Hüseyin Salih Durmuş: Asimetrik müzakere ve Kürtlerin stratejik ufku

Yazarlar

Asimetrik müzakere, tarafların güç, imkân ve meşruiyet açısından eşit olmadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu tür müzakerelerde güçlü olan taraf, masayı kendi çıkarlarına göre kurar; zayıf olan taraf ise çoğunlukla varlığını koruma kaygısıyla hareket eder. Bu nedenle masada hakikat ya da adalet değil, üstünlük iradesi belirleyici olur.

Asimetrik müzakerenin başlıca özellikleri şunlardır:

1) Güç dengesizliği: Bir taraf, askeri, ekonomik ya da diplomatik bakımdan üstün konumdadır.

2) Hakikatten çok, üstünlük arayışı: Müzakere, çözüm arayışı değil; güçlü tarafın pozisyonunu dayatma aracıdır.

3) Retorik oyunlar: Schopenhauer’in “Haklı Çıkma Sanatı” adlı kitabında işaret ettiği gibi, konunun çarpıtılması, yanlış ikilemlerin dayatılması, karşı tarafın meşruiyetinin sorgulanması sıkça görülür.

4) Pazarlık nesnesi hâline getirme: Güçsüz tarafın talepleri hak olarak değil, güçlü tarafın lütfedeceği tavizler olarak görülür.

Tarihten günümüze pek çok örnek bu mantığı doğrular. İkinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen müzakere süreçlerinde Stalin’e atfedilen şu söz, “Bizim olan bizimdir, sizin olan ise müzakereye tabidir.” Bu ifade, hem tarihin hem bugünün gerçeğini özetleyen, asimetrik müzakerenin en yalın ifadesidir.

En son 15 Ağustos’ta ABD-Rusya arasında gerçekleşen Alaska zirvesinde Rusya’nın hiçbir taviz vermeden masayı kontrol etmesi ya da Türkiye’nin Kürtlerle yürüttüğü tüm süreçlerde meseleyi sürekli “güvenlik” başlığına indirgemesi de aynı şemanın çağdaş yansımalarıdır.

Asimetrik müzakere, özünde barış üretmez; çünkü barış, eşitliği varsayar. Asimetri ise eşitliği baştan reddeder. Bu nedenle Kürt meselesinde de yalnızca müzakere masasına oturmak çözüm anlamına gelmemekte; masanın nasıl kurulduğu ve tarafların hangi koşullarda oturduğu asıl belirleyici olandır.

“Bizim olan bizimdir, sizin olan ise müzakereye tabidir” ifadesi, yalnızca bir diplomasi tarzını değil, aynı zamanda gücün dilini ve müzakerenin eşitsiz doğasını ortaya koyar. Günümüzde Rusya’nın Ukrayna savaşıyla birlikte derinleştirdiği siyaset, tam da bu anlayışın çağdaş versiyonudur.

Her ne kadar bugün çok kutuplu dünya düzeni içerisinde zayıflamış görünse de Moskova, Batı’nın yaptırımlarına ve kuşatma girişimlerine karşı uzun vadeli bir strateji çerçevesinde alternatif bir model inşa etmektedir.

Bu modelin üç temel ayağı vardır:

Jeostratejik koridorlar: Beyaz Deniz’den başlayıp Baltık’tan Karadeniz’e, Azak’tan Hazar’a uzanan “Beş Deniz hattı” stratejisi ve Rusya için artık hayati önemde olan, İran üzerinden Hint Okyanusu’na açılan Kuzey-Güney Koridoru. 17’nci yüzyılda Pierre Le Grand tarafından planlanan ve Stalin döneminde genişletilen bu strateji, günümüz Rusya’sının en önemli savunma ve ekonomik hatlarından biridir.

2) Enerji ve ekonomi ağları: Avrupa ile bağları gevşeyen Rusya, Çin, Hindistan, İran ve Türkiye üzerinden yeni pazar ve bağımlılık ilişkileri kuruyor.

3) Asimetrik diplomasi: Alaska zirvesinde görüldüğü gibi, masaya oturup hiçbir taviz vermeden müzakere sürecini yönetmek; görünürde diyalog, özünde ise fiili durum dayatması.

Bu model, Batı’ya karşı açık bir meydan okumadan çok, onu aşındırmayı ve güçten düşürmeyi hedefleyen paralel bir düzen inşasıdır. Kırım’ın işgali, 2017 Amerikan seçimlerine müdahale ve Trump’ın seçilmesi, AB seçimlerinde aşırı sağı açıktan destekleme politikaları bu stratejinin başat olaylarıdır.

TÜRKİYE’NİN DENGE OYUNU

Türkiye, bu yeni jeopolitik denklemde hem NATO üyesi hem de Rusya’nın enerji ve güvenlik ortağıdır. Ankara, Batı’yla bağlarını koparmadan Moskova’yla yakınlaşarak elini güçlendiriyor. Bu denge siyaseti yalnızca dış politikada değil, içeride Kürt sorununu bastırma stratejisinde de işlev görüyor.

Rusya’nın geçmişte Suriye sahasında verdiği manevra alanı sayesinde Ankara, Rojava’ya yönelik askeri ve siyasi baskısını artırabilme kozunu hep kullanmıştır. Moskova’nın çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece Kürtlerin statü talepleri bastırılıyor, Türkiye ise bunu Batı’ya karşı “denge” kozuna dönüştürüyor.

KÜRTLER: STRATEJİNİN NESNESİ

Genel anlamda Kürtler açısından tablo ciddi riskler taşıyor. Ne Batı’nın ne de Rusya’nın stratejik projelerinde özne olarak yer alıyorlar. Kürtler, enerji yollarında, bölgesel güvenlik denklemlerinde ve Suriye’deki çatışmalarda sürekli bir pazarlık unsuru olarak ele alınıyor. Her ne kadar Kürdistan coğrafyasını çevreleyen bölgelerdeki kaos ciddi fırsatlar ve yeni ittifak imkânları sunuyor görünse de risk potansiyelini azaltmıyor.

Bu noktada Edward Mead Earle’nin “Modern Stratejinin Yaratıcıları” kitabı hatırlatıcıdır. Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” kitabından sonra, savaş stratejilerini bütünlüklü ele alan önemli bir yapıt olma özelliğini de taşıyan bu kitapta Edward Earle, modern stratejiyi devletlerin ve büyük güçlerin yarattığını vurgular. Onlar; vizyon, askeri kapasite ve diplomasi arasında bağ kurarak kendi stratejik ufuklarını oluştururlar.

Kürtler ise yüzyıllardır başka aktörlerin stratejisine eklemlenmiş, çoğu zaman da bu stratejilerin kurbanı olmuşlardır. Bugün dengeler değişmiş ve Kürtler daha örgütlü hale gelmiş olsalar da tablo çok değişmiş değildir. Rojava’da yaratılan demokratik özerklik denemesi, bir stratejik vizyonun nüvesi olarak değerlendirilebilse de bölgesel ve küresel güçlerin basıncı karşısında korunaksız kalmaktadır.

ROJAVA ÇIKMAZI

Bugün Türk–Kürt anlaşmazlığının kalbi Rojava’dır. Türkiye için Rojava, ulusal güvenliğe tehdit olarak kodlanmakta; pek görünür olmasa da Rusya için Batı’ya karşı pazarlık alanı, Batı içinse sınırlı bir kart işlevi görmektedir. Kürtler açısından ise Rojava, hem tarihsel bedellerin hem de yeni bir gelecek arayışının merkezidir. Rojava Kürdistan’ın kalbidir.

Ancak Stalinvari bir müzakere anlayışı sürdükçe -yani “Bizim olan bizimdir, sizin olan ise pazarlığa tabidir” yaklaşımı hâkim oldukça- gerçek bir barış zemini kurulamaz. Bu nedenle çözüm yalnızca büyük güçlerin stratejilerinde aranmamalıdır. Asıl ihtiyaç, Kürtlerin kendi stratejik ufkunu ve “modern strateji yaratıcılarını” çıkarmalarıdır. Aksi halde Rojava da Kürt sorunu da hep başkalarının gündeminde şekillenen bir dosya olarak kalacaktır.

KÜRTLER İÇİN STRATEJİ NE DEMEKTİR?

Edward Mead Earle’nin altını çizdiği gibi, modern strateji yalnızca askeri planlama değil; askeri, diplomatik, ekonomik ve toplumsal araçların bir vizyon içinde bütünleştirilmesidir. Strateji, bir halkın geleceğe bakış ufku ve kendi yolunu kurma kapasitesidir. Devletler ve güçler bu kapasiteyi kurduklarında “yaratıcı” olurlar ve tarih sahnesinde iz bırakırlar.

Kürtler için strateji ihtiyacı bugün her zamankinden yakıcıdır; çünkü Kürtlerin politik varlığı hâlâ büyük güçlerin rekabetinin gölgesinde şekillenmekte ve çok ciddi risklerin gölgesinde kalmaktadır. Rojava bunun en açık örneğidir: ABD’nin askeri ortaklığı, bugün zayıflamış görünse de Rusya’nın pazarlık kartı, Türkiye’nin güvenlik tehdidi… Herkesin stratejisinde bir yeri vardır, ama Kürtlerin kendi stratejisinde başkaları için bağlayıcı bir yer yoktur.

Gerçek bir Kürt stratejisi, üç temel ayağa oturmalıdır:

1) Diplomatik özneleşme: Kürtler, uluslararası masalarda “pazarlık unsuru” değil, kendi adına konuşan ve bağlayıcı irade ortaya koyan bir aktör haline gelmelidir. Bu, yalnızca Batı ile değil, bölgesel güçlerle de çok yönlü diplomasi gerektirir.

2) Ekonomik ve kurumsal altyapı: Strateji, yalnızca silahlı mücadele ya da politik taleplerle sürdürülemez. Kendi ekonomik ağlarını, kültürel kurumlarını ve toplumsal örgütlenmelerini güçlendirmek, uzun vadeli varoluşun güvencesi olacaktır. Mevcut dönem çok muazzam fırsatlar sunmaktadır.

3) Toplumsal vizyon: Rojava’da kısmen deneyimlenen demokratik özerklik, kadın öncülüğü, komünal örgütlenme gibi pratikler, bir stratejik vizyonun nüvesini barındırmakta ve Ortadoğu kaosunun ortasında çok kıymet taşımaktadır. Ancak bunlar, parçalı deneyim olmaktan çıkarılıp bütünlüklü bir ulusal-stratejik ufka taşınmadıkça kalıcı olamayacaktır. Güney Kürdistan hükümeti ve yönetimleri, Rojava modelini kendi özgür coğrafyalarında uygulamalı ve daha bütünlüklü bir stratejinin oluşmasına daha fazla alan açmalıdır.

Kürtler için bütünlüklü strateji demek; başkalarının masasında “ne verilir, ne alınır” hesabının nesnesi olmaktan çıkmak ve kendi masalarını, kendi ilkelerini kurmak demektir. Stalinvari müzakere anlayışına mahkûm kalmamak ancak böyle mümkündür.

SCHOPENHAUER: HAKLI GÖRÜNMENİN SANATI, BARIŞIN ÇIKMAZI 

Schopenhauer, “Haklı Çıkma Sanatı” adlı eserinde tartışmaların çoğunlukla hakikati aramak için değil, karşı tarafı alt etmek için yürütüldüğünü söyler. Ona göre güçlü olan taraf, haklı çıkmak için retorik hilelere başvurur: konuyu çarpıtmak, karşı tarafı itibarsızlaştırmak, yanlış ikilemler yaratmak, meseleyi başka alana kaydırmak… Böylece tartışma, gerçeği açığa çıkarmaktan çok, güçlünün üstünlüğünü pekiştirme alanına dönüşür.

Bu şema bugün devletlerarası diplomaside de geçerlidir. Rusya’nın Alaska zirvesindeki tavrı bunun tipik bir örneğidir: Masaya oturmuş, ama hiçbir taviz vermeden müzakereyi kendi lehine sonlandırmıştır. Burada hakikat değil, üstünlük kazanmıştır. Stalinvari sözün mantığı, Schopenhauer’in retorik analizinde yeniden hayat bulur.

Türkiye’nin Kürtlerle yürüttüğü sözde barış süreçleri de benzer bir zihniyetle işledi. Müzakere masası, Kürtlerin haklarının tartışıldığı eşit bir alan olmadı; devlet konuyu sürekli “güvenlik” başlığına daralttı, Kürtlerin meşruiyetini sorguladı ve “ya bizim çizgimiz ya kaos” türünden yanlış ikilemler dayattı. Bu, Schopenhauer’in tanımladığı hilelerin siyasetteki uygulamasıdır. Rojava’da uygulanan müzakere stratejisi simetrik bir şekilde aynıdır.

Buradan çıkan sonuç şudur: Kürtlerin stratejik konumlanışı, parçalı deneyimlerle sınırlı kaldığında her parça farklı güçlerin gündemine eklemlenme riskiyle karşılaşıyor. Rojava, Başûr, Bakur, Rojhilat ve diaspora arasındaki bağların stratejik düzeyde kurulması bu nedenle hayati önemdedir.

Kürtlerin stratejik ufku, yalnızca askeri ya da diplomatik güç dengeleriyle sınırlı kalmamalıdır. Onu farklı kılan, demokratik özerklik, kadın özgürlüğü ve toplumsal katılım ilkeleriyle yoğrulmuş olmasıdır. Bu değerler, Kürt stratejisinin sadece bölgesel değil, evrensel meşruiyetini de güçlendirecektir.

Strateji, yalnızca fiili güç dengesi kurmak olmamalı; aynı zamanda karşı tarafın haklı görünme oyunlarını boşa çıkaracak bir düşünsel zemin yaratacak kapasiteyi de içermelidir. Hakikat ile retoriği birbirinden ayıracak bu kapasite kurulmadıkça, müzakere hep güçlünün “haklı” çıktığı bir çıkmaz olarak kalacaktır.

Kürtler için bu bütünlüklü stratejiyi yaratmanın maddi ve manevi imkanları, Kürdistan özgürlük hareketinin devraldığı bir asırlık mücadele mirasında saklıdır.

/Bu yazı ANF’den alınmıştır…/

İlginizi Çekebilir

CHP’de Pazartesi gerilimi: Tekin’i engellemek için insan zinciri oluşturulacak
Gürsel Tekin için CHP il binasına girmeye çalışan gruba izin verilmedi

Öne Çıkanlar