Hasan Hayri Ateş: İhsan Sabri Çağlayangil’in DERSİM’e dair anıları ne kadar güvenilir?-2 

Yazarlar

Yalanlar-Gerçekler

“Tüm totaliter rejimler uyruklarının kafalarını tutsaklaştırmaya, onları belleklerinden ederek başlar,” diyor Paul Connerton.

Tam da bu nedenle, İhsan Sabri Çağlayangil’in Dersim’e dair anlattıkları, kişisel hatırat olmaktan çok, devletin resmi hafıza mühendisliğinin bir uzantısı işlevi görüyor. Bu anlatılar, yıllardır aynı ideolojik aygıtın içinde dolaşıma sokulan ve toplumun belleğini biçimlendirmeyi amaçlayan söylemin bir parçası. Etkisi de tartışılmaz. Özellikle idam gecesine dair aktardıkları ve “Mağaralara sığınan Dersimli Kürtleri fareler gibi zehirlediler” sözü, hafızalara kazınmış bir devlet şiddeti itirafı olarak zihinlerde yer etmiştir.

Ancak mesele tam da burada başlıyor. Çağlayangil, kendisini “isyan” bölgesine gitmiş biri olarak sunuyor, böylece tanıklığına meşruiyet devşiriyor. Oysa anlattıklarının önemli bir kısmı, coğrafyayla ve gerçek tarihle hiçbir şekilde örtüşmüyor. Gerçekliği sıfır, ideolojik kurgusallığı yüksek bir hikâye inşa ediyor. “Şeytan Köprüsü” masalında olduğu gibi, tarihi uydurma motiflerle yeniden şekillendiriyor.

Mesela şu anlattıkları:

“Valiyle otomobile bindik Elazığ’a gittik. Abdullah Paşa bizi misafir etti. Maksadımızdan haberdardı. Harekât başlayalı 1-2 ay olmuştu. Abdullah Paşa dedi ki: “Bu kefereyi, dedi kıstırdım. Ekinlerini yaktım. Uçakla mağaralara iltica ettiler, fakat dağlık arazi… Karargâhım Munzur’da. Munzur’a Hozat’tan geçerek gittik. Sonradan il olan veyahut o tarihte de il olan Bingöl ilinden başka ne var ortada? Tunceli… Tunceli vilayetinin merkezi… Karşıda Allahuekber Dağları var. Abdullah Paşa dedi ki, bu dağları tuttular, bu dağlarda bir mavzerli, bir alayı durdurabilir, öyle geçitler var, dedi.”

Burada ifade etme biçimi kafa krıştırıcı olsa da, anlatmaya çalıştığı açık: Gerçekliği eğip bükerek, olmayan bir “isyanı” devasa bir tehdit gibi gösterip devlet şiddetini rasyonalize etmek. “Bir mavzerli bir alayı durdurur” sözleriyle hem “asi”yi abartıyor hem de devletin uyguladığı ağır şiddeti meşru kılmaya çalışıyor.

Fakat anlattığı coğrafya, harita bilgisi bile olmayan birinin ağzından çıkmış gibi. Allahuekber Dağları’nı Munzur’un karşısına koyuyor. Yani Vali Alpdoğan Munzur’da karargâh kurmuş, “asiler” de Kars-Ardahan’daki Allahuekber Dağları’nı tutmuş! Bu, yalnızca bilgisizlik değil; bilinçli biçimde gerçekliği bozmanın, kurguyu hakikatmiş gibi sunmanın tipik devlet refleksidir.

Daha da ilginci, bu saçmalıkların kitaplaştıran Yılmaz Yayınları A.Ş.’nin durumudur. -Böyle bir yayınevinin olup olmadığı da şüphelidir- Sıradan, ciddiyetsiz yayınevlerinin bile yapmaması gereken bir coğrafi yanlışı, bir devlet bürokratının hatıratı diye basmak, aslında resmi anlatının sorgulanmadan nasıl yeniden üretildiğini göstermesi açısından ibretliktir. Normal şartlarda böyle bir hata, bir yayınevini piyasadan siler.

Evet, Çağlayangil, “Ekinlerini yaktım. Uçaklar mağaralara iltica ettiler” sözleriyle işlenen ağır insanlık suçlarına dair istemeden de olsa ipuçları veriyor. Fakat aynı anda, “dağları tuttular” türü abartılı ifadelerle devlet şiddetinin meşruiyetini yeniden inşa ediyor. Yani bir yandan suçun parçası olduğunu itiraf ederken, diğer yandan bu suçu “devletin zorunlu görevi” gibi göstermeye devam ediyor.

Bugün geriye baktığımızda, Çağlayangil’in anlatılarının tarihsel gerçeklikten çok, devletin inkâr siyasetine hizmet eden ideolojik bir araç olduğu daha berrak görünüyor. Onun hatıratı, bireysel bir tanıklık değil; devlet hafızasının nasıl üretildiğinin canlı bir örneğidir.

Ve başka bir uydurma:

“Bir kadın var dedi, (Alpdoğan’ı kastediyor) bunların içinde, kadının resmini de gösterdi, o kadar nişancı ki, dedi Şimdi dağlar böyle karşılıklı, karakol var, karakolda kapı aralığından jandarmayı vurmuş karşıdan, o kadar nişancı… Çok zorluk çekiyoruz, dedi. Bunlara, dedi, haber gönderdim, dedi. Bunların 15 kişi aşiret liderleri var. Bunları bize teslim edin, harekâtı durduracağım dedim, dedi. Mehil istediler, dedi, yarın bu mehil bitiyor, dedi. Madem merak ediyorsunuz beraber gidelim ne cevap getirecek Kürtler, dedi. Yalnız harekât sahasına gireceğiz, biraz tehlikeli, dedi. Pusuya düşme ihtimalimiz de vardır, dedi. E sen valisin, ben kumandanım… Emniyet Müdürü genç, isterse gelmesin, dedi.” 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı söyleşiden bir kesittir, bu paragraf.

Uydurmanın böylesi demek lazım herhalde. Fakat öylesine, laf olsun diye konuşmuyor, bir maksat güdülüyor…

İlginizi Çekebilir

CHP’li Akdoğan TRT önünde stüdyo kurdu: TRT, saray yalancılığı yapıyor
Yıldız Çakar’ın Almancaya Çevrilen ‘Nebîrhatin’ kitabı Münih’te tanıtılacak

Öne Çıkanlar