SDG, Fırat’ın doğusunda fiili bir yönetim olarak varlığını sürdürüyor. Güvenlik, hizmet ve yerel yönetim kurumları çalışıyor. Ancak 10 Mart Mutabakatı’nın sonuna yaklaşılırken, yeni bir çatışma riskine işaret eden sinyaller de çoğalıyor…
ABD’nin Rojava’ya görünür desteğinin azaldığı algısı, Barrack’ın entegrasyon baskıları ve tartışılır otoritelere meşrutiyet kazandırma çabası, HTŞ’nin Washington’da gördüğü kabul, Türkiye’nin Rojava’ya operasyon seçeneğini sürekli masada tutması, Rojava’nın kırılganlığını artırıyor.
*
Lübnan asıllı Amerikalı düşünür ve aynı zamanda matematikçi olan Nassim Nicholas Taleb, belirsizlik çağını anlamak için üç kavram önerir: zayıf sinyaller, kırılganlık ve antikırılganlık.
Zayıf sinyaller, büyük değişimlerin erken uyarılarıdır; kırılganlık, dış şoklara bağımlı yapıları işaret eder; antikırılganlık ise krizlerden güç devşiren sistemleri tarif eder. İlk okumada zorlayıcı olsa da Taleb, yaşadığımız modern çağın belirsizlik üzerine kurgulanmış yeni yapısını ve şifrelerini anlamak için bazı ipuçları veriyor.
Taleb’e göre asıl mesele “öngörmek” değil, kırılganlıktan kaçıp antikırılgan sistemler kurabilmek.
Temel uyarısı şudur: Geleceği büyük kehanetlerle öngörmeye çalışmak beyhudedir; asıl mesele, küçük işaretlerin ve zayıf sinyallerin toplamını okumaktır.
Suriye’de son on yılda yaşanan gelişmeler, bu çerçevenin en somut örneklerinden biridir. Özellikle Rojava’nın demokratik, seküler ve çok katılımlı deneyi ve tecrübesi ile Ahmed Şara rejiminin yükselişi, hegemonik güçlerin ve Türkiye’nin ikiyüzlü tutumlarını gözler önüne serer.
Rojava değer üreten bir siyasal inovasyon olarak 2012’den itibaren, Suriye iç savaşının kaosu içinde Kürtler için Fırat’ın doğusunda fiili bir özerklik ve bir laboratuvar olarak var olmayı başardı. Yerel meclisler, eşbaşkanlık sistemi, kadınların siyasete katılımı ve çok etnikli temsil, yalnızca Ortadoğu için değil, küresel ölçekte de özgün bir demokratik model sundu. Rojava, güvenlik boşluğunu doldurdu, toplumsal katılımı güçlendirdi ve kadınların rolünü dönüştürüp Kürdistan için bir umut oldu. Yani toplum için meşruiyet ve değer üreten bir siyasal inovasyon olmayı başardı.
Bütün bunlar, aslında Kürt halkının ve öncülüğünün yarım asrı aşkın süredir verdiği mücadelenin, bedel ödeyenlerin emeği ile örülmüş uzun bir zincirin bugünkü halkasıdır.
Peki, Suriye’de Esad sonrası için neden Rojava tercih edilmedi?
Tam da bu noktada, yukarıda sıraladığımız değerler uluslararası sistem açısından bir tehdit algısına dönüştü. Çünkü Rojava’nın çoğulcu ve yatay kurumsallaşması, dışarıdan yönlendirilemez bir yapıydı. Hegemon güçlerin aradığı ise “kontrol edilebilir istikrar”dı. Rojava’nın öngörülemez ve bağımsız ajandaya kayabilen yapısı, stratejik ortak olma eşiğini geçemedi.
Hegemon güçlerin bu konudaki tercihinde Türkiye faktörü de belirleyici oldu. Ankara, Rojava’daki demokratik özerkliği kendi güvenlik paradigmasına aykırı ve varoluşsal bir tehdit olarak kodladı; bu pozisyonundan çıkamadı. Bu nedenle Rojava’ya verilen her destek, Türkiye ile doğrudan kriz anlamına geliyordu.
Hegemonik güçler tercihini demokrasiden yana değil, Türkiye ile çatışmaktan kaçınmaktan yana yaptı. Sonuçta Batı’nın demokrasi söylemi, sahada jeopolitik mühendisliğe kurban edildi. Rojava övüldü ama korunmadı; değer ürettiği için değil, kontrol edilemez bulunduğu için desteklenmedi.
Şara’nın antikırılganlığı ve krizden güç devşirmek gibi bir becerisi olduğu düşünülse de Türkiye ve İngiltere’nin bu konuda oynadığı rol önemliydi.
Aynı dönemde, geçmişi El Kaide ve HTŞ’ye dayanan Ahmed Şara öne çıkarıldı ve vazgeçilmez aktör olarak sunuldu. İzolasyon, yaptırımlar ve askeri baskılarla zayıflaması beklenirken, her krizden daha güçlü çıkmayı bu şekilde başarmış oldu. Bu, Nassim Taleb’in antikırılganlık dediği olgunun siyasal karşılığıdır: Şokları bir fırsat gibi kullanıp meşruiyet üreten bir aktör olması için hegemonik güçler aktif rol oynadı.
2024 sonu ve 2025 başındaki gelişmeler, bu dönüşümün vitrini oldu:
ABD, Suriye dosyasıyla ilgili üst düzey diplomatları tasfiye etti. Bu diplomatlar, 2012’den beri kapalı olan Şam’daki ABD büyükelçiliğinin yerini alan Syrian Regional Platform (SPR) yapısında görev yapıyordu.
Thomas Barrack entegrasyon baskısını artırdı.
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisans mezunu Dışişleri Bakanı Şeybani, Washington’da elinden tutularak senatörlerle dolaştırıldı.
Ahmed Şara ise BM kürsüsüne çıkmaya hazırlandı ve çıkıp konuştu.
On yıl boyunca “terör listesinde” yer alan bir figür, bir anda uluslararası sistemin muhatabı haline geldi. Çünkü Şara, merkeziyetçi, tek muhataplı ve pazarlık edilebilir bir otorite sundu. Aşırı radikal cihatçı geçmişi bile kullanılabilirliğini artırdı.
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) eski Direktörü General David Petraeus ile bir araya gelmesi, bu senaryonun bir parçasıydı.
10 Mart Mutabakatı’nın sonuna doğru ilerlerken, artan risklere rağmen bugün hâlâ SDG, Fırat’ın doğusunda fiili bir yönetim olarak varlığını sürdürüyor. Güvenlik, hizmet ve yerel yönetim kurumları çalışıyor. Ancak 10 Mart Mutabakatı’nın sonuna yaklaşılırken, yeni bir çatışma riskine işaret eden sinyaller çoğalıyor:
ABD’nin Rojava’ya görünür desteğinin azaldığı algısı,
Barrack’ın entegrasyon baskıları ve tartışılır otoritelere meşrutiyet kazandırma çabası,
Şeybani’nin Washington’da gördüğü kabul, Türkiye’nin Rojava’ya operasyon seçeneğini sürekli masada tutması.
Bu tablo, Rojava’nın kırılganlığını artırıyor. Çünkü manevra alanı daraldıkça dış garantilere bağımlılık büyüyor. Türkiye açısından da kısa vadeli kazanım ihtimali, uzun vadeli maliyetler pahasına gündemde tutuluyor.
Ahmed Şara’nın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, bu antikırılganlığın en görünür sahnesi gibi dursa da gerçek başka. 58 yıl sonra BM kürsüsünden konuşan ilk geçici Suriye lideri olarak, “Ayağımızdaki pranga çözülmeli” diyerek yaptırımların kaldırılmasını talep etti.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’a teşekkür ederek yeni bölgesel denklemde kimin yanında durduğunu gösterdi.
Bu konuşma üç mesaj içeriyordu:
Batı’ya: “Radikal geçmişi geride bıraktık, adalet ve reform için buradayız.”
Bölgeye: “Türkiye ve Körfez artık bizim ortağımız.”
Uluslararası sisteme: “Krizden çıktık, pazarlığa hazır bir merkezi otoriteyiz.”
Ancak bu sahne, özünde Şara’nın sadece “kullanılabilir bir aktör” olduğunu gizlemiyor. O hâlâ geçici bir Cumhurbaşkanı; taraf olduğu Suriye iç savaşında 1 milyondan fazla insan öldü, milyonlarca Suriyeli göç etmek zorunda kaldı ve konuşma yaptığı BM, tüm bu süreçte izlemekten öteye gidemedi.
Dolayısıyla, BM’de alkışlarla karşılanan bu konuşma bir meşruiyet değil, uluslararası sistemin çıkarlarına uygun olarak vitrine çıkardığı bir figürün sahneye konuluşudur. Bu nedenle Şara’nın BM kürsüsünde görünmesi, sembolik bir vitrinden ibarettir ve ülkedeki büyük yıkımı ve derin kaygıları unutturamaz.
Taleb’in diliyle, bu sahne Şara’nın antikırılganlığının zirvesidir: Yaptırımlar, izolasyon ve radikal geçmiş bir “pranga” değil; meşruiyet sahnesine dönüştürülüyor. Ama bu antikırılganlık, adaletin değil, güç ilişkilerinin çıkarına hizmet eden bir tiyatrodur.
Şara’nın BM sahnesine çıkışıyla aynı günlerde, Ankara da kendi denklemine yatırım yapıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’a “Dostum” diye hitap etmesi, aslında Ortadoğu’nun yeni pazarlık konusunu gözler önüne seriyor: Kürt düşmanlığı.
Erdoğan’ın Beyaz Saray’da yaptığı görüşmenin en kritik gündemi, SDG’nin dışlanması ve Özerk Yönetim’in tasfiyesidir. 10 Mart Mutabakatı’nı HTŞ’den daha fazla gündeme getiren Ankara, bu mutabakatı bir çözüm değil, çatışma aracı olarak masaya koyuyor.
“SDG orduya entegre edilsin” söylemi altında, Rojava’nın savunmasız bırakılması ve HTŞ damgalı katı merkezi yapının insafına terk edilmesi hesaplanıyor.
Bu tablo, Türkiye’nin iki yüzlülüğünü açıkça ortaya koyuyor; demokrasi ve barış değil, Kürt karşıtlığı pazarlık masasında ana sermaye haline getirilmiş durumda. Eğer Trump bu beklentiyi kabul etmişse, bu yalnızca Rojava için değil, PKK ve önderliğinin çağrısıyla açılan tüm barış ve demokratik toplum perspektifi için de ağır bir darbe anlamına gelir.
En son tahlilde, Taleb’in kavramlarıyla bugünkü tablo değerlendirirsek: Ahmed Şara rejimi antikırılgan: Krizlerden güçlenerek çıkıyor; uluslararası sistem tarafından pragmatik biçimde desteklenip meşrulaştırılıyor ve Suriyeli halklara zehirli bir hediye olarak sunuluyor.
Rojava kırılgan: Demokratik ve çoğulcu değerleriyle kıymetli, ama dış garantilere bağımlı olduğu için korunaksız gibi görünse de iç dinamiklerinin kararlılığı Rojava’nın Kürdistan’nın kalbi olması gerçekliğiyle ciddi bir direnç sunuyor.
Türkiye kırılgan bir strateji izliyor: İç politik çıkar uğruna bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmeyi bir strateji olarak tercih ediyor.
2012’den bugüne Rojava’nın hikâyesi, hegemon güçlerin demokrasi söylemiyle jeopolitik çıkarları arasındaki uçurumu açığa çıkardı. Kürtlerin demokratik modeli, söylemde övüldü ama pratikte desteklenmedi; yerine radikal, cihatçı ama merkeziyetçi kullanılır bir figür tercih edildi.
Bugün ise kritik soru şudur: Yok olanı var eden, bedel ödemekten kaçınmayan, derin bir politik gelenekten beslenen ve her Kürdün yüreğinde kıymetli bir yeri olan Rojava, bu ikiyüzlü dengeler içinde kırılacak mı, yoksa tüm baskılara rağmen kendi antikırılganlığını inşa etmeyi başararak yeni bir yol açabilecek mi?
Bu yol hem zamanda hem mekânda bizleri birbirine bağlıyor; bedel ödeyenlerin emekleriyle örülmüş, geçmişten geliyor ve geleceğe uzanıyor.
Ve işte tam da bu yüzden, cevap sadece hegemonların gelecek planlarında değil, zincirin bugünkü halkasında gizlidir.
/Bu yazı ANF’den alınmıştır/











