Hıdır Eren Çelik: Yılmaz Güney ve çocukluk anılarımdan kesitler… 

Yazarlar

Yazdığım bu anı ilk olarak Yılmaz Güney Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisinin 10.sayısında  yayınlanmıştı.1994 yılında Yılmaz Güney‘in ölümünün 10.yılında kaleme aldığım bu  anının üzerinden tam 31 yıl geçmiş. Bu Anı ikinci kez 2019 Ağustos’unda Avrupa  Postası‘nda yeniden yayınladı. 

9 Eylül 1984’te Paris’te sürgünde yitirdiğimiz Güney’in  ölümü üzerinden ise bu ay 41 yıl geride kalacak. Günler haftaları, haftalar aylar derken yıllar akıp gidiyor ve Güney geride bıraktığı sinema, sanat ve edebiyat eserleriyle bugün de aramızda yaşıyor. 

Yılmaz Güney ve çocukluk anılarımdan kesitler… 

İlk ne zaman sinemaya gittiğimi tam olarak hatırlamıyorum. Ama ilkokul yıllarında  sinemayla tanıştığım kesin.1969 veya 1970 yılıydı. Dersim Belediyesi’nin arka tarafında  Özer Sineması vardı. Yazlık kısmı ise Tepebaşı’ndaydı. Dersim’in en eski sinemasıydı.  Daha sonraları 1970’lı yılların ortalarına doğru Arzu Sineması yapıldı. Hem daha büyük hem de daha modern bir donanıma sahipti. Arzu Sineması’nın açılmasıyla ilk rekabette  başlamış oldu. Aradan uzun bir zaman geçmeden 1975 veya 1976 yılında ismini  Güney’in Arkadaş filminden alan üçüncü bir sinema açıldı. Arkadaş Sineması daha da  görkemliydi. İçinde işyerlerinin yanısıra oyun salonu ve spor salonu bulunuyordu. Bir nevi  gençlerin buluşma merkeziydi. Sinemalar arası rekabet bize yaramıştı. Hem daha kaliteli  filmler getiriliyordu, hem de çift film birden gösterime konuluyordu. 

Sinemayı Yılmaz Güney’le tanıdım. Yılmaz Güney’in filmleri kapalı gişe oynardı. Hele biz  çocuklar,Güney’in filmlerini hiç kaçırmazdık. Bilet kuyruğunda sıra yüzünden  kavgalarımız olurdu. Güney’e özenip „Çirkin Kral“ı oynardık. Biz 1960’lı yılların Dersim  çocukları Güneyciydik ve öyle de kaldık. 1970’li yılların başında Güney ismiyle birlikte  yeni isimlerle tanıştık. Bu yeni isimler „Çirkin Kral“ı sinemada değil,aramızda  oynuyorlardı.Onlar yaşamın kahramanlarıydılar. Gazeteler Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan,  Yusuf Aslan isimlerini baş sayfalarından vermeye başladılar. Deniz Gezmiş bizler için  denizleri gezendi…Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir duyduğum ilk kahramanlardı. Hepsine  de hayrandım. Her birinin bende ayrı bir yeri vardı. O yıllarda İbrahim Kaypakkaya, Ali  Haydar Yıldız isimleri Dersim‘de sıkça duyulmaya başlandı. 

Biz, Gome Dewreş’te (Derviş Kömü) oturuyorduk. Gome Dewreş sekiz hanelik bir aile  topluluğuydu. Sırtını Esentepe’ye yaslamış bir çınar gibi Munzur’u seyrederdi.  Esentepe’nin en zirvesinde ise dört-beş aileden oluşan Gome Cor (Yukarı Köm)  bulunuyordu. Derviş Kömü’nde yaşayanlarla Yukarı Köm’dekiler amca çocuklarıydı. Bu  sekiz hanelik aile topluluğunun Derwiş Kömü ismini n ezaman aldığını bilmiyorum. 

Hıdır Çelik ve 38 Dersim katliamında eşi öldürülen anneannesi Fatıkê..

Ama Gome Dewreş’liler kendilerini Munzur’la Harçik’in iki gelincik çiçeği gibi birbirlerine  dolanarak oluşturdukları Gole Hızır’ın bekçileri olarak görürlerdi. Belki de dewrişlikleri  Gole Hızır’la ilintilidir. Gome Dewreş’liler Munzur’un kükreyerek Harçik’le hasret yüklü iki  sevdalı gibi bir araya gelişini gece gündüz seyrederlerdi. Her perşembeyi cumaya  bağlayan akşam ve Cuma günleri Gole Hızır’da ateş yanmaya başlayınca Gome  Dewreş’te de mumlar yakılır dua edilirdi. Güneş’in doğuşunu sabırsızlıkla beklerdi annelerimiz. Her sabah güneşe karşı durulur, yüz yıkanıp güneşin doğuşuyla birlikte dara durulurdu. Ay ve güneş tanrıdan da yakındı bize. Bir de iri gövdesiyle kömün evlerini  gölgesine alan asırlık dut ağacı…Bilmem hala orada duruyor mu?… 

Yine hatırlayamadığım 1972’nin bir sonbahar günüydü. Askerler Gome Dewreş’i bastılar.  İlk kez çocuk olarak bir askeri baskını yaşıyordum. Evler arandı, samanlıklar süngüden  geçirildi. Sonra hepimizi harmana topladılar. Süleyman’ı soruyorlardı. Ses çıkmıyordu  kimseden. Hıdır amca, subaya yönelerek: „Komutan bey, vallahi de, billahi de biz  Süleyman’ın nerde olduğunu bilmiyoruz. Bilsek söyleriz.“ Subay bir süre konuştuktan  sonra çekip gittiler. Askerler gittikten sonra, Hıdır amca, Gole Çetu’ya dönüp „Ya gole Hızır, ekke xak esto, belahu ninudo, ni mara çı wazene?“ (Ey Gole Hızır, Tanrı varsa  belasını versin bunların, bunlar bizden ne istiyorlar?). 

Bu ilk askeri baskından sonra Yukarı Köm daha sık sık basılıyordu. Süleyman amca ve  ailesi dönem dönem alınıp işkenceye götürülürdü. Süleyman’ın ismi İbrahim Kaypakkaya  ile duyulmaya başlandı. Süleyman, bizim için bir gururdu. Süleyman’ın ninesi sık sık  Kome Dewreş’e uğrardı. Her seferinde de Süleyman ve yoldaşları üzerine ağıtlar yakar,  türküler çağırırdı. Bazen ağlar, bazen de gülerdi bizimle. Biz çocuklar, Hatice ninenin  sırdaşlarıydık. O, yetişkinlerden daha çok bize güvenir, bizimle konuşur, dertleşirdi. O,  Süleyman’ı seviyordu ve Süleyman’ın yoldaşları da Hatice nine için birer Süleymandı. 

O, Dersim’i yaşamıştı. Bize, Dersim 38’i anlatırdı.Biz çocuklar Hatice ninenin  etrafında toplanıp daha çok Süleyman ve yoldaşlarını sorardık. 

Hatice ninenin hergün Çola Girse (Büyük Çukur)‘de gezindiğini duyardık. O, Süleyman’ı  Çola Girse’nin sık ormanında arardı. O’nun Süleyman’la buluştuğuna inanırdık. Ama her  seferinde Hatice nine de bize sorardı: „Süleymanımı gördünüz mü çocuklar?“ 

Her duyduğumuz eylem bizim için bir destandı. Sinema perdesine yansımayan ama hayal  dünyamızda filmleşen bir sinema yaratmıştık. Birbirimize anlata anlata senaryolar  yazıyorduk. Dersim’i asker sarmıştı. Hergün Elazığ ve Erzincan‘dan yeni askeri takviyeler  geliyordu. Dersim bir örümcek ağı gibi sarılmıştı. 

Aynı yıllarda sık sık acı haberler almaya başladık…Denizler yakalandı. Kızıldere kan aktı  ve Ali Haydar’ın öldürülüşünü duyduk. Ve Denizler asıldı. Gözyaşı akıtmadık, ağlamadık.  Haydaranlı Ali’nin hanımı Cemile ağıt yakıyordu Ali Haydar’a. İlk kez Cemile’nin önünde saygıyla eğildik. O güne kadar Cemile ve kocası bizim için köme yerleşmiş kimsesiz  zavallı bir aileydi. Onların dışındakilerin hepsi akrabaydı. Ben, Cemile’yi artık bizden biri  olarak görüyordum. Ama yine de bazılarımız için bir yabancı olarak kaldı.

Her acı haberle birlikte o çocuk yüreğimizle hüzünlendik. Sonra İbrahim ve yoldaşlarının  yakalanışını duyduk. Süleyman‘ın ninesinin sesi, Yukarı Köm’den evlerimizi yalıyarak  Munzur’a ulaşıyordu ve o yine Süleymanı’na türküler söylüyordu. Kaypakkaya’nın direnişi  yeni doğan bebelerin çığlığıyla ulaştı bize. Dersim’de tutuklamalar yoğunlaştı.  Öğretmenler öğrencileriyle birlikte alınıp götürülüyordu okul sıralarından. Köylüler sıra  dayağından geçiliyordu. Ve biz, yaşamı kavramaya çalışıyorduk. Büyüyorduk yeni bir  kavganın içinde. Kıvılcım atılmış bir orman gibiydik. Yangını söndürmek zordu artık. Her  yanan ağacın kökünde ilk yağmurun düşüşüyle yenileri yeşerip boy veriyordu. 

Yılmaz Güney’in tutuklandığını yazıyordu gazeteler. Artık Güney bizim için yalnızca  sinemanın „Çirkin Kral“ı değildi. O artık yaz kış yeşeren ısırgan otu gibi inatçı ve çetin  kavgamızın derinliklerine yerleşmişti. O artık bizimdi ve bizden biri olarak kaldı. Güney  çıktı. Güney yeniden tutuklandı. O, çocuk kavgamızın neferiydi. 

İlk şiirlerimi yazıyorum.İlk şiirler genellikle aşk şiirleri olur. Bense ilk şiirimi Hüseyin  Cevahir’e yazıyorum. Sonraları Lenin’e, Stalin’e ve Başkan Mao’ya elimi uzatıyorum.  İlhanların öldürülüşünü kınıyorum. Daha sonraları küçük bir cep defterine yazdığım  bütün şiirler merdiven basamağının altına gizlediğim zulamda yağmur suyunun gazabına  uğruyor. Polis aramalarından kurtarayım derken yağmurun hışmına uğruyorum. Ve  yazdığım ilk aşk şiirlerim eriyip geride bir avuç dolusu kağıt hamuru kalıyor… 

1975’te ilk eylemimi gerçekleştiriyorum. Adliye caddesinin elektrik direklerini  pullamaya çıkıyorum. İlk pullamayla birlikte vücudumu sıcak bir ateş basıyor. Kalbim küt  küt vuruyor, kalbimin sesini duyuyorum ve koşuyorum, koşuyorum… Adliye Caddesi’ni  pullayarak geride bırakıyorum. Korkuyu yeniyorum ve artık  

korkmuyorum…konuşuyorum. Daha da ileri koşuyorum. Mahalle aralarında bağıra çağıra  gazete satıyorum. 

1977’de yurtdışına çıkıyorum. Ülkemden uzaklaşıyorum. Derede büyüyüp denizi  keşfetmiş küçük bir balık gibi kendimi yapayalnız hissediyorum. Ülkemi özlüyorum.  Günler geçmiyor. Devrimi düşlüyorum. Yazıldığım Almanca kursunda hiçbir şey  öğrenemiyorum. Çünkü öğrenmek istemiyorum. Dersi izliyor gibi yapı gökten yeryüzüne  yıldızlar indiriyorum. Almanca defterime sloganlar karalıyorum. Ve üç aylık Almanca  kursundan sonra övünerek „Tod dem Faschismus, Freiheit dem Volk!“ (Faşizme  ölüm,halka hürriyet!) sloganını Reuter köprüsünün beton duvarına yazıyorum. Daha  fazla kalmak istemiyorum. Dersim’e yeniden geri dönüyorum. 1978 yılının sonunda  yeniden Almanya’ya geliyorum. Bu kez başka bir perspektifle ve kalıyorum. 

Yıl 1980: Generaller demir ökçeleriyle çiçeklerimizi eziyor. Munzur kan akıyor,  darağaçları yeniden kuruluyor. Direniş çığlıkları duvarlar arasından bize ulaşıyor. 

Aynı zamanda ihanet rüzgarına kapılıp bizleri terkedenler oluyor. Yurtdışına gelenler  çoğalıyor. Çetin günler başlıyor ülkede. Yılmaz Güney’in kaçtığını yazıyor gazeteler, seviniyoruz. Yol filmi 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alıyor

Yol filminin Köln’deki galasına Güney’i bekliyoruz. Almanya vizesi alamadığından  gelemiyor. Yol’la, Kürdistan’ı dolaşıyoruz, düşünüyoruz. Ölümüne beş kala Duvar filmini  yapıyor Güney. Türkiye’nin kara yüzü Duvar’la bir daha Avrupa kamuoyunda tartışmaya  açılıyor. Güney, ilerleyen hastalığına aldırmadan Kürt ve Türk halklarının kardeşliği için  gece gündüz çalışıyor. Acı haber bir anda dünyayı sarıyor. Güney, 9 Eylül 1984’te,  dünyamızdan ayrılıyor. 

Güney’in Umut filminde kendi yaşamımızı bulduk. Acı ve Ağıt’ı ondan öğrendik.  Arkadaş’da kendisine yabancılaşan insanların dramını seyrettik. Sürü’de Kürdistan’ı  keşfettik. Güney her filmiyle bizleri yeni dünyalarla tanıştırdı. O bize yaşamı ve sanatıyla  bir sanatçının aynı zamanda eylem ve düşün insanı olması geerektiğini öğretti. Ve o  şimdi devrim gezegeninde bizler için yeni filmler hazırlıyor. Haydi çocuklar sinemaya  gidelim. Güney bizi bekliyor. 

Bonn, 10.10.1994 …

Ve aradan geçen 41 yıla ait o kadar yazılacak anılarımız var ki…Haydi çocuklar çıkarın  anılarınızı gün ışığına. 

Yıllar geçip giderken yaşadığımız anılarda bizimle yaşlandı. Yılmaz Güney’e olan sevgi ve  hayranlığım bana 1991 yılında Yılmaz Güney’in ölüm yıldönümünde Almanya’da  yapılan Anma etkinliklerinde basından ve sanat çevresinden bir çok kültür ve sanat  İnsanının tanıma imkanı sundu.  

1991 Temmuz ayında o dönemde Alman Yeşiller Partisi Avrupa Parlementosu Milletvekilli  Claudia Roth’tan aldığım bir telefonla Fatoş Güney’in ve Şanar Yurdatapan’ın Hamburg,  Stuttgart ve Köln“de üc anma etkinliği düzenlemek istediklerini ve benimde destek olup  olamayacağımı sordu. Etkinliklerden elde edilecek gelirle Türkiye’de Yılmaz GüneyVakfı’nın kurulmasının amaçlanıyordu. Claudia Roth’la Türkiye’de insan haklarıihlallerine karşı verdiği dayanışma çalışmalarından tanışıyorduk. Çocukluğumun  kahramanı Yılmaz Güney anısına yapılacak bu etkinliklere hiç bir beklentim olmadan  destek verdim. Üç hafta sonu süren bu etkinlikler toplamda 35 binin üzerinde bir  katılımla gerçekleşti. 

Yılmaz Güney için yapılan bu etkinlikler Türkiye’den ve Avrupa’dan birçok sanatçıyı,  yazarı ve düşün insanını bir araya getirdi. Bu gecelerin Organizasyonunu (logistik)  Richartz Grün üstlenmişti. Ben kendisine gecelerin planlanmasında ve medya  çalışmasında destek oldum. Programın sanat yönetmenliğini ise Şanar Yurdatapan  yaptı. Aynı dönemde Bonn’da Claudia Roth’la (2021- 2025 yıllarında Federal Almanya  Devlet Kültür bakanı) birlikte eş başkanlığını ikimizin üstlendiği ‚Yılmaz Güney Vakfı  destek Derneğini‘ (Förderverein der Yılmaz Güney Stiftung) kurduk. Bizim 1993 yılında  Yönetimden ayrılmamız üzerine Derneğin yeni Yönetimi Derneğin merkezini Duisburg’a taşıdı).

Bu anmalara katılarak destek veren sanatçılar ve kültür insanları: Mahmut Tali Öngören,  Prof. Dr. Server Tanilli, Melike Demirağ, Sadık Gürbüz, Şivan Perwer, Ali Baran, Ahmet  Kaya, Şah Turna, Tuncel Kurtiz, Arif Sag, Nihat Behram, Abuzer Karakoç ve Moskova’dan  Nazım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova. Bu arada isimlerini hatırlayamadığımız  Sanatçılardan özür dilerim. 

İlginizi Çekebilir

Von der Leyen’in uçağına Rusya elektronik müdahalede bulundu
Yönetmen Yiğittekin: Sinemayı bir özsavunma biçimi olarak görüyorum

Öne Çıkanlar