlenen hakikat, uydurulan “resmi gerçeklik” ve tekrarlanan devlet yalanları karşımıza çıkar. Bu nedenle İhsan Sabri Çağlayangil’in Dersim’e dair anlattıklarının ne kadar “tanıklık”, ne kadar “manipülasyon” olduğu sorusu hayati bir önem taşır.
Çağlayangil, Sey Rıza ve Dersim ileri gelenlerinin önceden verilmiş bir kararla idam edildiği gecenin “tanığı” olarak yıllardır dolaşıma sokuluyor. Oysa onun anlattıkları sorgulandığında geriye tanıklıktan çok, devletin suçunu örtmeye çalışan bir bürokratın kurgusu kalıyor. Bu kurgunun amacı açıktır: Dersim’de gerçekleştirilen planlı ve sistematik imhayı, “isyan bastırma” masalına dönüştürerek meşrulaştırmak.
Unutulmamalı ki, Çağlayangil bir tanık değil, resmi ideolojinin hafıza mühendisidir. Oysa tanıklığın bir onuru, bir vicdanı vardır. Dönemin Sivas Valisi Ebubekir Hazım Tepeyran, Koçgiri’de olup biteni cesaretle yazmış ve “Bir isyan yoktu, yapılan bir katliamdı,” demiş. Çağlayangil bunu yapmamış, aksine devletin karanlık sicilini aklamak için gerçeği ters yüz etmiştir.

Dersim üzerine çalışan pek çok tarihçinin bu manipülasyonu görmezden gelmesi de ayrıca düşündürücüdür. Bugün gerçekler ortaya çıkmıştır, fakat hâlâ bir bürokratın uydurduğu kurgunun doğru varsayılması düşündürücüdür. Bu, yalnızca akademik bir sorun değil, ahalaki, vicdani ve politik bir sorumluluk meselesidir.
Çağlayangil’in idamların yaşandığı geceye dair anlattıklarının içindeki tek sahici unsur, Sey Rıza’nın tavrına ilişkin cümlesidir. Onun dışında anlatının büyük bölümü, gerçeği saklama çabasıdır. Dahası, o gece Sey Rıza’nın Mustafa Kemal ile görüştürüldüğünü inkâr ederek, hem tarihsel hakikati gizler hem de resmi mitolojiyi güçlendirecek yeni bir masal yazar.
Ve en önemlisi:
Çağlayangil anılarına daha ilk satırda bir yalanla başlar. Bu bile nasıl bir niyetle yazdığını açıkça gösterir.
“1936, 1937… Dersim’e jandarma giremiyor, Dersim’e tahsildar giremiyor, Dersim’de ağa nüfuzu cari, Dersim’de hükümet yok, Dersim’de Türkiye Cumhuriyeti otoritesi yok. E otorite olmayınca o boşluğu ağa doldurmuş, Kürt doldurmuş. Bir yandan hükümranlık Cumhuriyet’te, bir yanda otorite Kürt ağasında… Bu çelişki Dersim’in mukadder hayatını yaşıyor.” “Kemal Kılıçdaroğlu – Söyleşi”
Abdullah Alpdoğan’ın 8 Nisan 1937 tarihli raporu, Çağlayangil’in bu yalanlarını daha en baştan geçersiz kılar. Aynı şekilde Aralık 1936’da Umum Müfettişler Toplantısı’na sunduğu rapor da Dersim’in asayişinin %99 oranında düzeldiğini, okulların, karakolların, yolların ve telefon hatlarının yapıldığını belirtir. Böyle bir tabloya rağmen hâlâ “Devlet Dersim’e giremiyordu” demek, ancak devletin kanlı planına meşruiyet üretmek için yapılabilir.
Alpdoğan, Umum Müfettişlikler toplantısına Aralık 1936’da sunduğu sunduğu raporda durumu şöyle özetlemiştir: “Dersim, büyük hükümet adamı İsmet İnönü’nün isabetli karar ve tespitleri ile Türkiye Cumhuriyeti camiasının fethedilmiş, ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bölge asayişinde %99 nispetinde düzelme vardır.”
*
Çağlayangil’in bir diğer yalanı da Şeytan Köprüsü ve isyan iddiası. Şöyle söylüyor:
“Harekât şöyle başlamıştı: Fırat üzerinde Şeytan Köprüsü denilen bir yer vardır. Şeytan Köprüsü mevkiinde Fırat 4 metre enliğine kadar daralır. Buna mukabil derinliği 17 metre çoğalır. Onun başında karakol vardır. O Şeytan Köprüsü’nden geçilince Dersim’e girilmiş olur. O karakolda İsmail Hakkı isminde bir yedek subay komutasında 33 jandarma eri nöbet tutuyor. Orası Dersim’in kapısı. Seyit Rıza bir gece kuvvetleriyle basıyor bu İsmail Hakkı Bey’i ve 33 jandarmayı da şehit ediyor. Onun üzerine devlet Dersim Harekâtı böylece başlamış bulunuyordu.”
Bu sözlerin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Zira anlattığı “Şeytan Köprüsü” diye bir yer yoktur; 33 erin öldürülmesi gibi dramatik uydurmalar ise tamamen devlet propagandasının ham maddesidir. Tarihsel belgeler, onun anlattıklarını çürüten somut bilgilerle doludur.
Umum Müfettişlik bu olayı 8 Nisan 1937’de şöyle rapor etmiş.
“20/21 Mart 1937’de Pah ve Kahmut’u birbirine bağlayan ahşap köprünün yakılması ve telefon hattının kesilmesi, bir itaatsizlik olarak merkeze şifre ile bildirilmiştir. Abasan ve Demenan aşiretlerinin bu itaatsizliğe dahli söz konusu değildir.”
Evet, görüldüğü üzere Umum Müfettişlik, Pah Köprüsü’nün yakılmasını açıkça “isyan” değil, “itaatsizlik” olarak raporlamıştır. Fakat devlet, çok geçmeden bu olayı bir “başlangıç tarihi” olarak kodlayarak kendi propagandasını yaratmış; böylece Dersim’e yönelik imha politikasını meşrulaştıracak bir anlatı üretmiştir.
Çağlayangil’in yaptığı tam da budur:
Gerçekleri çarpıtarak, ölüleri konuşturamayacağı için yaşayanları kandırmaya çalışmak.
Fırat üzerinde hayali bir “Şeytan Köprüsü” icat etmek, olmayan bir saldırıyı yazmak, ölmüş askerler üzerinden dramatik bir hikâye kurmak, Dersim’de işlenen insanlık dışı suçlara meşruiyet kazandırma amaçlıdır.
*
/Devam edecek/











