DEM Parti heyetinin, Meclis resepsiyonunda Erdoğan’la buluşmasını yansıtan fotoğraflar, büyük yankıya neden oldu. Çok açık şekilde görüldü ki, toplumun politik hafızası travmatik olduğunda, küçük semboller kolektif kaygıların ve duygusal kırılmaların tetikleyicisi haline gelebiliyor.
Kuşkusuz son on yıllık süreç, Kürt halkı açısından hayal edilemez travmalarla yaşandı. Esas olarak Erdoğan’ın sorumlu olduğu bu travmalar hala çok canlı. Haliyle onunla kurulan ilişkinin biçimi travmaları depreştirebiliyor. Böyle anlarda ortaya çıkan tablo farklı anlamlar kazanarak, izleyicinin aşırıya kaçan öznel algısına açık hale gelebiliyor. Çünkü insanlar sadece fotoğrafı değil, fotoğrafın ima ettiği olasılıkları görür. Böylece, “affetmek mi, unutturmak mı?” ikileminde kuşku ve kaygılarını yansıtır. Bu anlaşılırdır.
Fakat görüldüğü kadarıyla halkın açığa çıkan tepkisinden çok; görüntülerin sosyal medya üzerinden oldukça yoğun dolaşımı, bir kaşık suyu dev dalgaya dönüştürmede etkili oldu. Böyle olunca da görselin bağlamı kayboldu, duygusal etki asıl haberin, ya da olayın yerini aldı.
Peki, bir fotoğraf karesinden yansıyan gerçek, neydi? Soğuk bir objektifin tanıklık ettiği olay, esas olarak hangi gerçekliği sahneledi? Gerçekten de DEM’lilerin muktedir Erdoğan’a hayranlığı mıydı?
Açıkçası sosyalmedyada o fotoğrafların nasıl ortaya çıktığı sorgulanmadı. Daha doğrusu yapılan maniplasyonlarla sorgulama zemini yok edildi, her şey büyük oranda çok acımasız bir yargılamaya dönüştürüldü. Ömürlerinin büyük çoğunu çok zorlu bir mücadele içinde geçiren, yıllarca hapiste tutulmuş, sayısız hukuksuz uygulamaya maruz kalmış insanlara karşı haksızlık etmede behis görülmedi.

Elbette içinde bulunulan atmosfer çok travmatik olunca, dışarıya yansıyanlardan etkilenmemek çok zor. Kimsenin omuz silktiğini, kör ve uzak, başını çevirip hiçbir şey yokmuş gibi ıslık çalarak uzaklaşabildiğini sanmıyorum. Böyle de olsa otuz beş yıllık sarsılmaz direniş geleneği olan bir siyasi parti ve mensuplarının tavır, tutum ve duruşlarını bir fotoğraf karesine indirgemek, büyük haksızlık.
Peki, farklı zamanlarda benzer kareler var mı? Varsa nasıl karşılanmıştır?
Bunun için De Klerk ve Nelson Mandela buluşmasını örnek vermek yanlış olmasa gerek. Çünkü Fotoğraf, tarihsel bir belge gibi görünse de, özünde toplumsal ruh halinin aynası olduğu da söylenir. Mandela ile De Klerk’in tokalaşıp gülümsediği 1990’lar kareleri ile Türkiye’deki Erdoğan-DEM fotoğrafları, farklı ülkelerde farklı zamanlarda çekilmiş olsalar da benzer psikopolitik dinamikleri açığa çıkarmıştır.
1990’larda Güney Afrika’da Mandela, uzun yıllar süren apartheid rejiminin mağduru olarak hapisten çıktığında, De Klerk devlet başkanıdır. Daha sonra ikili, Nobel Barış Ödülü’nü birlikte alırken tokalaşır ve gülümser. O dönem bu mimiklerin, geçmişin ağırlığını ve geleceğe dair umutla uzlaşmayı aynı anda taşıdığı söylenir.

Apartheid mağduru bazı topluluklar ise, bu gülümsemeyi “geçmiş acıların göz ardı edilmesi” veya “katillerle uzlaşma” olarak algılamıştır. Bazı kişiler fotoğrafa bakınca ihanete uğrama hissine kapıldığını söylemiştir. Çünkü apertheid rejimi ile uzlaşma ve çözüm süreci ağır ilerliyor. Fotoğrafa yansıyan sembolik yakınlık ise, “adil bir hesaplaşma” beklentisiyle çelişkili bulunuyor.
Benzer bir durum, 2025’te meclis resepsiyonunda Erdoğan ile DEM Parti heyetinin aynı karede gülümsemesiyle yaşandı. İktidara yakın kesimler bu kareyi “siyasette diyalog ve normalleşme” olarak algılarken, diğer bir kesim de “iktidarı meşrulaştırma ve teslimiyet” olarak gördü.
Açık ki, her iki örnekte de fotoğraf, yalnızca bir anın kaydı değildir. Görsel temsil, iktidarın sahnelemesi, toplumsal travmanın yansıması ve subjektif algıların buluşma noktasıdır.
Mandela-De Klerk karesi, önemli bir kesimin olumsuz çıkarımlarına rağmen geçmişin acısı ile barışın olasılığını birleştirmiştir.
Aslında Erdoğan-DEM karesi de, Kürt sorununda barışçıl demokratik çözüm olasılığının söz konusu olduğu, benzer koşullarda sahnelenmiştir. Fakat Erdoğan’ın başında bulunduğu rejim cephesinden halen güven verici adımların atılmamış olması, devam eden hukuksuzluklar, otoriterleşme ve toplumsal gerilimin görüntüsünü taşımaktadır. Bu nedenle gülümsemeler, beden dili ve görüntü, toplumsal hafızayla etkileşime girerek, fotoğraflara bakanlara farklı anlamlar sundu. Fakat bu anlam üretmede bir ölçüsüzlüğün ortaya çıktığı da bir gerçeklik.
Bir kez daha belirtmek gerekir ki, DEM geleneği, tahayyül edilemez baskı ve zor politikalarına karşı bir direniş abidesidir. Böyle bir partinin geçmişini yok sayarak her şeyi bir fotoğraf karesine indirgeyen aşırı subjektif çıkarımlar, hakkaniyetle bağdaşmamıştır.









